30 Aralık 2009 Çarşamba

Hayat Zararlısı ile Dönemsel Biyolojik Mücadele veyahut Ruhu Nadasa Bırakmak

İki parçalı başlığa en az iki karakter tahlili ya da belki iki durum tespiti gerekir. Bakalım bizden kaç tane çıkacak.

Birinci oyuncumuz sıkma nar suyunun her nasılsa sürekli bardağın dışına bulaştığını bildiğinden, garson bembeyaz masa örtüsüne bardağı bırakmasından hemen önce, onu uyararak örtü ile bardağın arasına yine bembeyaz kağıt peçeteyi sıkıştırıverdi.
Yemek yendi, bardak gitti. Peçete bu sefer temiz kalmıştı, hayret, anlaşılan meyve suyu bu sefer tamamiyle bardağın içine konmuştu.
Oyuncu şerbetli tatlısının şerbetinin duru olduğunu farketti, daha hiç bir lokma almadan ilk sahnenin kahramanı peşeteyi çapraz dörde katlamış iken tatlı tabağı ile kendisi arasına koydu.
Tabak niye o kadar uzaktaymış ki diye ahkam kesecek okuyucu, tatlının karşıdaki ile paylaşılıyor olması ihtimalini düşünsün lütfen.
Tatlı iki ağızda lokma lokma tükendi. En az onyedi tane olan lokmaların sonuncusu oyuncumuza kaldı. O son lokma, üzerinde yolcusu olan tek şerbet damlasını yolda bırakmayı tercih edince kayıt ve zaman ve görüntü bir anlığına dondu. Ve sonra devam etti. Yolcu eğik yollu bir düşüş yaşadı ve kendisini dörde katlanmış peçetenin üçgen görünümlü sıcak kucağında buldu.
Oyuncu, son lokma ağzında, bu hale baktı ve günün en mutlu anı diye kaydetti ve buna kendi de şaşırdı.

İkinci oyuncumuz da sıkma nar suyunun sıkıntısını bilecek kadar rolünün bilincindeydi. Ama o oturmadı, peçete de istemedi. İki buçuk kişi için üç kap yemeği iki dakikada sipariş etti. Üç kalem eski borç ödedi, iki tespit yaptı. Kendine çok hakim, başarılı ve ikna ediciydi. Tespitleri şaşırtıcıydı ve aslında hayata -ya da belki bu sahneye- optimizasyon problemi olarak baktığını gösteriyordu. Bu, oyuncunun biyografisi eksik olduğu için doğrulanamadı fakat hedefin şaşkın iltifatları çoktan toplanmış, eve götürülüyordu.

Bu noktada oyuncular ayrılmış, perde inmiş oldu.

Gece geç oldu, diğer tespitler de bize kaldı.

25 Aralık 2009 Cuma

Kulaktan klavyeye Kansas

Kansas - Dust in the wind. Bi arkadaştan viskinin yanına öneri olarak geldi:

i close my eyes
only for a moment
and the moment's gone
oh my dreams
thats before my eyes ...
dust in the wind
oly.. is dust in the wind

same old song
just the .. in the sea
all we do
crumbles on the .. we refuse to se
ooh dust in the wind
all we are is dust in the wind

don't hang on
nothing lasts forever
but the earth and sky
sto... all way
.. ..

dust in the wind
all we are is dust in the wind
dust in the wind
everything is dust in the wind

7 Kasım 2009 Cumartesi

Bir akşamüzeri evden çıkıp şehirde 21 kilometre yürümek

Yıkandım, sakal traşı oldum. Üzerime rahat şeyler giydim, spor ayakkabılarımı sıkı bağladım ve çıktım.


Dolmuş yolu, Fen lisesi yolu, Konya Yolu Fen lisesi kavşağı, Cevizlidere, ara sokaktan 2. cadde, Güveç'te mola. Öveçler 8. cadde, 4. Caddeden sokulluya yeni yoldan, Sokullu kapalı pazar yeri, Mermer sokak, Dikmen caddesi, Mermer'in tam karşısındaki sokak(yanlış), oradan Sinan sokak, Sinan sokakta çok ilerleyip geri dönüş, Dikmen Vadisi 3. etapa iniş, köprüden karşıya Mesa bloklarının oraya, Abidin Daver Sokak, Simon Bolivar'a çıkış. Ahmet Cevdet Sokak'taki Gelidonya Feneri isimli balık lokantasından kart alış, Çankaya Caddesi, Nene Hatun'dan aşağı, Nene Hatun'da birkaç balık lokantasından kart alış, Esat Caddesi, Tunalı Hilmi Caddesi, Kennedy'den aşağı, Nevzat Tandoğan Caddesi, Güvenlik'e çıkış, Meneviş sokağa uğrayıp bir arkadaşın emanetini teslim, geri Güvenlik'e ve yukarı, Mesnevi ve Çetin Emeç bulvarı, Aşağı Öveçler 4. caddeden içeri ve geri Güveç'e, Bir küçük şişe ılık su alıp durmadan devam, aynı yoldan geri eve.

Evde üzerimi çıkardım, esnetme ve gerdirme hareketleri yaptım, duşa girdim. Dönüşte mahalleden meyve almıştım, onları yedim.

Karar verdim, sabahtan başlamalı ve çok daha uzun süre yürümeliymişim.

5 Kasım 2009 Perşembe

Değişim Krizi

Dünden kalan bir konunun alarmı beklerken irdelenmesidir. Monolog sayılabilir:

Kişisel, kişilik, davranış, tavır, tarz değişikliği ile ilgili olarak çevremizden etkileniyoruz. Ya da çevremiz bizi etkiliyor. Her türlü mühendislikte de az ya da çok işleniyordur, değişime direnç diye, o da oluyor doğal olarak bünyede. Bu direnç de genelde "bana neden böyle davranıyorsunuz, neden kabul etmek yerine, düzeltmeye çalışıyorsunuz, ben o zaman kendim gibi olamıyor, kendimi ifade edemiyor, kilit oluyorum" gibi cümleler ile ortaya çıkıyor.

Aslında ince bir detay var bu noktada, belki detay da değil. Ana konu olarak da nitelenebilir. Rahatsızlık belirtilen davranış dışarıdan geliyor. Düzeltme davranışı. Bu dış etkiler özlerinde dışarıdan. Nihayetinde organizmanın dışından, yabancı yani. Kesin bilgiye sahip olamaz, hakkaniyetli tanıyamaz organizmayı. Yani o kadar da çok suçlanamaz. Son tahlilde yabancının etkisi de bir yere kadar rahatsızlık verir ve o noktadan sonra - dışarıdan geldiği için - kolaylıkla ıskartaya çıkarılabilir.

Esas kriz çıkaran bünyenin kendisidir o değişimde. Yani cümle "beni neden değiştiriyo bu dünya" değildir de "ben neden değişiyorum", "ben neden değişemiyorum" cümleleridir. Yani savaş yine bağışıklık sisteminin kendisi ile bünye arasındadır. "Haydi yabancı bilemiyor, ben nasıl kendimi bilemem, hala nasıl kendime yabancı olurum. Neden yolumu bilemez, bulamaz olurum. Su neden hala yolunu bulmamıştır" der bünye.

Özetle, kapının dışındaki kapı kolu sıcak olabilir, belki birazcık tutanı yakabilir de. Ama bu en önemli göstergesidir içeride çok ilerlemiş bir yangının.

21 Ekim 2009 Çarşamba

Mutluluk ve Hırs ya da Başarı

Bir süredir sözlere bakmıyorduk, uğrayalım bakalım:

mutluluk -ğu
isim

Bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli olarak ulaşılmaktan duyulan kıvanç durumu, mut (I), ongunluk, kut, saadet, bahtiyarlık, saadetlilik:
"Hele bir de birkaç sünger bulabilse artık mutluluğunun sınırı olmayacaktı."- Halikarnas Balıkçısı.

hırs
isim Arapça §ir¹

1 . Sonu gelmeyen istek, aşırı tutku:
"Para hırsı. Şöhret hırsı."- .
2 . Öfke, kızgınlık:
"Hırsımdan bazılarına tablomu bedava verdim, alın, götürün diye bağırdım."- H. C. Yalçın.

başarı
isim

Başarma işi, muvaffakiyet:
"Bu başarı, onu garip bir yolda boşluk ve yalnızlık içinde bırakmıştı."- H. E. Adıvar.


Konu karışık değil. Mutluluğu küçük şeylerde arayanların durumu ile kocaman şeylere endeksleyenlerin durumunu düşündüm. Hangisi tercih edilmeli. Neyle mutlu olmalı insan. Hırsla saldıran, hedeflerini yüksek tutan belki zorlanır, mutluluğa erişmesi uzun sürer. Ama küçük şeylere tamah edenlerin de tadı tuzu olmaz pek. Çiçek böcek, orman ne güzel tadında gezer. Hangisi iyi acaba, ya da iyisi var mı. Biri başarıyı hedef koymaz, hatta başarısız bile olur. Ötekisi başarılı olmak zorundadır, başarıya mahkumdur. Birisi sıkıcılık balçığında iken, ötekisi ayazı bol uçurumdadır.

Yoksa mutluluğu çok kurcalamamak mı lazımdır. Sebepsiz oluvermek mi gerekir, mümkün müdür.

Bi de; çekirdek gönüle iyi gelmiyormuş. Çok çitlememek gerekirmiş.

17 Ekim 2009 Cumartesi

Bi bildiği vardır

Akşam konuşuyorduk, kendimdeki bir kaçış noktasını farkettim. Orada da söyledim, buraya da alınması iyi olur diye düşündüm. Konumuz; "Bi bildiği vardır"

Kaçış dediğime bakmayın, aslında akıl sağlığını, ya da içsel bütünlüğünü korumak için kullanılabilecek bir köprüden önce son çıkış bu. Aslında çoğumuz yapıyoruz da, adını koymuyoruz herhalde. Yakınlarımızdakilerin şaşırdığımız davranışlarına, ağırımıza giden cümlelerine, beklemediğimiz hareketlerine ve bunun gibi kalakaldığımız şeylere karşı önerdiğim bir çözümdür bu cümle. Onların her bir hal, durum için 'bi bildikleri vardır' illa ki.

Eşya(şeyler) onları üretene aittir diye düşündüm şu anda. Üreten de olası sonuçların sorumluluğuna sahip olmalıdır. Ve yine bu gerekçe ile de, 'niye' sorusunun muhatabı siz olmamalısınız. Bir tavır, hareket vb. varsa ortada, buna maruz kalan olarak neden ki diye düşünmek yerine sahibine bırakınız 'bir bildiği vardır' diyerek.

Bu, evet, biraz bireyselleşme, etraftan(taraflardan) soyutlanma gibi görülebilir belki ama zaten neremiz doğru ki.

7 Ekim 2009 Çarşamba

Bin Yılın Kahvaltısı

Gel bakalım günlük, milletin ağır yazı sevmediğini bilmemize rağmen yazdık bir tane daha, yine az yorum aldık. Duramıyoruz, ne yapalım. Gel bunun üzerine en iyisi hafif bir yazı yazalım.

Sanırım otuzyedibin yıldır ilk kez evde kahvaltı yaptım bu sabah. Anam o nasıl kahvaltıdır. Mis mis. Hastalanmamaya çalışıyorum ve fakat bünyede grip bürüsü yüksek konsantrasyonda gezinmekte ya, dün akşam markette yeşilliklere saldırdım afedersin. Maydanoz, roka ve kuzu kulağı olduğuna inandığım bir başka ottan birer demet aldım. Bir de yeşil sivri biber aldım. Bir de kırmızı domates aldım ama onun grip vitamini bağlamında konumuzla alakası yok. Akşam zaten onlardan bolca gevmiştim. Sabah da Gökhan'ın önerisi ile bu otlardan azar azar yıkayıp tavada öldürdüm ve üzerlerine bir adet yımbırta kırdım. Gökhan sağol, acayip birşey oldu. Bunun yanına bir dilim beyaz peynir kestim. Bak günlük, eğer düşünürsen bu bile incelenecek şeylere gebe. Pıçağu öyle bir açıyla batırdım ki direk çekebildim yukarı doğru. Peynir kalıbı kabına sürtünmeden, kanırmadan çıktı. Çok süperim, hatırlatırım. Yalnız sivri biber konusunda süper miyim, emin değilim. Anlatayım, sen söyle. Yıkadığım dört adet biberin birini daha tabağın hazırlanması bitmeden yuttum ki, arkasından domatesi doğramaya bir hız vermem, ilk dilimi de biberin akabinde bünyaya sokuşturmam gerekti. Yani demem o ki ecayip acı idi şerefsiz. Du bakayım başka ne yedim, bir klasik vardı sofrada tabii ki, köy ekmeği. Ha bi de tek kişilik kahvaltılık çay demlemeyi daha iyi beceriyorum. 4 çay bardağı için yeter dem çıktı, temizlerken de anca bi yarım bardaklık dem israfı oldu. Bir çorba kaşığı çaydan.

Heneemm, yeşil zeytin ezmesini unutuyordum. O da vardı misafir.

Haydi bakalım, Boğaz sınıfına.

24 Eylül 2009 Perşembe

Vay anam vay, Neler olmuş: Antalya Yine

Efendim başlıkta Antalya yazdık ama birazdan anlatacağız, buna Çolaklı, Side, Kemer, Köprüçay, Manavgat, Antalya falan da denilebilir. Geçirdiğimiz bayram vesilesiyle hızlıca alınmış bir kararla, daha önceden yapılmış bir plana iştirak ettim. Onu anlatacağım. En son ve büyük Mavi Yolculuk hadisesini anlatırken aldığımız eleştirileri de gözönünde tutarak biraz daha farklı bir anlatım olacak bu, önceden de belirteyim. Özel olacak birazcık, benle ilgili olacak. Buyrun:

Bayramda evde, Ankara'da kalmaya karar vermiştim. Aslında başka hiçbir şeye karar vermemiştim de; sonuç, bulunduğum durumu korumak şeklinde ortaya çıkmıştı(1). Entropi-entalpi meselesi hani, bilirsiniz. Bilmeyen gugıla sorsun. Ve fakat olasılık tanrılarına verilmiş bir izinle atılmış bir bakış ve sonucunda ufak bir kahvaltı karşılaşması ile zaten planlarını yapmış ve tatilde Çolaklı'ya kendi yazlıklarına gidecek olan Oya-Emre ailesinin planına dahil oldum. Planda bir de Günce-Ahmet çifti vardı. Yani ben yine tekleştiren yancı oldum(2). Şans şu ki, ulaşım aracımız kocaman bir araba olduğu için götüm çok da tepki çekmedi. Cumartesi sabah çok erken vakitte Ankara'dan yola çıktık ve araba içinde ev yapımı kurabiye-börek ve termostan çay kombinasyonu ile ilerledik. İlerlememiz Akseki Ömer Duruk tesislerinde yediğimiz güzelce bir yol yemeği ile taçlandı. Akşamüzeri saat üç gibi hedefe varmış idik. Arkadaşların yazlığına yerleştikten sonra hemen sahile indik ve bünyeleri tuzlu suya bandırdık. Pek iyi geldi. Yolun yorgunluğunu bile aldı, diyecektim. İnanmayın. Sahilde biraz da şezlong keyfi yaptıktan sonra yazlığa döndük ve başlayan yağmurun, şimşeklerin ve izleyen gökgürültüsünün keyfini çayla birlikte saçak altında sürdük. Sanırım ilk kez şort ve tişört ile yağmurlu havada oturuyordum, o an öyle düşündüm(3). Ama o çıkmayan yorgunluk bastırdı ve akşamüzeri uykusunun tadına vardık yarım saat yağan ve sonra duran yağmurdan sonra. Hem yağmurun ne kadar süreceğini, ne zaman duracağını bildim, biliyor musunuz. Yağan, benimdi çünkü.

Akşam olunca uyandım ben. Zaten son uyanan da benmişim ve hepimiz acıkmışız. Kalktık bi balık restoranına gittik. Balık çorbası istedik, yokmuş. Durmadık ayrıldık oradan, ama kalplerini kırmadık. Zaten iki gece sonra da orada yiyecektik tekrar. Yan dükkana geçtik istediklerimizi bulduk. Orada şu dumansız hava sahası konusunda tartışma yaşayacaktık ki tam, bırakalım dedik, açız. Yenen içilenleri çok da sündürmeyelim, konu o değil, cumartesiyi uyutabildik nihayetinde.

Pazar sabahı bayram günü idi. Mis gibi bir kahvaltı ettikten sonra bindik arabaya, doğruca Antalya şehir merkezine. 78 doğumluyum ve hayatımda ilk kez haber vermeden, sürpriz yaparak eve gittim(4). Bunu anlatamam size. Sadece numara verebilirim işte. Bayramlaştık, vaktimiz kıt, planımız da çok olduğu için izin alıp kalktık. Böylelikle "Bayram ziyaretinin kısası makbüldür"ü ilk kez kendi evime yaptım(5).

Sonraki hedefimiz biraz yüksekti. Kemer'i bulduk ve geçtik. Çamyuva'yı da bitirdikten sonra sağa, "Tahtalı" tabelasına döndük. Yoldan araba ile 700 metreye tırmandık. Sonra yola katırlarla devam ettik diyeceğimiz sanıyorsanız yanılıyorsunuz, teknoloji ilerlemiş, yola tel üzerinde teleferik ile devam ettik. 15 dakika bile sürmeyen bir zamanda 2365 metreye tırmandık. Benim diyen katır bunu size sağlayamaz arkadaşlar. Ha nedir, katır arpa, yulafa tav iken bu teknolojik eşşek bir çıkışta 200 milyonluk mazot yakıyormuş. O da artık eyvallah diyeceğimiz bir boyutu işin. Yukarısı çok acayipti. Manzara yani. Hava eğer açıksa tüm Antalya körfezi şöyle önünüzde dönüveriyor. Bakın Antalya şehir merkezinden bahsetmiyorum, bütün Antalya körfezi. Hani bilmeyenlere anlatırken elinizi yumruk yapar ama başparmağınızı ve işaret parmağınızı açarsınız ya C harfi yapar gibi, ya da sıraya kale kurar gibi. Sonra şurası Kemer, burası Antalya, burası da Alanya diye anlatmak için. Kim doğuda, kim batıda göstermek için. O bütün körfez aşağıda. Ayrıca aşağı akıtıverince görüntüyü Fasilis'i, Çıralı'sı, Adrasan'ı... Ne bileyim Gelidonya fenerinin olduğu burun. Az daha dönünce Kumluca ve Finike, seralar. Öyle bir panorama işte. Tepeden, en tepeden bakıyorsunuz işte. Gugıl ört'den biraz daha net diyebilirim. Soğuk ama ha, rüzgarlı, elektrikli falan.

İndik aynı şekilde aşağıya ve acıktığımızı farkettiğimiz için Kemer'e döndük. Ayışığı koyu. Koyun göbeğindeki bir işletmeye oturduk ama benim içimde bir karışıklık. Manzaraya bakıp bakıp duruyorum. Hani manzara çok güzel, ona diyecek birşey yok. İnce kum plaj, tam bir yuvarlak koy. Sadece dörtte biri açık denize açılmış bir ağız, iki yanda iki burun, çam ağaçları, mis gibi ahşap tekneler, çarşaf gibi bir deniz. Koy kendisi zaten bir alem ve eşi benzeri yok diye anlatılabilecek bir güzellikte. Ama işte benim karışıklığım bu koya hayranlıktan, güzelliğine ve sakinliğine vurulmuşluktan değil. Başka birşey var, ama çıkaramıyorum. Sokakta karşıdan gelen adamın suratına kilitlenir kalırsın, ben bu adamı nereden biliyorum diye bakar durursun. Adam sinirli biri değilse, kafayı gömmez de basıp geçer, sen iki kere daha dönersin arkana kimdi bu diye. Öyle kaldım koyu tam karşısına alan mekanda otururken. Niyeyse sonradan koyu sağdan kapatan burna dikkat edince, doğal yer şekline bakınca, böyle iki kat denize varışını görünce ışıklar yanmaya başladı. Garsona "Buralarda bir Fransız tatil köyü olmalı, nerede" diye sorduğumda aldığım yanıt beni uyandırdı. "İşte burası, sağdaki beyaz binaların olduğu yer" Evet, burası "Ben Bir Türk Zabitiyim" diye kendi hikayesini yazan, çizen, haritalayan Yüzbaşı Mustafa Ertuğrul'un anlattığı yerlerden biriydi. Burada batırılmıştı bir düşman savaş gemisi binbir zorlukla ve inanılmaz bir keskin zeka ile. Diğer inanılmaz gerçek hikayeler gibi ağzım açık okumuştum ve yine o kitaptaki, haritaları cebinden çıkaracak çizimlerden tanımıştım bu koyu. O hikayeleri anlatmaya gücüm yetmez burada, ama o an ne hissettiğimi anlatmayı deneyebilirim. Seni hiç senin istediğin gibi sevmeyecek birinin başkasına olan hislerine sırdaş olursun ya, yuta yuta dinler ve yorum yapmaya, yardım etmeye çalışırsın ya. Sanki elindeki tek yara bandını, yarasına kapatmaya çalışırken, daha paketini açmadan kendi kanınla kirletirsin... Sonra bunları düşününce ağlayamazsın bile, burnunun ucunun içi acır, diyaframından bir tel daha kopar. Zaten şaşarsın da kaç telle gerili bu tef diye düşünürsün. Ağlayamadığına şaşar ve gülümsemeye çalışırsın sonra düşününce, kasılı çenen izin vermez tabii gülmene. Sonra gider alakasız bir zamanda Ece Ayhan'ın Beyoğlu'nda kör bir adamla yaptığı sinema muhabbetinde körün dediğine koparsın; "Ben içimden seyrediyorum". İşte Ayışığı koyunda, plajda bir o yana, bir bu yana bakarken, adamın o zamanlarda o yokluklarla nelerden neler yaptığını, onu anlatırkenki naifliğini, o kadar yazmasına ve kitabı hazırlamasına rağmen ölene kadar sakladığını hatırlarken, alakasız bir şekilde Paris II batığına dalmak isteyen bir başka adamın inatçı araştırmaları sonucunda alakasız ipuçları sonucunda yıllar sonra kitap olan kitabı gördüklerimle örtüştürürken ve Yüzbaşı Antalya'da yaşamış iken, orada ölmüş ve orada heykeli dikilmiş iken, batık burada iken, koy burası iken ve ben buralı iken daha anca şimdi hepsini örtüştürebilmiş olmama ağlayamaz ve gülemezken anca içinden sevebilenleri düşündüm(6).

Orada denize de girdik, üzerimize yağmur yağarken. İlk kez yağmurda denize girdim sanırım(7). E çıkınca üşüdük haliyle. Gayfeler ile ısındık ve sonrasında tekrar şehir merkezine döndük. Döndük dediysem bu işler hemencecik olmuyor, bilen bilir. Yol biraz var. Akşam olduğu için ve hava da yağmurlu olduğu için bir acayip görüntüler gözümün önünde idi. Ben arabanın sağ arkasında -bence bu görüntüler açısından şanslı- bir konumda idim. Kemer yolundan dönüşte açıkta, Sıçan adasının gerilerinde, açıkta demirli kuru yük ve petrol tankerlerinin üzerlerine üzerlerine bolca şimşek çaktı. Bana bu da ilk kez yaptığım birşeymiş gibi geldi. Daha da kötüsü bir uçak vardı havada. Sanki Antalya havaalanına inme derdinde idi. Onun da etrafındaki bulutlarda inadına inadına yanlamasına şimşekler biz buradayız, aa bak şuradayız da, aha önünde de çaktık der gibiydiler. Hani biz de izliyoruz ya, sakınılan uçağa şimşek çarparmış, tırstık. Ama abim delikanlı uçak şöförüymüş, iki eskivle kurtardı, yoluna devam etti. Şehre dönmüşken Ahmet'in ablasıgile? de uğrayalım dedik, bayram tebrikleştik ve yine Çolaklı tarafında devam edip yolda çekirdek bulup bira eşliğinde geceyi 0130 ettik.

Bayıl, ayıl derken sabah olmuş, iyi mi. Yine harika bir kahvaltıdan sonra kurtları yeterince dökememişiz belli, Köprülü Kanyon'a gittik, Köprüçay'a yani. İsim veren köprüyü gezdik. Sonra döndük bi de rafting yaptık. İnanmazsınız, rehberimiz 12 yaşındaki Mihrican idi. Anladığım kadarıyla bu yaştaki kızlar hep dünya şekeri oluyor. Hem sözümüzü dinleyip bizi devirmedi, hem de yaramazlık edip kürekle ıslattı. O buz gibi suya girip yüzdük de uygun yerlerde. Değişik bir deneyimmiş, onu da tatmış oldum. E bu aktivite insanı ne yaptırır derseniz, acıktırıyormuş. Yine orada raftinge başladığımız yerdeki işletmede asma yaprağına sarılmış ve içinde defne yaprağı ve sarımsak olan alabalık yedim ki, bu tatta bir yiyeceği daha önce yemedim diyebilirim açık sözle. Tabii bir ayrıntı var, bu rafting denen şey kocaman bir botla yapılıyor bilmeyenler için. O botla nehirde yokuş aşağı iniyorsunuz. İşiniz bittiğinde tekrar yukarıya, başladığınız yere dönüyorsunuz. Bunu da botu ve kendinizi kocaman bir kamyonete yükleyerek yapıyorsunuz. Ben kamyonetin üzerindeki botun içinde yata yata çıktım yolu geri. O süreçte geçtiğimiz köylerdeki bok(kibarcası tezek) kokuları ve güneş ve ağaç yaprakları, eğlenceli bir bileşimdi. Buradaki işimizi de bitirdikten sonra baktık daha günü bitirmemize çok var, dedik ki haydi güneşi Manavgat ırmağının denizle buluştuğu yerde(boğaz diyorlarmış oraya) suyun içinde batıralım dedik, dediğimizi de yaptık ha. Bünyeyi suyun tuzlu tarafınaa bandırdıktan birkaç dakika sonra da turuncu tabak Beydağlarının ardına yıkıldı. Kurtluyuz ya, oradan çıktık Titreyen Göl'e gezmeye gittik. Acıktık, tekrar Side'ye gittik. Ama bu sefer taş toprak gezdik(Antik Side) ve sonrasında şu evvelki gün yemediğimiz yerde yemeğimizi yedik. Mezeleri de bi duble rakı ile ezmemek olmazdı, onu da ben becerdim. Bu kadar aktivitenin üstüne yapılacak en mantıklı şey gidip yatmak idi, onu da yaptık kazasız bir şekilde.

Sabah olduğunda aslında tatilin ve bayramın son günü idi. Kahvaltı ile uğraşmadık, doğrudan denize gittik. İki çift güneşlenen meme, bir tek de asi meme listesi yaptıktan sonra tekrar yazlığa döndük. Hazırlandık ve dönüş yoluna çıktık. Yolda keçi boynuzu, elma, yaş incir menüsü vardı. Konya'da ise bıçak arası. Akşam evlerimizdeydik.

Dipnotlar: Yeterince düşüncelerin yazıldığı, hislerin olduğu ve koordinatların olmadığı bir yazı olmuştur umarım sevigli okuyucu.

14 Eylül 2009 Pazartesi

İnsan nasıl tanımlanır

Yine saçma gelebilecek bir başlıkla başladık. İnsan nedir demiyorum. İnsan cinsinin tanımı ile işim yok, tartışamayacağım şimdi. Derdim başka.
İnsan neyi ile tanımlanır. Bir insanı nasıl kaydedersiniz içinize. Belirleyici özelliği nedir. Hangi sınıflandırmaya sokarsınız, sokarız.
Güzel insan,
İyi konuşan insan,
Yalancı insan,
Zengin insan,
Çok çalışan insan,
Zayıf iletişim kuran insan...

Bir kişiyi anlat dedikleri zaman ne dersiniz yani. Yani nasıl değerlendirirsiniz insanları. Ölçütleriniz nedir. Neyse o cevaplarınız, o cevaplar sınıflandırma, ayırma yönteminiz midir acaba. Ya da önem verdiğiniz, değer verdiğiniz özellikler midir o cevaplar. Birine iyi konuşamayan dedi iseniz acaba sizin için iyi konuşmak önemli olduğu için mi öyle demişsinizdir, yoksa gerçekten o kişi iyi konuşamıyor mudur. Hem iyi nedir?
Birine yalancı dedi iseniz o size yalan söyledi diye mi öyle dediniz. Birinden mi duydunuz. Yalancı olmak nesnel bir değerlendirme sonucu mudur. Ölçülebilir mi yalancılık.

Bütün değerlendirmeler yargı değil midir. Yargılayana kritik önemde bağlı değil midir yargı. (Bknz: Tarafsız Mavi Klozet)

Sorduğuma bakmayın, öyle düşündüğümü sandığım için yazıyorum. Öyle olmalıymış gibi geliyor sanki bana şu anda.

Dikkat, bağlıyorum:
İnsan gerçeği kendi algıladığı gibi sanıyor.

13 Eylül 2009 Pazar

Politik Saçmalıklar: Helikopter

Efendim benim mühendislik diplomam var. Yani basitçe mühendis sayılıyorum. Mühendislik ehliyetine sahibim. Bazı konularda ahkam kesebilme ehliyeti bu. Sonracığıma, tıp ilgimi çekiyor. O konuda da ahkam kesebiliyorum bazen, çok tepki çeksem de. Ya da mesela, bir süredir birşeyler yazıyorum burada, antin kuntin bok püsür konular. Ciddi ciddi okuyanlar var.

Alanım geniş, diplomama güvenemediğim durumlar çok. Tıp ilgimi çekiyor diye kimseyi ameliyat etmiyorum da mesela. Birşeyler karalıyorum diye Kant'ı, Hobbes'i, Moore'ı itin götüne sokmaya da çalışmam (Ha Niçe'ye küfretmişliğim vardır, o ayrı)

Hal böyle iken, yani usturuplu bir şekilde otururken, boyumuzun ölçüsüne göre kumaş biçtirir, ayağımızı yorganımıza göre uzatırken enayiliğin dik alasını mı yapıyoruz biz.

İmam hatip lisesi mezunu (meslek lisesidir, imamlık öğretir), iktisat önlisans (meslek üniversitesidir, hesap kitap öğretir) diplomalı padişahımızın helikopter ile İstanbul üzerinde uçup üçüncü köprünün yerine karar veriyor olması hangi öğretiye sığar. Hangi diploma bunu sağlamaktadır.

Ağır vasıta ehliyeti olmadığı halde otobüs fabrikasında otobüs sürmeye çalıştığında uyanacaktık, olmadı.
Hala uyuyoruz.

10 Eylül 2009 Perşembe

Niye yazayım ki

Şimdi biliyorsunuz politik saçmalıklar yazacağım demiştim. Ama bakıyorum da zaten yazılı basın yeterince yazıyor. Neden yeterince yazıyor derseniz de yeterinden çok daha fazla saçmalık yaşanıyor memleketimde.
Hangi birine odaklanıp yazayım ki:
İstanbul seli bir acayip.
Ankara derebeyi sanki rol çalmaya çalışır gibi, acayip.
Açılıyoruz, acayip.
Şehit oluyoruz, acayip.
Dış politika desen, o zaten allahlık acayip.
Futbol? Ekonomi? Sağlık?
Ya da başka başka başlıklar...

Ben en iyisi az biraz daha susayım.

31 Ağustos 2009 Pazartesi

Kulaktan klavyeye Yüküne Ortak Olsam

Uzun süredir bu taraflara bakmamıştık. Önce Defterden birşeyler yazayım diye kurcaladım. Pek birşey bulamadım, sonra orada Bayar Şahin ismine rastladım. Bani diye bir albüm de yapmıştı, belki haberini daha önce vermişimdir, hatırlamıyorum. Neyse, bu sefer döndüm, onu kurcaladım, canımın istediği bir adedinin kulaktan klavyeye akıttım, buyrun:

Karadeniz dalgasi gelur vurur kiyiya x2
Sevdaluk deresinde kapuldum akıntıya x2
Eline orak olsam saçina tarak olsam x2
Vurdi yayla yukari yukine ortak olsam x2

yunduğun? dali midur anzerun bali midur x2
Fidan boyu eğilmiş kara sevdali midur x2
Eline orak olsam saçina tarak olsam x2
Vurdi yayla yukari yukine ortak olsam x2

Orman dolu kestane yaprağu dane dane x2
Yoktur eşi emsali bu kız da bir efsane x2
Eline orak olsam saçina tarak olsam x2
Vurdi yayla yukari yukine ortak olsam x2

Vurdi yayla yukari yukine ortak olsam x2

http://fizy.com/s/16mmbg

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Ecza

Elif, Baybars'a Sarhoş Süleyman'ı 180'in başından sonuna kadar evire çevire dövdürdü. Ama öylece de bırakmadı, o oracıkta kendi kanı, sidiği ve kusmuğu içinde debelenirken kaderi ile yüzleştirdi. Süleyman kaderini dinledi ve nihayetinde dedi ki: "Ağrılarım çoksa da artık canım yanmaz oldu"

Bu noktada ben devreye girdim. Ya da bu nokta bana girdi. Kıymıktır, çıkarmak lazım.

Ağrı olur, can da yakar. Cana ağır olur. Ağrı od, yanan candır. Cayır cayır.

Ya da ağrı vardır da can pek yanmaz olur. İyicedir, Süleymandır.

Peki ya ağrı mağrı yokken can cayır cayırsa bunun emi nedir, reçetesi var mıdır, eczacısı kimdir.

11 Ağustos 2009 Salı

Vay anam vay, Neler olmuş: Mavi Yolculuk 2009

Vay anam vay serisinin günümüzle eşzamanlanabilmesi için bu yazıyı da yazmam zorunlu idi efendim. Tek sebebim bu, yoksa kesinlikle çatlatma amacı gütmemekteyim kimseyi.
Size bir haftalık bir tekne tatili anlatacağım, dolayısı ile yazı biraz uzun olabilir. Şimdiden bunun için özür dileyeyim. Zaman dilimimiz 1-8 Ağustos 2009 oluyor. Ha tabi yalan yok, bu haftadan önce de bir hafta memlekette idim, Antalya'da. Onu ayrı bir yazı yapmadım, zira Antalya dediğime bakmayın, evden çıkmadım, denize gitmedim.

Dolayısı ile gelelim biz tekne tatilimize. Efendim tekne dediysem, size üç sene önce anlattığım tekne tatili gibi bir tatil değil bu seferki. Bu sefer mavi yolculuk teknesi. Nedir derseniz ufak gugıl araştırmaları sizi kesecektir. Ama ben kendime göre kitabi bilgi vereyim bizim misafiri olduğumuz tekne hakkında. Adı G Harun. Kaptanımız Halil Kaptan'ın (Dereli Halil) verdiği bilgiye istinaden; 1998 inşa, 1999 suya iniş, 26 metre boy, 6.5 metre en, 350 beygir makina, 8 misafir kamarası olan; keç ya da ayna kıç tabir edilen modele/inşa tipine sahip bir tekne bu. İki direği ve direklerinde yelkenleri bulunan ama hiç yelken kullanmayan, seyrini sürekli motor ile yapan bir güzel. Gulet diye de duymuş olabilirsiniz ki biz de öyle biliyorduk, gulet ile keç arasındaki nüansı kaptanımız anlattı, sağolsun. Bozburun'lu kaptanımızın Bozburun'da yapılan teknesi bu tekne.

Yine üç sene önceki tekne yaşamına göre de farklı bir tarz var bu türde. Siz bu sefer sadece misafirsiniz. Üç ya da dört adet personel var tekne üzerinde sizinle beraber ve onlar sizin hayatınızın idamesi(yemek, içmek, sıçmak vs.), konforu, gezinin sürdürülmesi için sürekli çalışıyorlar. Bizim örneğimizde Halil Kaptan'ın yanında eşi Bedriye Hanım, kızları Simge ve gemicimiz Dursun vardı personel olarak. Yani bu sefer spor değil, ciddi ciddi tatil yaptık.

Güzergah seçimi hakkında bilgi vermeden önce ufak bir not da ekleyeyim. Bu tür bir mavi yolculuk tatilini, tatil satan firmalardan "kabin kiralamak" adı altında istiyorsunuz genelde. Atıyorum, siz iki kişisiniz, bir adet kabin kiralıyorsunuz ve daha önce tanışmadığınız bir grup insanla firmanın çoktan seçmeli olarak sunduğu bir güzergahta mavi yolculuğunuzu yapıyorsunuz. Genelde standart güzergah, rota, standart yemek menüsü falan oluyor pakette ve hesaplı oluyor. Neye göre hesaplı derseniz, anlatacağım. Ona gelmeden önce şeyi de söyleyeyim, tatilin zamanı konusunda, daha esnek ve geç karar verme şansınız var bu tür planlamada.
Anlatamadım, şöyle söyleyeyim, eğer kabin kiralarsanız tatile az süre kalsa da seçeneğiniz oluyor. Biraz sonra anlatacağımız ve bizim uyguladığımız diğer yöntem böyle değil:

Tatilin tüm katılımcılarını ayarlayıp tüm tekneyi kapatmak.
Evet alternatif bu. Bu şekille paket güzergahların dışında bir seçim yapma şansınız oluyor. Konusu gelmişken onu da açalım. Kabin kiralama, ya da charter denilen şekilde size -ne bileyim- Bodrum-Gökova ya da Marmaris-Fethiye gibi sabit rotalar seçtiriliyor. Kapatma işinde ise mantık çerçevesinde kalmak koşulu ile karar siz ile kaptan arasında. Mesela bizim talebimiz benim tekne üzerinde anladığım ve katıldığım şekliyle şöyle oldu: Marmaristen çıkalım, Datça yarımadasına doğru gidelim, kaptan da bizi sakin, temiz, tenha koylarda gezdirsin. Ha ilk bakışta çok akla yatan bir şekil gibi gelse de bazı sıkıntıları var. Mesela en büyük sorun tekneyi kapatacak kadar kişiyle örgütlenebilmek. Ve bunu erken yapabilmek. Çünkü böyle özel kiralanan teknelerin sezonu çok erken doluyormuş. Yine mesela, biz bu anlattığım tatili Mart 2009'da planladık. Sonracığıma daha pahalıya gelme ihtimali var tatilin. Diyelim ki tam tatile gideceksiniz, zaman gelmiş, iki arkadaşınız elde olmayan sebeplerden iptal etmek zorunda kaldılar. Bu size mali olarak yük bindirebilir. Bunun yanında güzergah eğlence olmaktan çıkıp ciddi planlanması gereken bir sorumluluk halini alabilir. Bir hafta boyunca yenilecekler, içilecekler yine ciddi ciddi oturulup mesai harcanması gereken iş kalemleri. Herkesin gönlünün edilmesi parantezine alın tüm bu paragrafı. Zor iş. Sağolsun Gökhan'ımız hepimizin yerine bu işi/stresi yüklendi. Belki kendi tatilinden o kadar keyif alamadı ama bu kadar gönlü hoş tuttu, hayır duaları aldı :)

Örgüt başımız Gökhan yemek ve içecek konusunda çok önceden planlarını yapmıştı. Kendisi -sanıyorum- 5-6 yıldır yaz tatillerinde tekne gezisi yapan biri. Alışverişimizi kasap, manav ve market diye üç parçaya ayırmış. Market'in içinde alkol de var ve önceden bir zincir markete sipariş edildi. Ha o ünlü market işi şahsen benim kontrolörlüğümün berbatlığının da desteği ile eline yüzüne bulaştırdı ama, toparlayıp gecikmemeyi başardık. Kasap ve manav alışverişi listesini de önceden hazırlamıştı Gökhan, tekneye çıkış günü kaptan ile birlikte gidip satın aldık.
Kasap alışverişi derken önemli bir ayrıntı aklıma geldi. Bozburunlu teknelerde mangal var hacım. Evet evet, koca teknenin sırtında, baş kısmında kocaman bir mangalı tatilimizin -sanırım- üç gecesinde yakıp takıp bize ızgara et/köfte/tavuk şeklinde sundu kaptanımız, o da sağolsun.

Uzunca bir girizgahtan sonra artık nerelere gittik diye bakmanın vakti geldi sanırım. Çok hızla bakmak isterseniz harita şöyle:
(Haritanın en altındaki bağa tıklayp geniş geniş de bakabilirsiniz. Ha geniş geniş bakarken her noktanın yorumlarını da okuyun lütfen. Emek var orada :) )



Mavi Yolculuk rotasını daha büyük haritada görmek için tıkla.


Haritada noktaları birleştir oyunu hazırladık sizin için. My01'den başlayan yolculuğumuzun tarihleri, saatleri her bir noktanın yorum kutusunun içinde, korkmadan tıklayın bi kere o iğnelere, açılacak o balon. My02, My03 diye ilerliyor ve tekrar My22'ye döndüğümüzde de bitiyor gezi. Meraklısı için konum koordinatlarını, isimleri ve ufak notları buraya da alıyorum:

36.851322,28.276066 MY01 Marmaris
36.733635,28.295834 MY02 Kadırga Koyu
36.573261,28.012407 MY03 Bozuk kale
36.611290,27.975084 MY04 Oğlan Boğuldu
36.677916,27.969814 MY05 Çanak koyu
36.754036,27.893610 MY06 Aktur
36.753048,27.943645 MY07 Elmalı(Dimitri) koyu
36.753094,27.965687 MY08 Heybeli koyu
36.760384,28.016596 MY09 BencikX
36.780125,28.043882 MY10 Bencik içi
36.720032,28.031364 MY11 Koca Ada/Germe korfezi
36.703693,28.042431 MY12 Germenin dibi çöp bıraktık
36.709869,28.094315 MY13 Selimiye
36.705578,28.027517 MY14 Kuzbük
36.693817,27.989719 MY15 Ginnit bükü
36.671291,28.014980 MY16 Tavşan bükü çekek yeri
36.671856,28.027422 MY17 Bozen
36.688053,28.045521 MY18 Bozburun
36.671986,28.027336 MY19 Bozen
36.576553,28.047081 MY20 Serçe Limanı
36.731403,28.294477 MY21 Kadırga Körfezi
36.850542,28.275445 MY22 Marmaris

1 AĞU CTS
1530 Marmaris marina (MY01) çıkış. Erzak ikmalinde sorun.
1700 Kadırga koyu (MY02) varış. Geceleme. Mangalda tavuk. Sabaha karşı iyi rüzgarla uyuduk.

2 AĞU PAZ
1000 Kadırga koyu çıkış.
1130 Bozukkale koyu (MY03) varış. Öğlen yemeği molası. Alışveriş, çaput.
1515 Bozukkale çıkış.
1620 Oğlan boğuldu koyu/adası (MY04) varış. Çay molası. Manyak gibi adayı yüzerek döndük. Tatilin ilk balığı Nesliş tarafından tavuk desteği ile tutuldu.
1745 Oğlan boğuldu'dan çıkış.
1820 Çanak koyu (MY05) varış. Tek tekne biz. Kıyıda keçiler var. Balıkçılar geldi. Sabaha karşı gittiler. Boklu deniz. Gökhan gece denize girdi.

3 AĞU PZT
0940 Çanak koyu çıkış. Olta için açıktaki sığlıkta gezinti.
1120 Aktur önü (MY06) alarga. İkmal, ıvır zıvır. Gökhan Aktur'a karaya çıktı. Komşu koya yürüdü. Sonra yanarak geri geldi.
1210 Aktur'dan demir alış.
1240 Elmalı(Dimitri) Koyu (MY07) varış. Öğle yemeği molası. Acayip patlıcan musakka, yemekte. Oha pina. İnsan gibi değil. Çıkaramadılar. Nihan ilk denemesinde 7 adet kaya balığı tuttu ve ilk çekişinde çift tuttu.
1720 Elmalı koyu çıkış.
1745 Heybeli Koyu (MY08) varış. Geceleme. Oh, Ulaş ile Emre tekila punch yapmış.

4 AĞU SAL
1005 Heybeli Koyu çıkış. kahvaltı sonrası.
1100 Bencik koyu (MY09) varış. Eski Robinson otel ve önünde Dişlice adası görünüyor tam karşımızda. öğle yemeği molası. Barbunya ve kısır patlattık. Bencik kelimesi bulunduğumuz bölgenin genel adı sanırım. ya da bu koycuğun adı yok, kaptan kandırdı bizi. BencikX diyelim gitsin.
1640 Bencik içi'ne (MY10) bakış amaçlı hareket. Kotra ve motoryatlar var. MTA mekanı var. Kalmadık.
1705 Gecelemek için hareket. Emre'nin mayo denizde, onu aldık.
1745 Koca ada, germe körfezi, ingiliz limanı(MY11) varış.

5 AĞU ÇAR
0945 Çöp atmak için Germe koyunun dibine hareket.
1000 (MY12) varış.
1045 Selimiye önü (MY13) demir, alarga. İhtiyaç alışverişi.
1140 Selimiye'den demir alış.
1230 Kuzbük (MY14) varış. Öğle yemeği. Keçi var, kıyı var, iyidir. Abov etli biber dolması, peynirli börek, iyidir. Kıyıya çıktık. Ulaş'la arkeolojik keşif yaptık ama size söylemeyeceğiz.
1700 Kuzbük çıkış. Beş çayında sade lokma kızarttı Bedriye abla. Peynirle, balla, reçelle, yedik, yuttuk.
1725 Ginnit bükü (MY15) varış. Geceleme. Dursun nezaretinde trekking! yaptık. Patikalardan, kayalardan aştık. Bağa, bahçeye vardık. Dalından incir, üzüm yedik.

6 AĞU PER
1000 Ginnit bükünden demir aldık.
1100 Tavşan bükü çekek yeri (MY16) önünde alarga. İncir ikmali.
1145 Bozen (MY17) demir attık. Öğle yemeği molası. Restoran yıkıntısı gezdik. Yıkıntılarda sandalye bulduk. Botla getirdiğimiz biraları içerek poz verdik sahilde sandalyeler üzerine. Yuh bize. Oğuz Yılmaz cd'si ile göbek attık Zeynep'le karşılıklı.
1500 Bozen'den demir aldık.
1630 Bozburun limanına (MY18) kıçtan kara. Su ikmali, ufak alışveriş. Bozburun içinde gezdim. İskele mahallesi, sahil, tepebaşı caddesi vb.
1715 Bozburun limanından demir aldık.
1800 Tekrar Bozen'e (MY19) geldik. Geceleme. Bolca yüzdük, bolca bot çektik.

7 AĞU CUM
09xx Bozen'den çıkış. Hedef Serçe limanıymış. Gökhan siftahı poşet balığı ile yaptı. Maşallah.
1115 Serçe limanı (MY20) demir attık. Öğle yemeği molası.
1505 Serçe limanı demir alış.
1700 Kadırga koyu (MY21) demir attık. Geceleme. Kaptan koy içinde yüzeyde kılıç balığı gördü. Sandalla peşine düştüler, vuramadılar. Sabah yine deneriz dediler. Son gece, toplanma.

8 AĞU CTS
0745 Kadırga koyu demir alış. hedef Marmaris.
0900 Marmaris marina (MY22) kıçtan kara. Tatil sonu.


Foto hani derseniz, onu da daha elime geçmedi, hem bende görsel yaklaşım az, biliyorsunuz diye cevaplarım. Hem geçen seferki tatilin de fotosu sonra gelmişti, biliyorsunuz.


Not1: Koordinat bilgileri ve harita için Tufan'a teşekkür ederim.
Not2: İlk kez böyle bir tatil yaptım, heyecanlandım, uzun yazdım. Kusura bakmayın.
Not3: Merak edilen bir konu varsa yorumlarda yazışalım.
Not4: Tekrar tekrar, Gökhan'lara teşekkür ederim.

9 Ağustos 2009 Pazar

Vay anam vay, Neler olmuş: Beypazarı

Evet taşındım ama o hengamenin arasında bana ziyarete gelen annem ve babamı bir kere bari gezdirmeden bırakmadım. Hedefimiz günübirlik Beypazarı idi. Yolu ilk kez almama rağmen yorulmadım zira sadece bir birbuçuk saatlik bir sürüş. Bir on dakika kadar yol çalışması var burada da. Sağolsun hökümetimiz, açılım atılım matılım diye afedersiniz bellenmedik şehirlerarası yol kalmadı. Çalışmanın öyle bir aşamasına yakalanmışız ki beyaz arabamız beyaza bulandı, bir acayip oldu. Neyse, onu geçelim de yolda giderken Ayaş'ı, domatesini, sebzesini belledik. Dönüşte bakarız dedik. Beypazarı'na varıverince ama şehir merkezine gelmeden sağa -sanırım- Kıbrısçık yoluna saptık. Birkaç kilometre içinde yolun soluna sıralanmış işletmeleri bulduk. Amacımız kahvaltı ile öğle yemeği arası birşey yapmak. Bu yol İnözü ismindeki bir vadinin bir yamacında ilerliyor ve burası da dolayısı ile İnözü Vadisi. Bu geziyi plansız yaptığımız, ön hazırlığımız olmadığı için ayrıntılı bilgim yok malesef. İlgilileri gugıl aramalarına davet ediyorum. Orada birkaç tane sıralı mekan var demiştim. Üçüne girip deneme sürüşü yaptık. Şu anda inanmazsınız, üçünün de adını hatırlamıyorum. Şöyle anlatabilirim, son ikisi değil, bi berideki. Dost ya da dostlar gibi bir ismi olan değil, farklı isimli olanı, taşlı, topraklı bir isim olabilir. Komik diyor olabilirsiniz ama zaten benim tarifimle yola çıkan olmaz diye umuyorum. Orada uzun uzun kahvaltı edip semaver ile çayı içtikten sonra yeter diyerek Beypazarı merkezine döndük. Pazarını gezdik, alışveriş yaptık. Pazar bir ilginç. Belediye sabit fiyat uygulaması yapmış. Neyin fiyatını sorarsan sor cevap ya 1, ya 5 ya da 10 lira. Erişte, tarhana, ceviz sucuğu, havuç tatlısı(cezerye) falan aldık. Pazar gezisi gerçekten uzun sürdü, eğlenceli idi. Ayrıca Canlı Müze midir nedir, öyle bir özel mekan gezdik. Büyük ve korunmuş bir konak ve tipik konak yaşamının örneklerinin verildiği bir işletmeymiş burası. O konağa varana kadar biraz yokuş teptik ama değişiklik oldu. Sonra da döndük zaten. Dönüşte de domates, semizotu, biber almayı ihmal etmedik yoldan.
Maksat gönüller hoş olsun, değil mi.

26 Temmuz 2009 Pazar

Vay anam vay, Neler olmuş: Taşınma

Vay bana vaylar bana. Anlatmadım di mi size ben. Ay başıma neler geldi a dostlar.

Askerden gelmiştim ya hani ben. Hah işte o vakit elim para tutar olunca bi ev buldum. İşe yakın, nezihçe. Mis gibi pazarladılar bunu bana. Ev sahibi şehir dışında, işin olmaz diye. Tok, zengin dediler, kandırdılar beni. Yani o zaman(8 ay önce) anlatıldığında bana da mantıklı gelmişti ama geçen gün arayıp demesinler mi; "biz evi satmaya karar verdik, başka yerlerden ev almak gereği hasıl oldu". Adam bürokrat ya, öyle kibar konuşuyor. İnsan karşısındaki böyle konuşunda sinkaflı cevap veremiyor tabi. Yoksa beni biliyorsunuz, dilim pabuç.

Ama çık demiyorlar bak, eve alıcı getirip göstereceğiz, bi de satılık ilanımız var asılacak diyorlar sadece. Ama beni yine biliyorsunuz, huyluyum. Ya da huysuzum da denilebilir tabi. Şimdi açmaza düştüğüm konular şöyle: Bi kere evin ne zaman satılacağı belli değil. Satılana kadar istersen otur, sorun yok. Ama satıldığı anda yapmış olduğun kontrat hükümsüz oluyor. (Buna itiraz edeni oyarım, okudum. Eğer tapuya şerh koyarak kira kontratı yapmış olsa idik kontrat süresi sonuna kadar otururduk ev el değiştirmiş olsa da, ama yapmadık. Ki zaten hiçkimse öyle bir kontrat yapmıyor. Hepimizin yaptığı kontrat iki taraf arasında imza edilen adi kontrat statüsünde.) Yeni ev sahibi de benimle çalışmak istemeyebilir, normal. Çalışmak istese de yeni kontrat imzalanacak, yeni fiyatla tabi. Ayrıca bir de zaman sorunu vardı. Bu işin ortaya çıkmasından sadece birbuçuk hafta sonra kurumumuz beni toplu, zorunlu izne gönderiyor idi iki hafta süresince ve ben zaten bu süreç ile ilgili plan yapmış idim ve kaderin bir cilvesi ki, o planım tamamen Ankara dışında idi. İnanmazsınız, şu anda o planın ilk haftasındayım zaten. Hal böyle olunca, aldı mı beni bir telaş. Düşündüm(evet yapabiliyorum bazen); tatilden dönünde ÖSS falan açıklanacak, evler daha pahalanacak. Ev nasılsa satılacak diye düşündüm, ben de nasılsa taşınacağım. İşkillendim ya bi kere.
Ama olaylar bu kadarla kalır mı, kalmaz tabii ki, dert gelirken kuyruğuna taka taka geliyor. Bu satış haberini aldığımız ve tatilimin başlamasından iki önceki hafta annem ve babam misafirliğe gelmeyecek miymiş. Evet gelecekmiş. Bu tabii ki normal şartlar altında dert değil, bilakis mutluluk kaynağı. Ama insaf be, geldiklerinin ikinci günü bu haber alınırsa moral kalır mı kimsede. Şaka gibi, ilk akşam da mahalleyi gezdirdim, hani evde tıkılı kalmasınlar, ortamı öğrensinler diye.

Sonracığıma ne mi oldu. Bulunduğum(yani satılacak) evin bulunduğu binada, hem de aynı katta iki adet komşu daire boşaldı. İkisi de kiralık. Bu da şaka gibi. Bi anda heveslendik tabii, düz ayak yan daireye taşınıveririz elden ele dedik içimizden. Nakliye parası da olmaz. koşuşturma da olmaz. Ama fakire ekmek kuru verilir ki o da kursağında kalsın diye. Umma demedi miydim ben Çağlar'a, dediydim ama dinletemediydim. İşte buna da bir dengesiz taş koydu. Dengesiz dediğim de site yöneticisi. Önce demiş ki Çağlar bey(beymiş, pehh) gelsin taşınsın üstüme(yan daire oluyor) sessiz sakin, baş ağrıtmaz. Dedik hangi dağda kurt öldü. Ama kurt değil beyni ölmüşmüş adamın. Aynı günün akşamüstüsünde de gelmiş alakasız bir konuda cart curt etmiş afedersin. Ben de doğal olarak hiddetlendim, "alın evinizi başınıza çalın" manasında kibarca reddettim yan daireyi. Burnum düşse almam, o kadar. Aha o gün de direk ev baktım. Öğle arası üç daire gezdim, birine yalapşap karar verdim. Sonraki gün bizimkilere gösterdim aynı üç daireyi ve başka üç daireyi daha. O günün akşamı tutmuştum evi. Sonraki hafta içi(geçen hafta oluyor) da taşıdık evi. Evet Alper, artık komşu değiliz malesef.
Ha taşındık da bitti mi sorun, yoo. Çağlar'ı bırakır mı, bırakmaz. Doğal gaza geçilmiş, saat yok. Gaza geçilince şofben sökülecek, yerine kombimsi şey takılacak, o yok. O kombi takılacak, cam balkonda delik açılması lazım. Falan filyon, bi milyon şey. Ama inanmazsın hepsi taşınırken, aynı güne bitti, yetişti. Nakliyeciler geldi, evi topladılar, götürüp yeni eve serdiler. Öğlene bitti. Ben durur muyum, durmam. Elektrik, tel, adsl, kablo, gaz işlerinin hepsini hallettim. Bazılarını kapattım, bazılarını naklettim. Oldu bitti, maşallah. İnanmazsınız o akşam misafir bile ağırladık. Sonra cuma günü oldu, yerleştirir gibi yaptık evi. Cumartesi oldu, kapatıp geldik Antalyaya. Yani tatil başladı.

Şimdi sevgili okuyucu, "Vay anam vay, neler olmuş" denmez mi bu olaya.

Vay anam vay, Neler olmuş: Alaçatı

Başlığı Alaçatı diye açtığıma bakmayın, İzmir'siz Alaçatı olmuyor, biliyorsunuz.
Efendim yakın ve eski bir arkadaşımız Alaçatı'da Antik Motel isminde bir butik otelin işletmeciliğini yapmaya başladı ve biz kendisini anca sezonun ortasının sağı gelmiş iken ziyaret edebilecek boşluk bulabildik. Bu yazımız da o haftasonu kaçamağını anlatıyor. Bir anlamsız haftasonu üç arkadaş kahvaltı sonrası göbek kaşıma sürecinde iken kararlaştırdık bu planı. Bu haftasonuna anlam katamadık, bari gelecek olanı harcamayalım, cebimizde olan ve hatta daha hiç cebimize girmemiş paracıkları harcayalım, alem alem görsün dedik. Ama tabi o kadar da çok paramız olmadığı için kısa süre kalmış seyahatlerde o yüksek fiyatlı uçak biletlerinden almaya gözümüz kesmedi, otobüs ile gittik. Otobüs seyahatimiz (Ankara-İzmir) ile ilgili görsel malzeme Gökhan'ın bu ve şu yazılarında mevcut efendim, oraya buyrun.

Ha ne diyordum, evet. Otobüs ile gittik ve fakat bunu becerebilmek için işyerinden yine bir cuma öğleden sonrasını çaldık. Görsellerde de görüleceği gibi yolun ortasında sucukları hüplettikten sonra gece vakti İzmir otobüs terminaline vardık. Gökhan kendi yazılarından birindeki bi yorumda "bi bekleyenimiz vardı" demiş, havaya gizem katmış ama bizim bekleyenimizin adının Gizem olmadığı gibi cinsiyeti de zaten sap idi. Yani bekleyen transfer söförümüz idi efendim. Bizi heyecanlı bir yolculuk ile (ki biz o dönüş vaktine kadar heyecanı sadece o sanmıştık, yanılmışız) sanırım bir saatin biraz altında bir vakitte Çeşme otoyoldan Alaçatı'ya ulaştırdı. Varışımız geceyarısını geçti ya, biz uyuyacağız sanıyoruz. Ama yok, bi girdik beldeye, kurduğumuz hayret cümlesi tabii ki "vay anam vay neler olmuş serhat" şeklinde idi, yine kafalar karışmasın, aramızda Serhat diye biri de yoktu, o sadece bir klişe idi. Haretimizin sebebi ipini koparanın sokakta olması idi. Nazan ablamız(Alaçatı konsolosumuz) elimizden tuttu, bizi ortama soktu.
Amma mirim o sokmasına soktu da biz giremedik. Özellikle Gökhan ile ben. Değil mi paşam.
Bak sayın okuyucu nasıl anlatayım bilemiyorum geceyarısını hayli geçmiş saatlerde insan Alaçatı sokaklarında şu ana kadar sadece televizyonda televole, telebülü cart curt'larda gördüğü hayatın içine girince afallıyor. Ben bariz Nazan ablanın arkasına saklandım, küçüldüm küçüldüm, yittim. Okuyanlar farketmiştir, aynı geçen yazıların birinde Amasra'da soğuk deniz nedeniyle küçük çağlar'ın başına gelenler kompil çağlar'ın tamamının başına geldi.
Nasıl anlatsam bilemiyorum ki, tüm İstanbul ve İzmir sosyetesini dürmüş bükmüşler, oracığa doldurmuşlar sandım. Bi kere kısa pantollu erkek yoktu(dikkat ederseniz kendimi erkekten saymıyorum artık) Uzun pantollular da genelde açık renk keten tercih etmişlerdi. Kadınlar ise -o kadar pantolondan, kendilerine kumaş kalmadığı için sanırım- alabildiğine kısa idiler. Yok, yanlış anlaşılmasın, kadınlar üstlerine çıktıkları topuklar sayesinde uzundular da, üzerlerindeki konfeksiyon hammadde krizi yaşadığımızın kanıtı idi. Daha komiği aynı tür taşlı aztek/maya/kızılderili ayakkabılarından birbirini tanımayan kadınlarda arka arkaya görmek falan oluyordu. Aynı sokakta üç dakika içinde aynı ayakkabıdan beş tane görülür mü yahu, modayı konsantre almamak lazım şekerim.

Ya çok da uzatmamak lazım biz yine kendi havamıza baktık. Deniz, yemek, az biraz volta falan. İki gece konakladık, gönülleri hoşladık, pazar öğlen dönüş yoluna başladık. Önce ilk parkur tekrar ve tersten Alaçatı-İzmir oldu. Ama bu sefer başka bir özel araçla.

Hadi bakalım matematiği kuvvetli okura soru: Bir adet dizel Hyundai Accent ile bir saat süren dört kişilik İzmir-Alaçatı yolculuğu, yine dört kişinin bulunduğu bir adet Audi A6 Quattro 3.2 Benzinli ile Alaçatı-İzmir şeklinde ne kadar sürer? Düşünen düşünsün, ben alt paragrafta cevabı yazıyorum efendim:

Yarım saat. Evet sadece o kadar. Sağlıksız mı diyorsunuz, evet öyle. Ama adrenalin de bir o kadar sağlık sorunlarını unutturucu rayihadır derim ben de cevap olarak. Neyse, bu bahsi de geçelim.

İzmir'e erken varmamızdaki niyet arkadaş aile büyüklerini ziyaret ve Kordon'da balığı rakı ile ezmek idi. Yaptık mı, hepsini yaptık. Ama okuyanın pipisi düşer, anlatmayacağım. Çok ve iyi yedik diyebilirim sadece.

Döndük, geldik.

"Sırf haftasonu için Alaçatı'ya mı gittin a şuursuz" demeyin, yaptım, yine yaparım. Size de öneririm, ben ilk kez böyle butik otel konaklaması yaşadım ama pek keyif aldım. Zira işletenlerin iş disiplinlerine kefilim.

Vay anam vay, Neler olmuş: Köy (Gödene)

Bir haftasonu(bu haftasonu Amasra haftasonundan sonra biraz sonra yazacağım Alaçatı haftasonundan önce olan haftasonu idi. Şimdi sorma bana ne zaman diye, bilmiyorum) da bindim benim arabaya vurdum kendimi yola. Bunu yapmak için tabii işten bir cuma gününün öğleden sonrasını çaldım. 1500 gibi yola çıkmıştım. Amacım da zaten gece olmadan köye ulaşmak, gün yüzü ile o son yarım saatlik köy yolunu geçmek idi, başardım. 2000 civarında hedefte idim. Yol süresince yine Opet(aha reklama girdi) şartlanması yaşadım. Bu nedir diyenler için çiş diyebilirim. Sanırım üç kere boşalttım, bi o kadar da içtim su, meyve suyu, gazoz vesaire. Çerez de yedim ki, pek zengin idi manita koltuğu menüsü. Yol belli; Ankara, Kulu makas, Konya, Seydişehir, Akseki yol ayrımı, köy. Dört buçuk saat sehirlerarası asfalt, kalan yarımı da il özel idaresi midir ne haltsa, ona müteşekkir olduğumuz köy yolu. Yolun tamamında herhangi bir orjinal durum yok idi. Kesinlikle ama kesinlikle nereye sotelendiğini kestiremediğim ve zaten sobelenmediğim bir trafik çevirmesi vardı geçtiğim, o kadar.

Köyde ne oldu derseniz o da sıradışı değil idi. Tadilat vardı, ona baktık, yardım ettik. O vesileyle cumartesi günü ilçe merkezine indik mesela. Akseki pazarı vardı mesela. Pazarda gördüğüm her çeşit ottan aldırdım çocuk gibi, babama mesela. Daha içmek de nasip olmadı mesela. Ne aldırdın derseniz dört çeşit adaçayı, üç çeşit kekik, ıhlamur, yavşan otu. Menü bu şekilde. Ama sıradışı değildi dediğime bakmayın, görsel not aldığım birşey var, o da köydeki tek göz malikanemizin bir duvarındaki gömme dolabın kapak kilitlerinin menteşelerinde pul olarak 1950 basım, ortası delik para kullanılması idi. Ha bak unutuyordum, bu dolabın bir de özelliği var, son kapağının ardında dolap yok, banyo var. Duş şeklinde. Pek kibar, pek eğlenceli.

Pazar günü de gün içinde döndüm kürkçü dükkanına. He yolda son bir saatte -ki o da makastan sonra bu yana sallanırken oluyor- bi acayip yağdı bol yağmur ile birlikte. İyice eğlenceli oldu yol. Millet pısmışken aynen devam etmek keyifli idi. Özetle, yine vakitlice girdim şehre.

Bu arada, leylek miydi bilmiyorum, gördüm gibi havada, devamı sonraki yazıda.

Vay anam vay, Neler olmuş: Amasra

Ben bi geçen Ankara'dan kalktım, Amasra'ya gittim günübirlik. Ben dedi isem tek başıma değil. Geçen dedi isem de en az bi bi ay oldu. Yani dediğime, yazdığıma o kadar da çok inanma arkadaşım. Arkadaşım dediysem de öyle yakın sayma, okursan okurluğunu bil yani. Değil mi, kalemiz içimizdeyse, böyle olacak. Ayran içmediysek de, ayrı durmakta fayda var hem. Sen orada, ben burada iyi bence.
Neyse, ne diyordum, Amasra'ya günübirlik iki araç halinde -sanırım- altı kişi gidildi. Biraz zaman geçmiş ya üzerinden, unutmuşum. Şimdi düşünesim de gelmedi bak.
Öööff neyse, gittik, hava soğuktu yüzeyim derken küçük çağlar'ı içine kaçırdım, kalabalıktı keyif almadım. Yol eğlenceli idi, hep kullandım.
Tamam bitti bu kadar.

24 Temmuz 2009 Cuma

İnsanın kalesi neresidir?

İnsanın kalesi neresidir. Nerede kalkanlarını indirir, kılıcını bırakır. Günün yorgunluğunu nerede atar.
Küfe hiç mi kesmez omzunu insanın da nerede küfe çıkıp içi de boşalır boşluğa.
Neresi rahattır, nerede şarj olunur. Nerede ardını kollama güdüsünü istirahate çeker insan.
Öyle ya, dışarıda sürekli, gelen roket var mı diye bakınıp durursun, hep hareketlisindir.
Yani hangi noktada durursan pencereden hayatın akışı izlenebilir, niye öyle akıyor diye dertlenmeden.

Aranan yer, kendi içi midir insanın. Gönül o kadar sağlam mıdır. Zaten bu bu problem özyineli midir, emin misiniz.
Sevgilinin koynu, kucağı mıdır. Göze girebilmek için bile uğraşıyoruz, başkasının kalbine girmek uğraşısı zaten başlıbaşına bir savaş değil midir.
Ev midir, kendi ile başbaşa kalmak mıdır.
Aile midir, arkadaş, dost mudur. Kim kimi ikame edebilir ki.

Yoksa arayış boşuna mıdır, "Yüklen cephaneni yine ve öl ölebilirsen meydanda" mıdır cevap.

Nuri, neredesin. Neredeyim. Nereyesin.

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Sakallı saçmalıklar: Bebek

Alet edevatın ne için olduğu, ne işe yaradığı, amacına uygun kullanılıp kullanılmadığı önemlidir mirim. Amacı dışına çıktı mı bi kere, nereye gireceği belli değil.

Mesela, oyuncak bebeği götüne sokarsan, tahrik de edebilir. Bilemezsin.

Not: Bebek ile oyun oynamak mantıklı olandır, bi yerine sokmak ise mantıksız olan. Hele ki kafana farklı fikirlerle sokarsan aha böyle saçmalık olur.

Asıl not: 300. yazının haline bak. Hey allahım, sen aklıma mukayet ol.

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Politik Saçmalıklar: Aykırı

"Anayasaya aykırı bir yanı yok".
Bu cümleyi hukuk geçmişine sahip birinden okuduğumuzda hukuki bir değerlendirme yaptığını düşünürüz değil mi, değil işte.
"Bizim patron öyle düşünmüyor, illa ki olacak bu iş" anlamına gelen bir renk belirtme cümlesi sadece bu.
Bizim ortaokulda "Reading Between The Lines" diye bir ders kitabımız vardı, o aklıma geldi.

Gündemi takip ede ede adamların kıçlarının kenarına bulaşmış boktan tahlil yapmayı da öğrenir olduk. Politika bu kadar mı lan.

1 Temmuz 2009 Çarşamba

Hayır Mesaisi

Bazı sosyal roller var. Hep gülümsemek, belli bir sınırı aşmamak, bazen yapay bile görünse insanlara iyi davranmak mesela. Hani sevmesen de asgari müşterekleri paylaşmak durumunda kaldığın için kötü davranmama rollerinden bahsediyorum. Bu tür davranışları pek beceremiyorum. Becerdiğim zamanlarda da gerçekten rol yapabilmenin, insanları kandırabilmenin, hatta iyi yalan söyleyebilmenin hazzı adına yapıyorum. Bunu kaypaklık yerine harbilik olarak görüyorum. En azından kendime karşı iki yüzlü değilmişim gibi geliyor. Aman neyse, başlıktaki konu bu değil.

Daha önce bahsetmiş olduğum bir iki konu ile birleşecek belki ama devam edelim bakalım. İnsan, fikir sorduğunda aslında genelde sadece onaylanmak istiyordur. Bir yorumu vardır yani. Sadece pohpohlayacak, arkadan destekleyecek bir iyi gün dostu arıyordur. Çoğu zaman insan paralize olup gerçekten bomboş kalmamıştır düşünce olarak. Her olasılık zaten aklındadır ve bir eğilim vardır. Sadece birinden daha duymak istiyordur "evet öyle yapmalısın" diye. Ayna'nın mesaisi de zaten bu durumda pek bir kolaydır. Dikkatli dinleyip eğilimi yakaladıktan sonra yansıtıvermektir sadece iş. Yani oturup seçenekleri, girdileri, olası çıktıları, fayda maliyet analizlerini düşünmeye çalışmanın alemi de gereği de yoktur.
Ama önce işte bir de "hayır mesaisi" vardır. Bazı durumlar onaylanmamalıdır. "Dost"un, yanlış olduğu aşikar olduğu halde onayınızı istediği konularda, ilişkiden aforoz edilme pahasına muhalefet şerhi koymak gerekir. Alp söylemişti, yaparım bunu. Yapın bunu. O anda değilse bile daha sonra değeri anlaşılır. Doğru her yerde doğrudur.

Zaten çizgiyi ancak uğraşarak doğru çizebilirsiniz, uğraşmadığınız her çizgi eğridir.

16 Haziran 2009 Salı

Boğaz ve Ankara kıyıları

Kuleli Lisesi, Sepetçiler Kasrı gibi binalar otel, müze gibi kullanılmak üzere turizme hizmet edecekmiş, ya da en azından böyle bir planı varmış tepemizdeliklerin. Haydarpaşa garı da hiç bi işe yaramıyordu, ondan kapattık, değil mi. Sonra döndürüp bi yerimize sokacağız herhalde, ha?. Halep, arşın.. Lahana?

Ha bi de ulu belediye başkanımız var. Onu da anlatayım, daha dün akşam duydum.
Ankara'da otel stoğu eksiği varmış. Yenileri yapmak lazımmış. Millet açıkta kalıyormuş. Kızılay meydandaki bina/gökdelen (boş duran) otel olsunmuş. Başkanımız bu fikre karşı şöyle bir beyanat vermiş:
"Bu şehircilik katliamı olur, Kızılay'ın trafiği kilitlenir. Onun yerine o binaya alışveriş merkezi yapalım"
(??!!??) Otel? Alışveriş merkezi? Trafik?

Kaynak mı, tabii ki götüm.

12 Haziran 2009 Cuma

Politik saçmalıklar denemesi 1: Mahalli idare(Yerel yönetim) saçmalığı

Yeni bir yazı sınıfı açmaya karar verdim. Adı Saçmalıklar olacak. Gündelik hayatta karşıma çıkan ve bana saçma gelen olay/olgu/durum gibi şeylerin kaydını tutacağım. Genelde bunlar gazete haberleri ya da insanlarla olan iletişim sonucunda ortaya çıkan basit konular olmakla birlikte çoğunlukla politik oluyorlar. Zaten sırf bu nedenle yazmaktan sakınıyor idim. Düşününce farkettim ki ben bunları yazmayınca gerginlik üretiyor bünyede. Hani bi ara ben sinirlenemiyorum diyordum ya, biraz da bunlardan. Yazayım ki sinirimi akıtacak konu olsun. Aslında hepimizin bildiği, gördüğü şeyler, ama kanıksamak istemiyorum. Göze göze sokmak istiyorum sanki. Malumu ilan da olsa, ilan eden yoksa ben ederim. Aha buyrun hemen alt paragrafta ilki geliyor:

Dün serseri bir gazete okuma seansında iki tık ara ile iki habere denkgeldim. İlk haberde sevgili hükümetimizin hiper süper düper atılımı olarak anlatılan şey milli eğitim politikalarının merkezi olarak tanımlanıp denetlenmesi yerine bu işin mahalli idarelere verilmesi tasarısı idi. Bak dikkat et valilik bile değil ha, belediye. Buna adem-i merkeziyetçilik dendiğini duymuş ya da okumuş da olabilirsiniz. Merkezi, hiyerarşik yapılar yerine yerinden yönetim, bölgesel yönetim, falan da deniyor.

İkinci haber ise hükümetimizin; belediyelerin başarısız olduğu savından hareketle turistik işletme belgesi verilmesi işini belediyelerden alıp turizm bakanlığına vermesi tasarısı idi.

Evet, burada bir es veriyoruz.

Aynı gün lan, konunun mantıksal irdelemesini, belediyelerin başarılı mı başarısız mı olduğu değerlendirmesini falan yapmıyorum artık. Geçtim onları, aynı gün oğlum. Aynı gazetede, aynı gün, aynı öncelikte haber, iki tık yan yana. Yuh ulan.

Not: Haber, link, atıf matıf ile uğraşmayacağım artık. Merak eden gider tıklar, arşivler orada.

5 Haziran 2009 Cuma

Ölümü izlemek

Günümüzde insanlar nasıl ölüyorlar. Hala aynı çeşitlilikte mi çok eski zamanlara göre.

Ben hani teknoloji, tıp, bilim vb. geliştiği için daha huzurlu ölüyoruz diye basit bir yargı sahibi idim. Acaba bu ne kadar doğru. Hala aynı çeşitlilikte mi ölüyoruz, yoksa aslında kurduğumuz, kurmaca dünyamız sandığımızın aksine terkimizi zorlaştırıyor mu. Biz rahat ve izole dünyalarımızda sakin yaşarken -belki de bunun bir bedeli olarak- başka insanlar normalde olacağından çok daha vahşice mi ölüyorlar. Dahası, biz bunu kanıksıyor muyuz.
O ilacı al, bu ilacı vurun, şu ameliyatı ol, yat hastanede baksınlar sana. Bunlara yanlış diyemiyorum, o kadar cani olamadım daha. Hatta kendime lazım olduğunda nasıl tepki veririm bilmiyorum ama çok mu zorluyoruz acaba.
Bi bu yaşatma işi var, bi de işte sınırsız konfor talebimizin aslında hiç görmediğimiz yan etkileri var. Ne desem bilmiyorum ki.
Yani bırak kazayı, koşarak, hatta kovalayarak (yani amaç dahilinde) bir kediyi ayağınla nasıl ezebilirsin ki, yapamazsın. Ama işte öyle sabah evden işine tın tın arabanla giderken cart diye yapabiliyorsun bunu ve belki dikiz aynasından bakıp görmeyebiliyorsun bile o canın bedenden kopuş çabasının yerden yarım metre zıplayarak -hem de kerelerce- ortaya çıkmasını.

Tamam, şahit olduğum olaydan çıkıp konuyu insanlığın tamamına genellemek belki hatalı olur ama, ya hatalı değilse. Failin dümdüz devam etmesi, benim paralize olmuş bir şekilde geçmem, arkamdaki trafiğin de tahminen aynı şok ile kalakalması, bunun şokunun tahminen sadece 2 dakika sürmesi belki başka insanların bu sefer hayvanlar için değil insanlar için de böyle davranabileceğine gitmesi aklın.

Ölüm de hayatın parçası galiba, ama sanki biraz daha duyarlılık lazım gibi.

2 Haziran 2009 Salı

Fıtık İnisiyatifi

"Ohoo kardeşim senin de her bir yerin çürükmüş yahu" demeyecekseniz, size birşeyler anlatayım.
Benim tee geçen senelerden birinde yeni nesil görüntüleme teknikleri ile tespit edilmiş bir boyun fıtığı vakam vardır efendim. 2-3 farklı noktada varmış bu. Hemen şaşırmayın bi avuç yerde nasıl o kadar fıtık oluyor diye, oluyor işte. Ama ondan da öncesi var bu iskelet sistemimin arızalarının. Benim belim hep ağrır idi akşamları. Çok yorulunca, çok kaykılmış şekilde oturunca gün içinde, çok hareketsiz kalınca vb. akşam eve vardığımda gece olmazdı. Oturamaz, yayılırdım. Uyuyamaz, tepinirdim.
Geçen sene (den bir önceki sene) askerden önce el bileğimi kırdım. Sonra askerde de diz eklemimi oluşturan kemiklerden alttaki, hani kaval kemiği olan, iki bacakta da kırıldı. Kaval dediğimde anlaşılmıyor olabilir, tıp dilindeki adını söylediğimde de doktor kızıyor, o nedenle sizi gugıl ile başbaşa bırakıyorum.
Neyse işte, o kemikten iki tane oluyor insanda normalde, ben ikisini de kırmışım. Bunların hepsini birden toplayıp sonra da bel ağrılarını ekleyince asker dönüşü bir kırık-çıkıkçı, masajcı doktora gitmek farz oldu. Yanıma da aynı bel dertlerinden muzdarip bir arkadaşı yaren edip, bir başka büyüğümden aldığım öneri ve selam yükü ile bir fizik tedavi ve rehabilitasyon merkezine gittim. İsmi görünce insan sanıyor ki bi girecek merkeze, öbür kapıdan yepyeni olmuş şekilde, ilik gibi yumuşayarak çıkacak. Düşünsene, hem rehabilite oluyorsun hem de merkez, üüff. Ama işte kazın ayağı öyle değil, hele benim ayağıma hiç benzemiyor.
Bir kere önce teşhis safhası. Uzun anlatmayacağım, belde de fıtık varmış anacım. Hem de bolca. Ben diyeyim 3, doktor desin 4 adet fıtık. Bu arada öğreniyorum ki bu fıtık çok piç bi hastalıkmış. Aslında hastalık piç değil de, hastalığa önerilen tedavilere göre önerene rahatça piç, totoş, götoş, allahsız falan diyebilirsiniz. Ben basitçe size toplam fıtık vakalarının en fazla yüzde 3 ila 5'inin gerçekten fıtık ameliyatına gittiğini söyleyeyim, daha fazla küfretmeyeyim, siz edin.
Diğer hakim oran içinse bu fizik tedavi süreci işliyor. Bu süreci de ben -afedersiniz- "halini köpek gibi kabullen, nasıl bozduysan öyle düzelt, en az o kadar çabaya ihtiyacın var koçum" fikrinin hastaya kabul ettirilmesi olarak tanımlarım. Yani arazımız bu, bu arazın ürettiği bazı kötü çıktılar var tutulma, spazm, ağrı vb. gibi. Bu ağrıların azaltılması için doktor nezaretinde destek uygulamaları var, ısı, ışık, masaj gibi. Bunlar acil müdahale olarak düşünülebilir bölgesel ağrıların dindirilmesi için. Esas olan vücudun güçlendirilmesi oluyormuş. Fıtık fıtıkmış ve dışarı kaçan bir fıtık pek öyle kendi başına da geri içeri tıkılmazmış. Biz hasta olarak vücudun fıtıklı bölgeyi (bu örnekte mesela bel bölgesi) korumak için tutulma/spazm refleksi geliştirmesine yer bırakmadan güçlenmeliymişsiz ki fıtığı kendi kaslarımız ile koruyabilelim. Zaten bize o uzay merkezinde yapılan uygulamalar da en fazla bilmem kaç gün yapılıyor ve o günler içinde öğrenmemiz için bazı hareketler (egzersizler) gösteriliyor idi. Öğrendiğimiz hareketleri de sürekli (hep, her zaman, geberene kadar vs.) yapmamız gerekiyor. Aslında bu egzersizler de size "sen oturduğu yerden hiç kalkmayan koca götlü koca göbekli uyuzun tekisin, normalde senin olan o kasları, eklemleri hareket ederek, gün içindeki doğal hareketlerin ile zinde tutmalısın, e madem yapamıyorsun sana bu saçma egzersizler müstehak" demenin bir yolu. Özetle bünyemizin altından kalkabileceğinden az hareket ediyor ve durağan halde iken de düzgün durmuyor olunca bozuyoruz cihazı.
Eşzamanlı olarak kalıbı bozan aynı işyerinden üç arkadaş olarak benzer egzersiz paketlerine maruz bırakıldık, ya da yapmamız önerildi. Normalde çok sıkıcı ve motive olunamayan türde egzersizler ya bunlar, hemen tepemizde kırmızı(kesinlikle ak değil) bir lamba yandı ve neden bu hareketleri birlikte yapmıyoruz ki dedik. Bilenlerden risk almadığımıza dair onay aldık. Sonra yine bilenler tarafından önerilmiş olan başka bir paket egzersiz ile birleştirdik. (Bu arada bu ikinci paket de sürekli masa/bilgisayar başı iş yapan, durağan bir iş yaşamına sahip insanların günde birkaç kere yapması önerilen basit şeyler) Şaka maka, şöyle arka arkaya yapınca rahat bir on dakika süren paket oluşturmuş olduk. Bunu öğleden önce bir ve öğleden sonra bir olmak üzere iki kere yapalım dedik. Birimiz (o genelde ben oluyorum) görev edindi ve diğerlerine o günün egzersizlerini saatinden yarım saat kadar önce elektronik posta ile bildirir oldu. Saatleri de normalde hani fabrikalarda falan on-onbeş dakikalık molalar olur ya, ona benzer şekilde seçtik. Öğleden önce 11.00 ve öğleden sonra 16.00. Bu dediklerim sanırım yaklaşık bir üç, üçbuçuk ay kadar önce başladı. Çalışmamız kurumda, gözönünde olmaan bir koridor-fuaye gibi biryerde ama aynı zamanda kurum doktorunun ofisinin önünde oldu hep. Gören geldi. Adımız spor hocasına çıktı. Gün itibariyle posta atılan kişi sayısı sanırım yirmi ile yirmibeş arasında, katılan sayısı en az altı, en çok onsekiz. Sürekli sayımız ortalama sekiz ila on oldu. Birlikten kuvvet doğar, birbirimizi fişekleriz diye diye birbirimizi fişekler olduk.
Bugün itibariyle de hareketin adını Fıtık İnisiyatifi koydum. Egzersizon diye içeri almazlarsa da devam etmek, emelimiz.

28 Mayıs 2009 Perşembe

Hal ve Gidişat

Ben az biraz sinirliyim, hatta az diyerek kibarlaşmaktan da sıkıldım. Aha ciddi ciddi sinirliyim ben. Hem zaten iç yapı(gri maddenin şöyle böyle yarım santim altı) olarak hep öyle idim . Ama üst kat tutuyor idi beni. Artık tutmuyor diyemeyeceğim, hala da tutuyor da, onun da bir canı var, arada sırada ufak patlamalar ile gazını almak lazım, yoksam fayın tek parça halinde kırılması öngörülemez sonuçlar doğurabilir. Zaten biz de böyle bir duruma vücut hükümeti olarak hazır değiliz. Hal bu iken ne oluyor, durum tespiti yazıları yazılıyor. Bu da onlardan biridir.

Bi kere okuyucuların pohpohlama oranı azaldı, okuyucu da azaldı ya, neyse. Okuyucunun okumasını isteme ile, okuduğunu bilme arasında ilginç bir bağıntı var okuyucu kimliğinin katalizör olarak girdiği. Bu beni geriyor arkadaş. Oku ama, sen benim tanıdığım kişi olarak okuma, beni tanıyan kişi olarak da okuma. Beni okumak isteyen kişi olarak oku, Beni Çağlar Bilir olarak değil de caglarbilir.blogspot olarak oku. Bak olası bir pişmanlık beyanı gelecek şimdi: Acep isimsiz mi yazsa idim.

Sağlığımı yazarım, aile okur üzülür. İşi yazmaya niyetlenirim iş arkadaşları var, arıza çıkar. Kendi kendime gelin-güvey olup bin tane fren pedalı buluyorum yazı dümenine geçince. Lan bi küfür bile edemez oldum. Dilim şişerdi, parmaklarımın ucu da kaşınır oldu son zamanlarda.

Sinirlenebilmek istiyorum. Denetimsiz yazabilmek istiyorum. Kendi kendime koyduğum bentlere bakıp bakıp kızıyorum. Neden aynadan yapmışım ki bu bentleri, hiç beğenmiyorum. Yazacağım ama, yazdıkça rahatlayacağım. Bunu biliyorum. Sağım solum belli olmaz, çok küfür dinleyebilirsiniz benden. Daha basit, daha az düşünerek, daha anlık yazmayı düşünüyorum. (La totoş, düşünme, yaz işte)

Dolamıyorum, musluk hep tıs.

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Uyumaktan korkmak

Şu yazıya başladığım saat 0235. Uyumaktan korkuyorum. Gerekçem de uyanmak. Birçok şey gibi bu da saçma geliyordur şimdi size. Ben de öyle düşünüyorum ama zaten herşey saçma. Genel olarak yaşamı mantıklı olarak mı nitelendirirsiniz yoksa saçma mı. Yönetilemez, planlanamaz, öngörülemez, kapsanamaz bir olgu, yaşamak. Bunlar da beni hayatın saçma olduğu yargısına götürüyor şu anda. Evet bu yargıya götürüyor çünkü çok acayip bir şekilde sabaha karşı 0530'da uyanıyorum bir süredir. Olağanlaşan az uyuma değil ama bu. Nefes alamayarak, boğulma hissi ile uyanıyorum. Kuvvetle muhtemel, alerji ile ilintili. Akşam çok yakın bir arkadaşımla konuştum. Kendisi de alerji sorunu ile boğuşuyor, o da uyanıyormuş, hem de aynı saatte. Kalkıyorum, su içiyorum, elimdeki ilaçları orama burama sıkıyorum. Çok kötü isem duşa giriyorum öğürerek. Ne olduğunu bilmediğim şeylerden arındırmaya çalışıyorum vücudumu. Ama zaten suyun altında da nefes alamamaya devam ediyorum. Sümkürüyorum, birşey çıkmıyor. Ama kuru kuru burnum tıkalı. Öksürüyorum, hırlıyorum, gırlıyorum yine birşey çıkmıyor. Ama kuru kuru ciğerim kapalı. Ağzım açık ama nefes fakirliği çekiyorum. Nasıl anlatırım bilmiyorum, çekiyorum ama gelmiyor lanet olası hava içeri.
Psikolojik diyor etrafım, onlar öyle dedikçe evet konu psikolojikleşiyor. Saçma tabii ki psikolojimin solunum sistemimi sadece bu dönemlerde etkilemesi, ama bunu arkadaşlarıma anlatmakla bile uğraşmak istemiyorum çünkü fikirlerden de boğuluyorum. Akıl almak istemiyorum, çözümün derhal gelip beni bulmasını istiyorum.
Kıbrıs'ta askerlik yaptım geçen bahar, ki hiç sevmezdim orayı. Hala da sevmem ama orada bu sorun yoktu diyorum kendi kendime. Asker mi olayım, Kıbrıs'a mı yerleşeyim diye düşünüyorum uyumaktan korkarken şu anda. Bunu ilk kez düşünmüyorum.
Doz aşımını düşünüyorum kullandığım ilaçlarda, biten burun spreyini acaba tekrar bir iki fıs çıkar mı diye çöpten alıp almamayı düşünüyorum şu anda. Zaten kafamda bu kadar düşünce varken nasıl uyuyacağım ki. Uyumamak da bir tercih olabilir, gündüz nasıl olsa yorgunluktan bayılırım. Neden olmasın.
Yayınlayalım bakalım. Saat 0251.

19 Mayıs 2009 Salı

Su filtreli elektrikli süpürge ve gramineae

Efendim, biliyorsunuz beğenmediğim bir bünyeye sahibim. Bu beğenmezlik durumumun gerekçelerinden birini eskiden yazmıştım Alerjik Ben isimli yazıda. Hayatımın sondan 1 sene önceki 3 senesinde daha iyiceydim bu alerji işlerinde. Son senesinde ise harikaydım diyebilirim. Son sene, bildiğiniz üzere zorunlu hizmetim nedeniyle, zorunlu olarak bulunduğum başka bir memlekette geçti. Oranın mevsimi, hava durumu, bitki örtüsü, psikolojisi ya da artık ne derseniz, bilmiyorum, gibi gerekçelerle alerji bünyeme uğramadı. Ya da bünyem alerjiklik yapmadı. (Totoşluk yapmadı, .pnelik yapmadı, g.tlük yapmadı gibi geliyor deminki cümle, biliyorum ama teşbih yanlış sayılmaz, zira çevirin sokaktan sağlam alerjilere sahip birini, kendi bağışıklık sistemine ağız dolusu küfredecektir.) Ha, ne diyordum, son sene iyi geçti. Ondan önceki üç sene de göreli olarak iyi idi. Neye göreli olarak iyiydi derseniz hayatımın 2000-2005 arasına göre iyiydi diyebilirim efendim. İlk tam zamanlı işimin bulunduğu çevre çok daha zordu. Ankara'nın içinde bitki örtüsü açısından kurtarılmış bölge olarak nitelenen, bu şekilde literatüre giren, izole bir yerde çalıştım. Artistlik yaptığıma bakmayın, Odtü kampüsünden bahsediyorum sadece. Çoğu insan için kampüse baharın gelmesi, kuşların ötmesi, ortamın yeşillenmesi, çimenlere yayılmak gibi şeyler kışın ortasında ağlayarak beklenen şeyler iken benim için kabus idi. (Lan bak yine kızdım, neyi sevsem, neyde iyiyim desem arıza çıkıyor, bir örnek daha buldum. Ben yeşili çok severim yahu, öf.) Lafın özü, ben askerden sonraki yeni işimi yine bu kampüste buldum efendim. Döndüm dolaştım, yine otun, börtü, böcünün içine düştüm. Ve tahmin edileceği üzere bu bahar en sert geçen bahar olmaya namzet. Aday diyorum, çünkü daha düze çıkamadık, hapları, fısfısları, tıptıpları kullanmaya devam ediyoruz.
Göze damla damlat, burna birşey fısfısla, ağızdan bir hap yut, yine ağızdan ciğerlere başka birşey fısfısla, götüme de birşey sokayım mı diye soracaktım nerede ise doktora hastanede, beterin beteri vardır diyerek tuttum kendimi.
Yorumum doğru mu bilmiyorum ama birçok hastalık gibi bu iş de birikimsel galiba. Yani basit bir etki mekanizması varmış gibi görünse de toleransın bittiği yere kadar problem konsantrasyonunun arttığı, bünyenin buna verdiği tepkinin de bağımlı olarak arttığı bir iş bu. Yani aç-kapa artema değil. Yani ortamda alerjen varsa hastasın, yoksa da değilsin denemiyor. Öyle çalışmıyor bünye. Doğa da öyle çalışmıyor. Alerjen zaten hep var, bünye de zaten hep alerjik. Problemin ortamdaki yoğunluğu arttıkça, tepkilerin yoğunluğu da artıyor. Bir yere kadar bu tepkilerin yaşam konforunda ürettiği negatif etkiyi kabul edebiliyorsun, bir yerden sonra ise yaşayamıyorsun. Daha da komiği bunlar kombine şeyler. Bahar geldi diye ortamda artan çayır çimen polenleri seni o kadar yoruyor ki, evde oniki ay varolan ev tozu akarları (maytlar) akşam seni uyutmayacak kadar etkiliyorlar. Ya da belki polenleri saçında yastığa da taşımış olabilirsin, bilemiyorsun. Çünkü göremiyorsun.
Başlığa dönecek olursak, gramineae benim kafamda çayır-çimen diye kodladığım bir ailenin (familyanın?) genel adı. Odtü'de bunlardan çok var tabii ki. Bir araştırma yaptım basitçe, ülkenin polen haritası diye, polen meteorolojisi falan diye de baktım, bir araştırma ve birkaç harita ve grafik buldum. Bu çimen ailesi tüm mayıs ve haziran ayında aktifmiş. Bu aktiflik seks yapma isteği aktifliği (polen salınımı) Yani çilemin haziran sonunda bitmesini umuyorum. Ha ottan ne istiyosun arkadaşım deme, arkadaşlığımı keserim, yapılmış olan testlerde benim bunlara alerjim olduğu tespit edilmişti zaten, boş konuşmuyoruz.
Polenler günün erken saatlerinde, sabah mesela, aktif oluyorlar en çok. Bu zaman dilimi nedir biliyor musunuz, çoğumuzun evimizi havalandırdığı saatler, ben evi havalandıramıyorum. Komik değil mi. Havalandırırsam polen giriyor, havalandırmazsam da akarlar ölmüyor. Zira akarların da en etkili itlaf yolu güneş ışığı, temiz ve kuru hava. İçinde bulunduğum durum komik cidden, düşündükçe eğleniyorum.
Konuyu dağıtıyorum, toplayayım.
Ben bu günlerde bu işler iyice azıttı diye sapıttım ve saldırdım ortalığa, yatak yorgan döşekçilere gittim, anti alerjik şeyler baktım, ilaç baktım, hastane, doktor baktım. Bi de gittim, elektrikli süpürge aldım. Herşey gibi o dünya da gelişmiş, çeşitlenmiş. Bez torbalılar, kağıtlı torbalılar, hiç kir ile haşır neşir olmadan torbayı çöpe atabildiklerin, torbasızlar, sürahi boşaltır gibi tozu dökebildiklerin, sikkolar (pardon, siklonlar), hepa filtreliler, karbon filtreliler, su filtreliler ve bunların gündüz için farklı, gece için farklı, gündüz için farklı olanları, straplezleri, payetlileri...
Efendim, ben gittim Ulustan, Ulucanlar'dan Arnica marka (ki kendisi Arzum ile amca çocuklarıymış zamanında da, aralarında anlaşmazlık olmuş, tüfekle birbirlerini katletmek yerine fabrikaları ve markadaları ayırmaya karar vermişler mantıklı bir şekilde) Hydra Plus model bir elektrikli süpürge aldım. Ucuz, güçlü. Marka olarak bunu seçmemin sebebi ucuzluğu. Su filtreli bir elektrik süpürge seçmemin nedeni ise daha önemli. Efendim konu tozlar olunca, tozların tozduğunu akılda tutmak gerekiyor. Tüm evi süpürüp, tüm tozu bir yerde toplayıp sonra da onu burnunun dibinde çöpe dökmek hiç mantıklı gelmedi bana. Bu noktada suyu kullanıp tozların tozutmalarını engellemek mantıklı geldi. Bu karar yanlışsa da paraya çok yazık olmasın diye ucuzca bir özüme yöneldim. Ama sanırım seçim doğru, çok amatör gibi görünmüyor ürün. Çekilen havanın sudan geçişi sonrasında dışarı çıkmadan önce uğradığı bir de kafam kadar hepa filtre var, ilk süpürmeden sonra baktım, hiç renginde değişme yok gibi, artık önümüze bakacağız, ilerleyen günler kararımızın doğruluğu ya da yanlışlığını gösterecek.
Yalnız efendim, bir konu daha var. Onu size anlatsam mı anlatmasam mı bilemedim. Utanıyorum desem yeridir. Sanırım çok ayrıntıya girmeden paylaşayım ki toplumsal gelişim misyonumuza da çalışmış olayım diye düşünüyorum. Ben şimdi bu süpürgeyi eve getirdim ve kurduktan sonra ilk süpürme işini odada, halıda falan değil, yatakta, döşeği üzerinde yaptım. Evet, yatağımı süpürdüm anlayacağınız. Cidden, yorganı çarşafı kaldırdım döşeğin üstünü süpürdüm uzun uzun. Şu kadarını söyleyeyim, çok mantıklı bir hareketmiş. Ha su filtreli elektrik süpürgelerinin belki bazılarınızın çok hazzetmeyeceği şöyle bir durumu var, içleri dışları bir arkadaşım bunların. Süpürgenin içine işin başında koyduğunuz suyun sonra ne hale geldiğini doğrudan görüyorsunuz. İğrenmek, ben neyin içinde yaşıyormuşum, nerede uyuyormuşum anasını satayım demek serbest ve bu kadar düşük maliyetli. Yani kenarından dolaşıyorum, anlayın siz efendim, yataklarınızı süpürün.
Suyun, evin tamamını süpürdükten sonraki halini ise konuşmak istemiyorum.

Bu alerji ve temizlik konusu daha çok cümle kaldırır ama hem yazı uzadı, hem de ben yazmaktan yoruldum, burada kesebiliriz sanıyorum. Bir sonraki iğrenç yazımızda görüşmek üzere efendim.

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Yine yeni yeniden, Boğazımdan Geçenler 1-10 Mayıs

Tekrar bu tür birşeylerin notunu tutmaya başladım. Blogda da değişiklik olsun diye on günlük bir dilimi koyayım buraya, buyrun.
Not: Tekrar mı, o ne ki diyenler, Boğazımdan Geçenler etiketli eski yazılara bakabilirler.

1.5.2009
1100 1 adet günkurusu kuru kayısı
1200 tuz, zeytinyağı ve kekik ile tatlandırılmış 2 adet domates ve 2 adet biber, 100 gram kadar peynir, 1 büyük dilim köy ekmeği, 4 dolu dolu lokma bal, 1 su bardağı kadar tam yağlı süt
1400 1 kase antep fıstığı
1900 3 çay bardağı şekersiz açık siyah çay
2000 1 kase damla sakızlı muhallebi, biraz un helvası
2200 biraz çağla, biraz erik
2300 3 bardak su
0030 bir kase antep fıstığı
0135 yarım litre kadar su
0140 1 bardak su ile 1 tablet calcimax-d3

2.5.2009
1020 tuz, zeytinyağı ve kekik ile tatlandırılmış 1 adet domates ve 1 adet biber, 100 gram kadar peynir, 1 büyük dilim köy ekmeği, 4 dolu dolu lokma bal, 1 su bardağı kadar tam yağlı süt
1145 1 paket Eti bütün antep fıstıklı bitter çikolata
1315 1 çay bardağı şekersiz açık siyah çay
1430 1 porsiyon tavuk tandır, bir kaşık mantı, 1 kase havuç ve yeşil salatası, yarım porsiyon etimek tatlısı
1600 2 çay bardağı şekersiz açık siyah çay
1625 2 adet kurabiye
1700 1 kadeh kırmızı şarap
1800 1 dilim yaş pasta, 1 avuç karışık çerez
1900 1 dilim mozayik pasta
2100 2 adet kurabiye, 1 bardak kola
2325 4 adet günkurusu kuru kayısı
0100 1 bardak su ile 1 tablet calcimax-d3

3.5.2009 (kayıp gün, pazar)
1115 dışarıda zengin kahvaltı(ayrıntı vermek istemiyorum)
1430 dışarıda açık büfe uzakdoğu yemekleri(ayrıntı vermek istemiyorum)
1800 muhtelif kuru meyve, çerez
0100 1 bardak su ile 1 tablet calcimax-d3

4.5.2009
0915 1 adet günkurusu kuru kayısı, yarım litre tam yağlı süt
1100 1 adet hurma şekeri
1215 yarım litre su
1245 yarım kase ezogelin çorba, bir kase sirkeli salata, 6-7 adet çilek, bir kase yoğurt, yarım küçük yuvarlak ekmek
1315 1 sade türk kahvesi
1615 5 adet fındık içi, 2 adet günkurusu kuru kayısı
1630 yarım litre su
1650 1 kupa şekersiz yeşil çay
1930 1 kase tavuklu şehriye çorbası, yarım porsiyon köfte yanında sebze ve pirinç pilavı garnitürle
2100 1 fincan sütlü, esanslı kahve
2200 1 avuç fındık içi, 2 çay bardağı şekersiz siyah çay
2300 1 paket eti bitter bademli
0100 1 bardak su ile 1 tablet calcimax-d3

5.5.2009
0845 2 adet günkurusu kuru kayısı
0900 1 bardak %0.1 yağlı süt
1125 1 adet kuru incir
1245 yarım kase mercimek çorbası, sirke ile tatlandırılmış 1 kase çoban salata, 1 kase yoğurt, yarım küçük yuvarlak ekmek
1315 1 fincan sade türk kahvesi
1445 yarım litre su
1540 1 adet muz
1630 yarım simit, yarım poğaça, birkaç dilim kaşar peyniri, 1 bardak portakal suyu
1930 yarım peynirli pizza, 1 bardak limonata
2030 yarım fincan americana kahve
2330 1 fincan şekersiz siyah çay
0330 yarım litre su, 1 bardak su ile 1 tablet calcimax-d3

6.5.2009
0830 1 adet günkurusu kuru kayısı
0910 1 bardak %0.1 yağlı süt
0930 yarım kaşarlı poğaça
1300 yarım kase mısırlı çorba, 1 kase sirke ile tatlandırılmış mevsim salata, 1 kase yoğurt, yarım küçük yuvarlak ekmek
1445 1 fincan şekersiz siyah çay
1635 1 fincan şekersiz siyah çay
1700 1 dilim yaş pasta
1815 1 adet salatalık
2000 1 bardak şekersiz siyah çay
2330 yarım bazlamayla tost, 1 bardak şekersiz siyah çay, birkaç yaprak roka
0000 yarım portakal
0400 birkaç yudum kola zero, 1 avuç karışık çerez

7.5.2009
0915 2 adet günkurusu kuru kayısı
1000 yarım litre tam yağlı süt, 1 tablet Aerius(5 mg desloratadin)
1245 yarım bardak su, 1 kase çorba, 1 porsiyon yoğurtlu semizotu, 1 kase yoğurt, yarım küçük yuvarlak ekmek
1400 yarım litre su
1450 şekerli sütlü çikolata
1535 1 dilim cevizli baklava
1620 1 adet kivi
1750 1 avuç dolusu karışık çerez
1845 1 sandviç ekmeği arası sucuk döner, yarım wafle, 1 ayran
1930 2 yudum bira
2100 2 çay bardağı açık şekersiz siyah çay
2200 1 tablet Advil
2300 2 kere ağız dolusu kusmuk (ters yönde boğazdan geçen)
0100 den itibaren 3 paket (1500 cc) serum (ikisi tuzlu, biri şekerli) (boğazdan değilse de damardan)
0200 yarım paket çubuk kraker, birkaç yudum su
0400 1 litre su, 1 bardak su ile 1 tablet calcimax-d3

8.5.2009
0900 1 bardak su
1030 1 domates, 1 biber, biraz peynir, 3 dilm kadar ekmek, 1 yumurta, yarım litre günlük süt, 3 zeytin
1045 1 tablet Aerius
1315 1 tabak kekik, tuz ve karabiber ile tatlandırılmış sade makarna, 3 kaşık yoğurt, yarım kap brokoli haşlama
1600 1 litre su
1900 1 litre su
2000 1 kase tavuklu pirinç çorbası, 1 porsiyon yağsız tavuk ızgara, 3 dilime denk beyaz ekmek, yarım domates
2300 yarım litre su
0000 yarım avuç beyaz leblebi
0045 yarım litre su
0055 1 bardak su ile 1 tablet calcimax-d3

9.5.2009
0930 1 tablet Lansoprol, 1 tablet Aerius
1000 1 domates, 1 biber, biraz peynir, 3 dilim kadar ekmek, 1 yumurta, yarım litre günlük süt, 4 zeytin
1300 yarım litre su
1500 1 porsiyon yağsız tavuk ızgara, 3 dilime denk beyaz ekmek, 3 kaşık kadar yoğurt
1530 1 bardak cola zero
1645 1 paket eti bütün antep fıstıklı bitter çikolata
1930 1 porsiyon yoğurtlu bakla yemeği, 1 lokma teşrübe, 1 lokma kapama, 3 kaşık incir uyuşturması, 1 çay bardağı şekersiz dağ çayı, 2 çay bardağı şekersiz açık siyah çay
2225 1 kase kadar karışık çerez
2330 1 paket eti bademli portakallı bitter çikolata

10.5.2009
0930 yarım litre su
1025 yarım litre su ile 1 tablet Aerius
1100 1 domates, biraz peynir, 3 dilim kadar ekmek, 1 yumurta, 5 zeytin, 4 lokma kadar petekli bal
1315 yarım litre su
1530 60 gram kadar ızgara tavuk göğsü, 100 gram kadar yoğurt
1615 1 paket eti bütün antep fıstıklı bitter çikolata
1800 yarım porsiyon sebze yemeği, yarım porsiyon zeytinyağlı fasulye, 1 dilim ekmek, 2 lokma zeytinyağlı enginar, 2 çay bardağı şekersiz siyah çay
2000 100 gram kadar ızgara tavuk, yarım domates, bir kaşık yoğurt
2200 1 fincan şekersiz neskafe gold
0020 yarım litre su
0040 1 bardak su ile 1 tablet calcimax-d3

3 Mayıs 2009 Pazar

Defterden belgesel

Hatırlarsınız, bir küçük kara kaplı defterim ve içine aldığım bazı kısa notlar vardı. Onları karıştırdım yine bu gece, birşeyler çıkar mı diye. Müzik esaslı bir karalama yapıverdim altta, buyrun.

Geçen sene onyedi temmuz'da sabah saat sekizde Trt2'de bir program izlemişim. Deniz, denizcilik anlatan bir belgesel diye not almışım. Ne yazık ki adı yok belgeselin. Ama sanki dolgu yapmak gerektiğinde kullanılan kısa belgesellerdenmiş gibi gelmişti bana. Ya da şu anda öyle düşünüyorum, tam emin değilim. İzledim mi, izlemedim mi daha sonra tekrar, bilemiyorum. İşin bu yanı da zaten çok önemli değil. Bu belgeselde Sunay Akın da varmış. Görmüşüm yani.
Yine belgeselde, bir Türk Sanat Müziği şarkısı dinlemişim. "Beni unutma" diye not etmişim. Burası önemli bildiğiniz üzere. Bilmeyenlere ya da unutanlara da hatırlatalım konuyu: http://caglarbilir.blogspot.com/2008/01/bayat-soru.html
Ses taş plak gibi bozuk çıkıyormuş herhalde. Solist kuvvetle muhtemel Nedime Gürses.
-Bu şarkıyı bulamadım hala(ki o mu, değil mi emin de değilim)-

Belgeselde, bir balıkçının bir sözünü dinlemiş ve not etmişim. Bakar mısınız:
"Bir gün ağlardan çocukluğum çıkacak"

15 Nisan 2009 Çarşamba

Ellerime Bakıyorum

Sağ elimin orta parmağının avucuma bağlandığı eklem, hani elini yumruk yaptığında en keskinleşen köşe var ya, o. O işte, anadolu lisesinde basket topu ile dönüvermişti. O zaman ameliyat edelim dediler, kapsül yırtılmışmış. Ama zaten ben ameliyata değecek kadar çok basket oynamıyordum. Şimdi sadece diğer elimdeki aynı parmak kadar esnemiyor, o kadar. Eğer sınırlarını aramazsan aklına bile gelmiyor. Ararsan, acıyor.
Sağ el serçe parmağımın ucunda, son boğumdan da sonra iç yanında bir küçük beyaz çizgi. Lise zamanı Duvalya'da çalışmalardan kaldı. O büyük boy, çift kanatlı, kapağı yukarı doğru açılan dolaplar zor temizleniyor. Buz yapıyor onlar. Eğer o kadar da çok devridaim olmuyorsa bira şişelerinde, temizlik daha zor. Bir şişe kırığı bırakmıştı bu izi.
Bu iz aklıma orada birlikte çalıştığımız Romen bir kaçak arkadaşı getirdi. Onun da başparmağı acayip kesikti. Dikişlikti ama o dikiş attırmak yerine çok sıkı bir sargı ile çözmüştü ve parmağında bariz bir içe göçmüşlük vardı.
Yine sağ eldeyiz, işaret parmağı ile başparmağının bir olay kardeşliği var. İkişer dikişli iki parmak bunlar. Yine Antalya semalarından bir zakkum kesimi enstantenesi bu aslında. "Ama zakkum yerine Bursa işini parmaklara şavullarsan eline alırsın o parmakları" diye özetlenebilir sanırım. Tütün basmayı denemiştik, şimdi düşünüyorum da anlamsızmış, doğrudan gitsek iyiymiş hastaneye. Kadına da kızmıştım iyi dikin diye, belki o nedenle inadına başparmaktaki ilk dikişi derin geçti de o tırnak dokusu artık hep kırık çıkıyor. İşaret parmağının parmak izinde de yine bir sakatlık var, hatırlamıyorum ne zaman, nasıl olduğunu.
Baktım da, yüzük parmağımı iyi korumuşum.
Ellerim hala kibar ama artık daha az yumuşak ve daha çok çizgili.

Not: Ele almak lafın gelişi, sadece kemiğe kadar ilerlemek olarak anlaşılsın lütfen.

12 Nisan 2009 Pazar

Bir kuple ev içi cinnet

Yine sapıttım. Nereye saldıracağımı şaşırdım.

Sabahtan beri üç kere çamaşır makinesini doldurdum. İlkinde beyazlar, son ikisinde de renkliler yıkandılar. Özellikle sonuncu sıradışı idi, gömlek doldurdum makineye.
Yıkananları astım, kuruttum. Katladım koydum yerlerine. Şifoniyerim var benim oğlum. Çok komik lan, şifoniyer. Acayip isim. Şu ana kadar altı gömlek ve beş pantol ütüledim. Sekiz gömlek daha ütüleyecem ve bu seans bitecek. Planda en son olarak da kendimi temizlemek var, bakalım o işi sabaha bırakır mıyım.

Uzun süredir ilk kez akşam yemeğini; yememek, dışarıdan söylemek, çikolata, kuru meyve, ıslak meyve çerez gibi şeylerle geçiştirmek dışında birşey yaptım ve makarna kaynatıyorum kendime. Birazdan yoğurt ile onu götüreceğim. İyi olacak.

Bunları niye mi yaptım. Her zamanki gibi, başka şeylerden kaçmak için.

5 Nisan 2009 Pazar

Blogcu'dan Blogspot'a taşınmak

Ya da benim taşınma hikayem

Bloglar arasında taşınma işinde farklı yaklaşımlar var. Bir tanesi, eskide yazmayı bırakıp yeni yerde yeni yazıları yayınlamak. Başka biri, eski ve yeni yerlerde yazıları beraber yayınlamak. Başka biri de tüm yazıları eskiden yeniye taşımak. Bence blog(günce) dediğimiz olgunun içeriğinde yazıların kendileri olduğu kadar o yazılara yapılan yorumlar da var hayati olan. Bu yazı-yorum ikilisinin yanında bir de okuyucular var, düzenli okunma faaliyeti yani. Okuyucuların düzenli olması için böyle taşınmaların olmaması gerekiyor aslında. Kesintiler okuyucuların ayağını kesiyor ortamdan. Bu, benim taşınmamda da istatistik olarak kendini gösterdi. Bu üzüyor beni ama taşınma kararı da zaten kolay olmadı. Bu riski/götürüyü kabullenmemi sağlayacak kadar çok sıkıntı çektim eski yerde.

Taşınma kararı sonrasında bunu nasıl uygulayacağımı düşündüm. Yukarıdaki yaklaşımların ilki benim için kabul edilemezdi. Çünkü yazdığım yazılar benim için hayati. Gündelik şeyler gibi algılamıyorum onları. Ciddi ciddi doğuruyorum yazıları. Dönüp dönüp okuyorum. Ulan... beğeniyorum bile bazılarını. O nedenle artık ilgilenmeyeceğim bir yerde kalmalarını kabul edemezdim. Onlar bana lazım idi ve zaten "no wörd left bihaynd(geride hiç kelime kalmasın)" idi. Dolayısı ile ilk karar; ne kadar eski olurlarsa olsunlar, yazılar gözümün önünde olmalılar. Blog işinde yazıların o kadar önem arzetmediğini, gazetelerdeki köşe yazıları gibi ömürlerinin bir sonraki yazıya kadar olduğunu biliyorum ama ben zaten hep oluşmuş kurallara inat yaşıyorum. Altta kalanlarla birlikteyim hep(Anarşik manarşik miyim, neyim) Eğer tüm yazıları taşıyacaksam da iki tarafta birden yazmanın manası yoktu. Yine yukarıda dediğim gibi, yorumlara da önem veriyorum. Bu önemin sebebi açık, fikirleri seviyorum. Onları da dönüp dönüp okuyorum bağımlı gibi. Hem yorumların varolmaları, o yorumlara cevap verilmesi okuyucuyu da keyiflendiriyor, iletişimi sıkı tutuyor. Kurgulanacak taşınma işinde yorumlar da kesinlikle gelmeliydi benimle. Bu ihtiyaç da belirlenince, artık "nasıl" sorusuna ilerledik.

Yaklaşık ikibuçuk yılın hasadı, 250-300 civarı yazı ve sayısını bilmediğim yorum olunca elle taşımak imkansızlaştı ve o ara yeni işyerimden bir arkadaşım imdadıma yetişti. Kendisi anonim kalmak istediği için teşekkürüm isimsiz gidiyor kendisine. Kod adı Genç olsun, Genç, benim için bir java projesi hazırladı ve yazdığı bu program üzerinde uzun uzun çalıştık. Sürekli denemeler yaptık, hatalar bulup sürekli düzelttik ve -en azından benim blog için- kullanılabilir bir 1.0 sürümü hazır olunca uyguladık. Sonucu, yandaki arşiv kısmında göreceğiniz gibidir efendim.

Blogcu adil bir "yazı dışa aktarma" mekanizması sunmadığı için kendi yazılarımı alenen çalmak zorunda kaldık. Bunun için blogcu'da kullandığım şablonu tertemiz, basit, içinde yazıları ve yorumları göstermek dışında doğru dürüst kod olmayan bir şablonla değiştirdik, farkeden olmuştur. Sonra Genç'in yazdığı program ile caglarbilir.blogcu.com web sayfasını okuyup okuyup ayrıştırarak blogspottaki yere(caglarbilir.blogspot.com) yazı olarak ekledik. Ekleme de bu sefer "google blogspot api" ile yapıldı. Yazılar taşınırken orjinal yazının tarihi ile geldi. Bu benim için önemli. Yazılarımda bir sıradüzen olduğuna, sıraların önemli olduğuna inanıyorum. Yazıların saatlerini ise ayarlayamadık, tüm taşınan eski yazılar sanki o gün 23:59'da eklenmiş gibi görünüyor. Bu noktada bir açık da şu oldu: Aynı gün birden çok yazı eklemiş isem eğer, o gün son eklenen yazı en altta oluyordu(üstte olmalı) Bunun için Genç'i yormak istemedim, elle o tip yazıların saatlerini bir iki dakika geriye çekerek sırayı düzelttim. (Bu, eğer gücümüz olursa yeni sürümde çözülebilir) Yazıların içeriklerinde standart dışı birşeyler varsa, onları halletmeye çalıştık elimizden geldiği kadar. Mesela bir nokta yazılara eklenen fotoğraflar. Blogcu'nun resim ekleme özelliğini kullanmıştım ben hep. Yani fotolar hep blogcuda idi. O görsel malzemeyi alıp blogspot'a taşıyalım dedim Genç'e, "abi o roket mühendisliğine girer" dedi, kaçtı işten. Ben de "iyi bari, yeni sürüme yapılacak işler listesine ekleyelim" dedim. Daha ne diyebilirdim, değil mi. Dolayısı ile yazılarda kullanılan fotoğraflar blogcuda kaldı ve oradan gösteriliyorlar. Sorun yok, görüntü dertsiz ama, o noktada bağlı kaldık blogcu'ya. Nasıl diye merak eden varsa mesela, yeni yerine taşınmış olan Acemi işi Un Helvası yazısının kaynak kodundaki imaj linklerine bakabilir örnek olsun diye.

Yorumları da taşıdık. Orada da eksiksiz olmaya çalıştık. Ama yorumlar sanki Çağlar eklemiş gibi görünüyordu. Başkasıymış gibi yorum eklemek mümkün değil blogspot'ta, kabul edilebilir bir güvenlik kaygısı dedik. Ama yine de orjinal yazar adı ve yorum tarihi ilgili yorumun ilk satırında farklı yazı tipi ile yer almakta. Bu benim için yeterli oldu. Umarım siz, yorumların sahipleri olarak da tatmin olursunuz. Örnek bir yorum görüntüsü şöyle:

Çağlar dedi ki...
atalet 21/7/2008
..
yorumlar belli etmese de..
özledim çağlarım bilirim seni..

...

Yorumu Blogspot'a ekleyen "Çağlar". Orjinal yorum yazarı "Atalet". Orjinal yorum tarihi "21.7.2008". Orjinal yorum başlığı ".." Gerisi de orjinal yorum metni.

Blogcu'da yorum yapma iznini kaldırdım tüm yazılardan. Takip edemem, ayıp olur diye. O şekilde yazıyı bulma ihtimali olanların yorumları varsa yeni yazılara ulaşabilmelerini umuyorum. Bunun için de, blogcu'da son yazıya, ve her yazının başında görünecek şekilde, oradaki şablona ufak bir ekleme yaptım, gugıl vasıtası ile eski yazıları bulacaklar için. Ek şöyle birşey:


EK:
Buradaki(blogcu.com) tüm yazılarımı yoruma kapattım. Okuduğu yazı ile ilgili fikir paylaşmak isteyenler, tüm yazıları paylaştığım yeni yere(blogspot.com) gelebilirler. Biliyorum, biraz meşakkatli ama,
"Acemi işi Un Helvası ve Yokluk " +site:caglarbilir.blogspot.com
şeklinde bir gugıl araması sizi ilgili yere ulaştırabilir sanırım. Umarım bu çözüm yararlı ve başarılı olur.
Not: Yazılar blogcu'daki tarihlerine göre taşındı, arşivden tarihe göre de bulabilirsiniz blogspot'ta.


Neden doğrudan yeni yazının linkini vermedin diyebilirsiniz, ne yazık ki, iki blog sisteminin yazı isimlendirmesi uyumlu değil. Ben bir yol bulamadım. Şimdilik gugıl'ın insafına kaldık. Bu üstteki arama linki bazen doğru sonuç vermiyor, ama ne yapalım artık, elimizden bu kadarı geldi.

Genç'e dedim ki, "bu yazdığımız programı başkaları da kullanmak ister, kullanılabilir hale getirelim". Zira şu anki hali herhangi bir arkadaşın kullanabileceği gibi değil. Çok basit de olsa bir arayüz tasarlanması, eski blog adresi, yeni blog adresi, yeni blog kullanıcı adı, şifresi gibi birkaç girdinin alınması gerekiyor. İşi bu hale sokmak için Genç'i ikna etmeye çalışıyorum, başarılı olursam burada bilgi vereceğim.

Lütfen bu kadar uğraşmaya ne gerek vardı demeyiniz, başka şeyler söyleyiniz.
Ayrıca farkındayım, bu zamanlarda bizim blog mahallesinde, yazılarda ve aslında daha çokça yorumlarda bir sessizlik var, inadına yazanlara selam çakalım pek yorum yazamasak da.

31 Mart 2009 Salı

Susmak

Konuşmaktan sıkıldığımı, susmayı tercih ettiğimi farkediyorum. Bunu da biriktiğimi hissederek farkediyorum. Birikim sinir yapıyor. Bağırtıyor. Biraz önce kendi kendime bağırıverdim televizyona bakarken. Bağırtımın ana fikri de zaten susulması talebiydi.

Susma tercihi konuşmaya tepkiden. Reddettiğim şey konuşma olunca, bu konuşma olgusunu incelemek lazım gelir diye düşündüm. Konuşmak işteş bir fiildir yine. Birliktelik ifade eder. Kökü konmak kelimesidir. Etimolojik anlamlara biraz da kendimizden katarsak "aynı fikirlerde ikamet etmek" anlamına gelir diyebiliriz. Ama biz konuşurken karşımızdakini hep unuturuz. Anlaşmayız, anlatırız, anlaşıldık mı diye bakmayız. Aslında daha doğrusu sadece söyleriz. Konuşmamız, kafamızdakini ağzımızdan kelime kelime kusmaktan ibarettir sadece. Bir nevi deşarjdır. Amacı hiç de ortak değildir karşıdaki ile. Tamamen kendimize yontar kelimeler konuyu. Böyle olunca zaten karşıdaki de dinlemez. Odun değil ya, anlar kendisinin konuşmaya katılmayacağını.

Bu gerekçelerle konuşma kavramına yabancılaşmakta olduğumu farkettim. Konusuzluk da var bu arada. Konular varsa da içlerindeki anlam akmış hep. Bakıyorum bakıyorum, yok. Evirip çeviriyorum, kafa ile tutulur bir fikir yok. Akmış anlam. Kof fikir. Tekrar hep. Ya da faydasızlık.

Hem konuşana, hem konuşulana tepki, bir de üstüne pasif direniş bile yapamayacak kadar enerjisizlik; bizi Suskunlar, Tutunamayanlar ve Mülksüzler aşuresi yapar anca. Olan da budur zaten yarısını okuyamadan.

27 Mart 2009 Cuma

Hissiz

Ne zaman nerede bahsettik daha önce, bilmiyorum ama tekrar etmek istiyorum; çok ince şeylere bağlıyız. Zın zın eden teller diye konuştuk belki, iplikler demiş de olabiliriz. Düşündükçe inceltiyoruz onları. Çok düşünmesek, çok aramasak kalınlar, kabalar, aleladeler aslında. Ama dert edince hassaslaşıyorlar, ayrıntıya girdikçe oluyor bu. Bu değil diyor ve daha da dalıyoruz, eşeliyor ve ne olduğunu bilmediğimiz şeyleri arıyoruz. Bulup bulamadığımızı bilemeyiz ki ne aradığımızın bilincinde değilsek. Biri demişti de uyuz olmuştum, çözüm yoksa problem de yoktur diye. Ona benziyor biraz. Tam değil ya, yazmış bulunduk artık. Eşeledikçe aşağı iniyoruz, montken kumaş oluyoruz, kumaşken dokuma, dokuma iken iplik, iplikten de tele, kıla, tüye.
Tutuyoruz elimizde ve koptu diye dağılıyoruz. Evet, kendimizi o kadar didikleyip de hassaslaşmış haline indiğimiz şeylere -ya da o şeylerle- bağlıyoruz.Kopuncaki halimiz evdeki televizyonu tamir etmek için dağıtan ama toparlayamayan adamdan bile kötü oluyor. Ya da kardeşinin sözüne içerleyen ablanın hali de benzetme için kullanılabilir. İşte en az o kadar oluyoruz neşemizi bize bağlayan ipler koptuğunda, diye anlatıyoruz.
Acaba neden en az koptuğu kadar kolay düğüm atılabildiğini düşünmüyoruz. Şaşırtıcı aslında bu. Bağla gitsin, iliştir olsun. Eskisi gibi olmaz demeyin. Zaten kopuşları da kendimiz kurduk. Aynı kurmaca ile bağlayıverip ona inanıversek ne olur ki. Aynı yanılsama.
Olay kendine attığın ve eğer mümkünse kendini inandırabildiğin yalanlarda. Uydur gitsin. Bi kırmızı, bi siyah terlik.

20 Mart 2009 Cuma

İşçi Günaydın

Vardiyalı çalışmanın yasal düzenlemesi ülkemde 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İŞ KANUNU ve onunla birlikte; 07/04/2004 tarihli ve 25426 Resmi Gazete'de yayınlanan POSTALAR HALİNDE İŞÇİ ÇALIŞTIRILARAK YÜRÜTÜLEN İŞLERDE ÇALIŞMALARA İLİŞKİN ÖZEL USUL VE ESASLAR HAKKINDA YÖNETMELİK ile yapılmıştır. Yönetmeliğin başlığından da anlaşılacağı üzere gündelik kullanımda vardiyalı dediğimiz şeye kanunda "postalar halinde" denmekte. Bu vardiyalı işi tüm gün çalışılan işler ile ilgili olsa da ben bu konuyu her düşündüğümde gece çalışmalarını, gece çalışanları, gece çalışması gerekenleri aklıma getiriyorum. Hep getiriyorum. Bugün de acı bir vesileyle yine getirdim aklıma.
Mevzuata baktım, hızlıca okudum da kanunu ve yönetmeliği, aklıma hep gelen şu soruya cevap bulamadım:
Gece, vardiyalı çalışma sırasında aynı anda, aynı ortamda en az iki kişi olması mantıklı değil mi?
Gece tek başına kalmamalı insan. Tek başına uyuyabilirsin, tek başına yaşayabilirsin ama o ortamlar insanın kendini güvende ve istirahatte edeceği yerlerdir. Ev sonuçta. Sakinlik anlamına gelir. Hele ki tek başınaysan. Ama iş öyle mi. Görev olduğu için, zorunlu olduğun için o koşulda bulunduğunda hissettiklerinle istirahatte iken(evde) hissettiklerin o kadar farklı olur ki. "Farklı"yı "fazla, şiddetli" diye okuyabilirsiniz. Neymiş o dert ettiğin hisler derseniz eğer, biri bin etmek, takılmak, sorunları düşünmek derim.
İnsanlar tek başlarına çalışmamalılar. Gündüz zaten o sorun pek yok da, insanlar gece tek başlarına çalışmamalılar.

Doktor Günaydın Dağdeviren önceki gece yarısı kendi damarına ilaç enjekte ederek intihar etmiş ve sabahında bulunmuş. Muhtemelen gece nöbetçisi idi ve tekti.

Her şekilde kendi öldürecek bir yol bulurdu, tamam. Ama bir tane bile "Dur" şansı oldu mu acaba.
İlaç çok hızlı etki edermiş, tamam. Ama her zehrin bir panzehiri yok mudur. Zaten herşey zehirdir, önemli olan dozaj ve maruz kalma süresidir diye biliyorum, yanlış mı.
Sorunları varmış, tamam. Ama kimin yok ki. Yani bu mu sebep. Zaten sebep arayan bulur, ben önleyici imkan arıyorum.
Hep böyleydi, şartlar böyle doktorlukta, tamam. Ama iyileşme aramak, istemek suç mu. Böyle gelmiş, böyle gider demek mantıklı mı.
Hep oluyor bunlar, tamam. Olmasın artık demek saçma mı.
Kaldırmayacaktı ise yapmasaydı, tamam. Ama bu değerlendirme saçma değil mi, bi düşünsene.


Daha uzatabilirim ama istemedim.

Memlekette en zor durumda olanlar işçiler diye düşündüğüm için bu kanuna baktım düzenleme için, yoksa doktor işçi kanununa göre çalışmıyor sanırım.

Gece intihar etmiş ve sabah nöbet değişimine gelen arkadaşları tarafından bulunmuş. Memleketin göbeğinde, adı sağlıkla özdeşleşmiş semtin ortasında, hastanelerin ortasında, hastanelerin göbebeği olan hastanenin ortasında olmuş bu.
Gece intihar etmiş.
Sabah bulunmuş.
Hastanenin içinde.
Gece,
sabah,
hastane.
Kahretsin.
Kahretsin.