Bugün bir devrin battığı gündür blogcuğum. Vallaha bak, anlatayım:
Nisan 2008'de askere gittim. Ekim 2008'de de bitirdim ya, o sürecin başını kısaca anlatmıştım, hatırlarsın.
İşte o süreçte Mart 2008 sayısını okuyamamıştım Atlas dergisinin. Hatta Nisan 2008 sayısı da gelmiş ve paketinde kalmıştı. Askerliğim süresince her ay çıkan sayıları ise babam benim için almış, biriktirmiş ve -tahminen- emanet diyerek, açmamıştı bile. Sonra askerden geldim, birikenleri aldım ve memleketten tekrar Ankara'ya döndüm. Gökhan'larda kaldım -sanırım- en az iki ay. Niye derseniz ev tutacak param ve çalışacak bir işim yoktu o zaman. Ben daha askerde iken Feyza'nın bağlantıları kurduğu iş seçeneklerinden birini seçtim, bir ay sonra çalışmaya başladım. İşe başlamam maaş gününü geçirdikten sonra olduğu için bir ay eksi bir hafta kadar daha çulsuz gezdim. Maaşı aldım, eve çıktım. Deneme süresi sonunda beni işten atarlar mı acaba diye düşüne düşüne*, daha ilk maaşı almadan onun hesabı ile tuttum evi falan. Ne diye başladın, ne anlatıyorsun diyorsan, bilmem derim. Döne döne aynı üç kazağı giydiğimi hatırlamam bana tebessüm ettirmiyor hala, rahatsız ediyor, belki ondandır diyebilirim. Ama bağlayacağım, merak etme. Hal böyle iken açıp açıp kapattım biriken dergilerin kapaklarını. Ay döndükçe de aldım ha, atlamadım. Sonra iş, daha senesinin ortasında iken tekrar ev değiştirme gereği, bitmeyen ve artık bitmeyecek olan yüksek lisans, kişisel sorunlar derken alınmış olan ve okunmamış olarak bekleyen Atlas dergisi sayısı arttı. Hatta bir ara birbuçuk sene geriye kadar düştüm sanırım.
İşte haber de tam bu noktada ürüyor. Bugün, biraz önce Haziran 2010 sayısını da okumayı bitirdim, koydum kitaplığa. Bitti, yazı bu kadar.
Yok değilmiş, birşeyler daha yazmak istiyorum:
Ben buyum işte, yenildim, kabul ediyorum. Herşeyi geciktiriyorum. Ve bu yenilgi var ya, hiçbir şey değiştirmeyecek, buradan bunu da ilan ediyorum.
Adım Çağlar ya, adımı da dolduramıyorum. İsteyen bana bundan sonra Çağlayamaz diyebilir, izin veriyorum.
* Şu anda bile, bu da hala komik gelemiyor.
Not: Bilmeyen için dergi okumamın tanımını yapmak istiyorum. Bazen reklamları da dahil ederek, her zaman dergideki büyük küçük her makaleyi, notu, resim altını okurum. Anca o zaman biter dergi benim için.
cinnet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cinnet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 Haziran 2010 Cumartesi
5 Mayıs 2010 Çarşamba
Taze Acı Biber
Çok incelemedim netten. Kendi kayıtlarımda olduğu kadar anlatıyorum, yanlış ve eksik de olabilir.
Kolay erişebileceğimiz market, manav, pazar gibi ortamlarda bunların temel iki çeşidi var. Ben bunların birincisine çarliston, ikincisine sivri diyorum. Ha bu isimlerle çağırınca gelmiyor ikisi de, belki yanlıştır, bilemem.
Bana hep çarliston biraz kişiliksiz gibi gelmiştir, affetsin. Daha büyükçe, şişmanca ve daha açık renkte olandır. Acısına da rastlamadım. Hani yasak savar gibi, var da bir işe yaradığı yok havasında biberdir. Gıcır gucur, katır kutur sesler çıkarır. Rengi açık yeşildir, sarıya bile çalar desem, yine de kadınların o sınırsız renk skalasının yanından bile geçemem. Diğerine göre daha kolay, çabuk çürür gibime gelmekte. (Ne kadar çok aşağıladım yahu meredi) İçinde olması beklenen bazı bölgeler yoktur, ya da olmayabilir diyelim. Çekirdekleri bariz bir şekilde eksiktir. (Üf ağır konuştum, kısır diyorum bibere direk) Varolan çekirdekler de sap kısmına yakındır. Not düşeyim, hiç çekirdeği olmayanına da rastladım. Dikkat ettiniz mi tadı ile ilgili ne olmadığını söyledim sadece, acı değil diye. Peki sorarım size, acı değilse nedir, ben bilmiyorum. Kişiksizlik tadında da var. Sulu diyebilirim, anca o kadar. Bunca yerden yere vurduğuma bakmayın, severim kendisini. Sonuçta ağzı var dili yok, etliye sütlüye karışmaz bir varlık.
Gelelim başlıkta da adı anılan, ayın karanlık yüzü, terazinin her anlamda ağır basan tarafındaki kardeşi, sivri bibere. Serttir kişilik olarak, sağlamı sağlamdır. Eğilip bükülmez. Fittir, incedir ve koyu renk bir tene sahiptir. Koyu yeşil tabii ki. Çarlistona nazire yaparcasına, bunun da acı olmayanı az ve zor bulunur. Ya da beni sürekli, bu yaşıma kadar yemiş olabilir pazarcılar "abi tek tük çıkar acı" diyerek, bilemiyorum. Bunun yaşlılığı çekilmez, pörsür. Atılmaz, satılmaz, kesilmez. Bıçağa gelmez, ısırmaya gelmez. Kayış gibi birşey olur. O vakte bırakmamak, diriliğinden faydalanmak lazım. Sivri biberi yemeye ucundan başlarım, sapından değil. Boyut olarak ilk yarısında çekirdek olmayacağının garantisini veririm size. O noktadan sonra da giderek artan bir konsantrasyon ile çekirdekler ve çekirdekleri tutan o odunsu, lifsi doku başlar içinde, ortada. Bilmemiz ve en çok dikkat etmemiz gereken özelliği de sapına yaklaştıkça acısının artmasıdır. Yo dostum yoo, bazen karşına öyle sivriler çıkar ki, son üçte birlik kısmı yememelisin. Herkesin bir özeli vardır, kol mesafesi, girmemek lazım. Şimdi dikkat, sapa en yakın yerdeki eti 5 acı ise, o çekirdeklerin tutunduğu lifli doku en az 20 acıdır, uyarayım. Hiçbiriniz orayı yemeyi denememişti değil mi. Kesersiniz dikine bıçakla, sonra da gereksiz diye söküp atarsınız çekirdeklerle birlikte orayı. İşte hayatta ne kadar çok şeyi değersiz görüp fırlatıp atıyorsunuz bir kenara. Acı ama gururlu biber içleri hep arkanızdan ağlıyorlar.
Şaka bir yana, bu sabah saat 06 civarı yeni bir bilgiye ulaştım bu mevsimsel alerjim ile ilgili. Taze biberin acısı iyi geliyor. Dandik bir yerde okudum, kaydetmeden de kapattım ama işte yine olasılık tanrıları, dolapta çarliston bile değil, bildiğin taze acı biber vardı. Denedim ve belki bana zihnimin bir oyunudur, bilemem ama faydasını görmüş bir durumdayım. Astım belirtilerine, gözdeki ve burundaki tüm belirtilere iyi geldi. Yaklaşık iki saattir bir doz taze acı biberi(sivri) ucundan sapına doğru (ama lütfen özen gösterelim; oral yolla) düşük konsantrasyonda tüketmekteyim. Umarım uzun salınımlıdır, etkisi kalıcı olur. Ne kadar acı, o kadar faydalı. Bir yerinin acısını unutmak için başka yerini acıtmak gibi.
Not: Şimdi aklınıza hemen süs biberi, cimbiber, jalapeno, habanero ne bileyim dolmalık falan gelecek. Lütfen gelsin. Getirin gelenleri, yorum yazın, birşeyler söyleyin. Kafayı yiyeceğim bu alerji yüzünden.
Kolay erişebileceğimiz market, manav, pazar gibi ortamlarda bunların temel iki çeşidi var. Ben bunların birincisine çarliston, ikincisine sivri diyorum. Ha bu isimlerle çağırınca gelmiyor ikisi de, belki yanlıştır, bilemem.
Bana hep çarliston biraz kişiliksiz gibi gelmiştir, affetsin. Daha büyükçe, şişmanca ve daha açık renkte olandır. Acısına da rastlamadım. Hani yasak savar gibi, var da bir işe yaradığı yok havasında biberdir. Gıcır gucur, katır kutur sesler çıkarır. Rengi açık yeşildir, sarıya bile çalar desem, yine de kadınların o sınırsız renk skalasının yanından bile geçemem. Diğerine göre daha kolay, çabuk çürür gibime gelmekte. (Ne kadar çok aşağıladım yahu meredi) İçinde olması beklenen bazı bölgeler yoktur, ya da olmayabilir diyelim. Çekirdekleri bariz bir şekilde eksiktir. (Üf ağır konuştum, kısır diyorum bibere direk) Varolan çekirdekler de sap kısmına yakındır. Not düşeyim, hiç çekirdeği olmayanına da rastladım. Dikkat ettiniz mi tadı ile ilgili ne olmadığını söyledim sadece, acı değil diye. Peki sorarım size, acı değilse nedir, ben bilmiyorum. Kişiksizlik tadında da var. Sulu diyebilirim, anca o kadar. Bunca yerden yere vurduğuma bakmayın, severim kendisini. Sonuçta ağzı var dili yok, etliye sütlüye karışmaz bir varlık.
Gelelim başlıkta da adı anılan, ayın karanlık yüzü, terazinin her anlamda ağır basan tarafındaki kardeşi, sivri bibere. Serttir kişilik olarak, sağlamı sağlamdır. Eğilip bükülmez. Fittir, incedir ve koyu renk bir tene sahiptir. Koyu yeşil tabii ki. Çarlistona nazire yaparcasına, bunun da acı olmayanı az ve zor bulunur. Ya da beni sürekli, bu yaşıma kadar yemiş olabilir pazarcılar "abi tek tük çıkar acı" diyerek, bilemiyorum. Bunun yaşlılığı çekilmez, pörsür. Atılmaz, satılmaz, kesilmez. Bıçağa gelmez, ısırmaya gelmez. Kayış gibi birşey olur. O vakte bırakmamak, diriliğinden faydalanmak lazım. Sivri biberi yemeye ucundan başlarım, sapından değil. Boyut olarak ilk yarısında çekirdek olmayacağının garantisini veririm size. O noktadan sonra da giderek artan bir konsantrasyon ile çekirdekler ve çekirdekleri tutan o odunsu, lifsi doku başlar içinde, ortada. Bilmemiz ve en çok dikkat etmemiz gereken özelliği de sapına yaklaştıkça acısının artmasıdır. Yo dostum yoo, bazen karşına öyle sivriler çıkar ki, son üçte birlik kısmı yememelisin. Herkesin bir özeli vardır, kol mesafesi, girmemek lazım. Şimdi dikkat, sapa en yakın yerdeki eti 5 acı ise, o çekirdeklerin tutunduğu lifli doku en az 20 acıdır, uyarayım. Hiçbiriniz orayı yemeyi denememişti değil mi. Kesersiniz dikine bıçakla, sonra da gereksiz diye söküp atarsınız çekirdeklerle birlikte orayı. İşte hayatta ne kadar çok şeyi değersiz görüp fırlatıp atıyorsunuz bir kenara. Acı ama gururlu biber içleri hep arkanızdan ağlıyorlar.
Şaka bir yana, bu sabah saat 06 civarı yeni bir bilgiye ulaştım bu mevsimsel alerjim ile ilgili. Taze biberin acısı iyi geliyor. Dandik bir yerde okudum, kaydetmeden de kapattım ama işte yine olasılık tanrıları, dolapta çarliston bile değil, bildiğin taze acı biber vardı. Denedim ve belki bana zihnimin bir oyunudur, bilemem ama faydasını görmüş bir durumdayım. Astım belirtilerine, gözdeki ve burundaki tüm belirtilere iyi geldi. Yaklaşık iki saattir bir doz taze acı biberi(sivri) ucundan sapına doğru (ama lütfen özen gösterelim; oral yolla) düşük konsantrasyonda tüketmekteyim. Umarım uzun salınımlıdır, etkisi kalıcı olur. Ne kadar acı, o kadar faydalı. Bir yerinin acısını unutmak için başka yerini acıtmak gibi.
Not: Şimdi aklınıza hemen süs biberi, cimbiber, jalapeno, habanero ne bileyim dolmalık falan gelecek. Lütfen gelsin. Getirin gelenleri, yorum yazın, birşeyler söyleyin. Kafayı yiyeceğim bu alerji yüzünden.
28 Şubat 2010 Pazar
Harika bir pazar günü
Sabah kalktım.
Kafamda birşey izleme planı vardı. Elektrikler kesildi.
Elektrikler kesildi diye buzdolabını temizleyeyim, buzunu çözdüreyim dedim.
Otur bekle, erisin değil mi. Bir halt varmış gibi darp ile buzu kırmaya çalıştım, deldim soğutucuyu. Tüm gazı boşaldı. İşe yaramaz oldu.
Zaten eski, tamir bile etmezler. Durduk yere masraf çıktı. Buzdolabı alınacak.
Buzdolabı konacak yerleri ölçtüm, mutfaktaki olası her yer standart dışı. (Eski buzdolabım tezgah altı idi) Herkes düzgün buzdolabı al dedi. Ha bi de şaka yollu aşağılandım da bunun için.
Ayakkabıları temizleyip boyayayım dedim. Siyah boyanın süngeri kopmuş, işe yaramıyor. Renksiz boyanınkini kullanıyormuşum siyah boyamak için.
Bunu, kahverengi ayakkabıyı renksiz boya ile, renksiz boyanın süngerini kullanarak boyayıp ne renk olduğu belirsiz bir ayakkabı elde ettikten sonra farkettim.
Arkadaşlar aradı, dışarı yemek yemeye çıktık. Bilindik, marka olmuş bir yere oturduk.
Beş para etmez, özleşmemiş bir çorbadan sonra yine beş para etmeyen gecikmiş bir yemek yedik.
Sos istedik, bitik şişe getirdiler.
Ekmeğin yarısı kepekli, yarısı normaldi, hepsi kepekli olsun dedik, yok dediler.
Suyumuzu bitirmeden masadan aldılar, özür dileyip yerine açık su getirdiler.
Bir başka arkadaş ile buluşalım dedik telefonla. Nereye gidelim olduk, bilindik başka bir marka kahveciye hep gidiyoruz, bunaldık diye düşündüm, bilindik başka bir marka pastaneye gidelim dedim.
Gittik, afedersin bir halt varmış gibi.
Yarım saatte hazırlanacak bir tatlı, on dakikada hazırlanacak bir başka tatlı, beş dakikada hazırlanacak bir tost ve dondurma istedik dört kişi.
Dondurmadan başlayayım anlatmaya. İstediğimiz çeşit yok dediler. Sakızlı dondurma var dediler. Onu seçtik, pembe birşey geldi. Bu nasıl sakızlı, bu çilekli olmasın dedik.
Amerikan sakızlıymış efendim. Bilememişiz tabi biz. Ne bilelim amerikan sakızını. Big baboldan bahsediyorlar herhalde dedik, geri gönderdik, sade istedik. Onun tadı da tereyağı.
Tost yaklaşık yirmi dakikada hala gelmemiş iken sorduk, beyefendiler yarım saatte hazırlanan tatlı ile birlikte göndermek için bekletiyorlarmış.
On dakikada hazırlanacak tatlı da gecikti tabii. Geldiğinde de şaşırdık kaldık, sunumunu bildiğimiz birşey, ama bunun alakası yoktu bildiğimiz ile. Gönderdik bu kötü diye, Yenisi de bozuk geldi.
Yarım saatlik tatlı da geldi, tadı bir ilginçti. Onu da yiyemedik.
Tost yenebilir halde idi, onu yedik. Ama sağolsunlar, yanında istediğimiz çayı getirmemeyi başardılar.
Zaten mekanın valeleri de bir ilginç idi.
İnsanı bir pazar günü kendi parası ile hem rezil edip hem de mekan önerdiği için vicdan azabı içine sokabilmiş olmalarından dolayı içten içe alkışladık onları.
Yok yok sorun kesinlikle bizde idi. Öyle idi kesin.
Harika pazarım devam etmekte, bakalım ne gibi sürprizleri var daha bana.
Ki daha hiç haber bile dinlemedim.
Kafamda birşey izleme planı vardı. Elektrikler kesildi.
Elektrikler kesildi diye buzdolabını temizleyeyim, buzunu çözdüreyim dedim.
Otur bekle, erisin değil mi. Bir halt varmış gibi darp ile buzu kırmaya çalıştım, deldim soğutucuyu. Tüm gazı boşaldı. İşe yaramaz oldu.
Zaten eski, tamir bile etmezler. Durduk yere masraf çıktı. Buzdolabı alınacak.
Buzdolabı konacak yerleri ölçtüm, mutfaktaki olası her yer standart dışı. (Eski buzdolabım tezgah altı idi) Herkes düzgün buzdolabı al dedi. Ha bi de şaka yollu aşağılandım da bunun için.
Ayakkabıları temizleyip boyayayım dedim. Siyah boyanın süngeri kopmuş, işe yaramıyor. Renksiz boyanınkini kullanıyormuşum siyah boyamak için.
Bunu, kahverengi ayakkabıyı renksiz boya ile, renksiz boyanın süngerini kullanarak boyayıp ne renk olduğu belirsiz bir ayakkabı elde ettikten sonra farkettim.
Arkadaşlar aradı, dışarı yemek yemeye çıktık. Bilindik, marka olmuş bir yere oturduk.
Beş para etmez, özleşmemiş bir çorbadan sonra yine beş para etmeyen gecikmiş bir yemek yedik.
Sos istedik, bitik şişe getirdiler.
Ekmeğin yarısı kepekli, yarısı normaldi, hepsi kepekli olsun dedik, yok dediler.
Suyumuzu bitirmeden masadan aldılar, özür dileyip yerine açık su getirdiler.
Bir başka arkadaş ile buluşalım dedik telefonla. Nereye gidelim olduk, bilindik başka bir marka kahveciye hep gidiyoruz, bunaldık diye düşündüm, bilindik başka bir marka pastaneye gidelim dedim.
Gittik, afedersin bir halt varmış gibi.
Yarım saatte hazırlanacak bir tatlı, on dakikada hazırlanacak bir başka tatlı, beş dakikada hazırlanacak bir tost ve dondurma istedik dört kişi.
Dondurmadan başlayayım anlatmaya. İstediğimiz çeşit yok dediler. Sakızlı dondurma var dediler. Onu seçtik, pembe birşey geldi. Bu nasıl sakızlı, bu çilekli olmasın dedik.
Amerikan sakızlıymış efendim. Bilememişiz tabi biz. Ne bilelim amerikan sakızını. Big baboldan bahsediyorlar herhalde dedik, geri gönderdik, sade istedik. Onun tadı da tereyağı.
Tost yaklaşık yirmi dakikada hala gelmemiş iken sorduk, beyefendiler yarım saatte hazırlanan tatlı ile birlikte göndermek için bekletiyorlarmış.
On dakikada hazırlanacak tatlı da gecikti tabii. Geldiğinde de şaşırdık kaldık, sunumunu bildiğimiz birşey, ama bunun alakası yoktu bildiğimiz ile. Gönderdik bu kötü diye, Yenisi de bozuk geldi.
Yarım saatlik tatlı da geldi, tadı bir ilginçti. Onu da yiyemedik.
Tost yenebilir halde idi, onu yedik. Ama sağolsunlar, yanında istediğimiz çayı getirmemeyi başardılar.
Zaten mekanın valeleri de bir ilginç idi.
İnsanı bir pazar günü kendi parası ile hem rezil edip hem de mekan önerdiği için vicdan azabı içine sokabilmiş olmalarından dolayı içten içe alkışladık onları.
Yok yok sorun kesinlikle bizde idi. Öyle idi kesin.
Harika pazarım devam etmekte, bakalım ne gibi sürprizleri var daha bana.
Ki daha hiç haber bile dinlemedim.
1 Şubat 2010 Pazartesi
Sinir Dersi
Asfaltın üzerinde olan kesik kesik ya da sürekli olan beyaz çizgilere şerit denmez. Onlar şerit çizgileridir. Şerit o çizgilerin aralarındaki, ya da çizgi ile yol sınırı arasındaki asfalt bölgesine denir. Yani şerit çizgileri şeritleri belirler. Sen mal sürücü ! Sürücü olduğun için uymak zorunda olduğun trafik kuralları aracını şeridin üzerinde/içinde kullanmanı emreder, şerit çizgisinin üzerinde değil. Erkek isen bacaklarının arasına ne alacaksın, kadın isen orana burana ne sokacaksın bilemem ama bu işleri şeridim ile yapma, git başka ne buluyorsan onunla yap. Tek bir sandalyeye otur, aynı anda ağzına tek bir kaşık sok, bir ayağına bir pabuç geçir. Anladın mı, bir şerit işgal et. İyice düşün, şerit çizgisini arabanın altında ortaladın mı iki şerit harcarsın, o yolu da hiç bir işe yaratmazsın. Allah belanı verir. Verene kadar bizim belamız olma.
7 Kasım 2009 Cumartesi
Bir akşamüzeri evden çıkıp şehirde 21 kilometre yürümek
Yıkandım, sakal traşı oldum. Üzerime rahat şeyler giydim, spor ayakkabılarımı sıkı bağladım ve çıktım.

Dolmuş yolu, Fen lisesi yolu, Konya Yolu Fen lisesi kavşağı, Cevizlidere, ara sokaktan 2. cadde, Güveç'te mola. Öveçler 8. cadde, 4. Caddeden sokulluya yeni yoldan, Sokullu kapalı pazar yeri, Mermer sokak, Dikmen caddesi, Mermer'in tam karşısındaki sokak(yanlış), oradan Sinan sokak, Sinan sokakta çok ilerleyip geri dönüş, Dikmen Vadisi 3. etapa iniş, köprüden karşıya Mesa bloklarının oraya, Abidin Daver Sokak, Simon Bolivar'a çıkış. Ahmet Cevdet Sokak'taki Gelidonya Feneri isimli balık lokantasından kart alış, Çankaya Caddesi, Nene Hatun'dan aşağı, Nene Hatun'da birkaç balık lokantasından kart alış, Esat Caddesi, Tunalı Hilmi Caddesi, Kennedy'den aşağı, Nevzat Tandoğan Caddesi, Güvenlik'e çıkış, Meneviş sokağa uğrayıp bir arkadaşın emanetini teslim, geri Güvenlik'e ve yukarı, Mesnevi ve Çetin Emeç bulvarı, Aşağı Öveçler 4. caddeden içeri ve geri Güveç'e, Bir küçük şişe ılık su alıp durmadan devam, aynı yoldan geri eve.
Evde üzerimi çıkardım, esnetme ve gerdirme hareketleri yaptım, duşa girdim. Dönüşte mahalleden meyve almıştım, onları yedim.
Karar verdim, sabahtan başlamalı ve çok daha uzun süre yürümeliymişim.

Dolmuş yolu, Fen lisesi yolu, Konya Yolu Fen lisesi kavşağı, Cevizlidere, ara sokaktan 2. cadde, Güveç'te mola. Öveçler 8. cadde, 4. Caddeden sokulluya yeni yoldan, Sokullu kapalı pazar yeri, Mermer sokak, Dikmen caddesi, Mermer'in tam karşısındaki sokak(yanlış), oradan Sinan sokak, Sinan sokakta çok ilerleyip geri dönüş, Dikmen Vadisi 3. etapa iniş, köprüden karşıya Mesa bloklarının oraya, Abidin Daver Sokak, Simon Bolivar'a çıkış. Ahmet Cevdet Sokak'taki Gelidonya Feneri isimli balık lokantasından kart alış, Çankaya Caddesi, Nene Hatun'dan aşağı, Nene Hatun'da birkaç balık lokantasından kart alış, Esat Caddesi, Tunalı Hilmi Caddesi, Kennedy'den aşağı, Nevzat Tandoğan Caddesi, Güvenlik'e çıkış, Meneviş sokağa uğrayıp bir arkadaşın emanetini teslim, geri Güvenlik'e ve yukarı, Mesnevi ve Çetin Emeç bulvarı, Aşağı Öveçler 4. caddeden içeri ve geri Güveç'e, Bir küçük şişe ılık su alıp durmadan devam, aynı yoldan geri eve.
Evde üzerimi çıkardım, esnetme ve gerdirme hareketleri yaptım, duşa girdim. Dönüşte mahalleden meyve almıştım, onları yedim.
Karar verdim, sabahtan başlamalı ve çok daha uzun süre yürümeliymişim.
28 Mayıs 2009 Perşembe
Hal ve Gidişat
Ben az biraz sinirliyim, hatta az diyerek kibarlaşmaktan da sıkıldım. Aha ciddi ciddi sinirliyim ben. Hem zaten iç yapı(gri maddenin şöyle böyle yarım santim altı) olarak hep öyle idim . Ama üst kat tutuyor idi beni. Artık tutmuyor diyemeyeceğim, hala da tutuyor da, onun da bir canı var, arada sırada ufak patlamalar ile gazını almak lazım, yoksam fayın tek parça halinde kırılması öngörülemez sonuçlar doğurabilir. Zaten biz de böyle bir duruma vücut hükümeti olarak hazır değiliz. Hal bu iken ne oluyor, durum tespiti yazıları yazılıyor. Bu da onlardan biridir.
Bi kere okuyucuların pohpohlama oranı azaldı, okuyucu da azaldı ya, neyse. Okuyucunun okumasını isteme ile, okuduğunu bilme arasında ilginç bir bağıntı var okuyucu kimliğinin katalizör olarak girdiği. Bu beni geriyor arkadaş. Oku ama, sen benim tanıdığım kişi olarak okuma, beni tanıyan kişi olarak da okuma. Beni okumak isteyen kişi olarak oku, Beni Çağlar Bilir olarak değil de caglarbilir.blogspot olarak oku. Bak olası bir pişmanlık beyanı gelecek şimdi: Acep isimsiz mi yazsa idim.
Sağlığımı yazarım, aile okur üzülür. İşi yazmaya niyetlenirim iş arkadaşları var, arıza çıkar. Kendi kendime gelin-güvey olup bin tane fren pedalı buluyorum yazı dümenine geçince. Lan bi küfür bile edemez oldum. Dilim şişerdi, parmaklarımın ucu da kaşınır oldu son zamanlarda.
Sinirlenebilmek istiyorum. Denetimsiz yazabilmek istiyorum. Kendi kendime koyduğum bentlere bakıp bakıp kızıyorum. Neden aynadan yapmışım ki bu bentleri, hiç beğenmiyorum. Yazacağım ama, yazdıkça rahatlayacağım. Bunu biliyorum. Sağım solum belli olmaz, çok küfür dinleyebilirsiniz benden. Daha basit, daha az düşünerek, daha anlık yazmayı düşünüyorum. (La totoş, düşünme, yaz işte)
Dolamıyorum, musluk hep tıs.
Bi kere okuyucuların pohpohlama oranı azaldı, okuyucu da azaldı ya, neyse. Okuyucunun okumasını isteme ile, okuduğunu bilme arasında ilginç bir bağıntı var okuyucu kimliğinin katalizör olarak girdiği. Bu beni geriyor arkadaş. Oku ama, sen benim tanıdığım kişi olarak okuma, beni tanıyan kişi olarak da okuma. Beni okumak isteyen kişi olarak oku, Beni Çağlar Bilir olarak değil de caglarbilir.blogspot olarak oku. Bak olası bir pişmanlık beyanı gelecek şimdi: Acep isimsiz mi yazsa idim.
Sağlığımı yazarım, aile okur üzülür. İşi yazmaya niyetlenirim iş arkadaşları var, arıza çıkar. Kendi kendime gelin-güvey olup bin tane fren pedalı buluyorum yazı dümenine geçince. Lan bi küfür bile edemez oldum. Dilim şişerdi, parmaklarımın ucu da kaşınır oldu son zamanlarda.
Sinirlenebilmek istiyorum. Denetimsiz yazabilmek istiyorum. Kendi kendime koyduğum bentlere bakıp bakıp kızıyorum. Neden aynadan yapmışım ki bu bentleri, hiç beğenmiyorum. Yazacağım ama, yazdıkça rahatlayacağım. Bunu biliyorum. Sağım solum belli olmaz, çok küfür dinleyebilirsiniz benden. Daha basit, daha az düşünerek, daha anlık yazmayı düşünüyorum. (La totoş, düşünme, yaz işte)
Dolamıyorum, musluk hep tıs.
23 Mayıs 2009 Cumartesi
Uyumaktan korkmak
Şu yazıya başladığım saat 0235. Uyumaktan korkuyorum. Gerekçem de uyanmak. Birçok şey gibi bu da saçma geliyordur şimdi size. Ben de öyle düşünüyorum ama zaten herşey saçma. Genel olarak yaşamı mantıklı olarak mı nitelendirirsiniz yoksa saçma mı. Yönetilemez, planlanamaz, öngörülemez, kapsanamaz bir olgu, yaşamak. Bunlar da beni hayatın saçma olduğu yargısına götürüyor şu anda. Evet bu yargıya götürüyor çünkü çok acayip bir şekilde sabaha karşı 0530'da uyanıyorum bir süredir. Olağanlaşan az uyuma değil ama bu. Nefes alamayarak, boğulma hissi ile uyanıyorum. Kuvvetle muhtemel, alerji ile ilintili. Akşam çok yakın bir arkadaşımla konuştum. Kendisi de alerji sorunu ile boğuşuyor, o da uyanıyormuş, hem de aynı saatte. Kalkıyorum, su içiyorum, elimdeki ilaçları orama burama sıkıyorum. Çok kötü isem duşa giriyorum öğürerek. Ne olduğunu bilmediğim şeylerden arındırmaya çalışıyorum vücudumu. Ama zaten suyun altında da nefes alamamaya devam ediyorum. Sümkürüyorum, birşey çıkmıyor. Ama kuru kuru burnum tıkalı. Öksürüyorum, hırlıyorum, gırlıyorum yine birşey çıkmıyor. Ama kuru kuru ciğerim kapalı. Ağzım açık ama nefes fakirliği çekiyorum. Nasıl anlatırım bilmiyorum, çekiyorum ama gelmiyor lanet olası hava içeri.
Psikolojik diyor etrafım, onlar öyle dedikçe evet konu psikolojikleşiyor. Saçma tabii ki psikolojimin solunum sistemimi sadece bu dönemlerde etkilemesi, ama bunu arkadaşlarıma anlatmakla bile uğraşmak istemiyorum çünkü fikirlerden de boğuluyorum. Akıl almak istemiyorum, çözümün derhal gelip beni bulmasını istiyorum.
Kıbrıs'ta askerlik yaptım geçen bahar, ki hiç sevmezdim orayı. Hala da sevmem ama orada bu sorun yoktu diyorum kendi kendime. Asker mi olayım, Kıbrıs'a mı yerleşeyim diye düşünüyorum uyumaktan korkarken şu anda. Bunu ilk kez düşünmüyorum.
Doz aşımını düşünüyorum kullandığım ilaçlarda, biten burun spreyini acaba tekrar bir iki fıs çıkar mı diye çöpten alıp almamayı düşünüyorum şu anda. Zaten kafamda bu kadar düşünce varken nasıl uyuyacağım ki. Uyumamak da bir tercih olabilir, gündüz nasıl olsa yorgunluktan bayılırım. Neden olmasın.
Yayınlayalım bakalım. Saat 0251.
Psikolojik diyor etrafım, onlar öyle dedikçe evet konu psikolojikleşiyor. Saçma tabii ki psikolojimin solunum sistemimi sadece bu dönemlerde etkilemesi, ama bunu arkadaşlarıma anlatmakla bile uğraşmak istemiyorum çünkü fikirlerden de boğuluyorum. Akıl almak istemiyorum, çözümün derhal gelip beni bulmasını istiyorum.
Kıbrıs'ta askerlik yaptım geçen bahar, ki hiç sevmezdim orayı. Hala da sevmem ama orada bu sorun yoktu diyorum kendi kendime. Asker mi olayım, Kıbrıs'a mı yerleşeyim diye düşünüyorum uyumaktan korkarken şu anda. Bunu ilk kez düşünmüyorum.
Doz aşımını düşünüyorum kullandığım ilaçlarda, biten burun spreyini acaba tekrar bir iki fıs çıkar mı diye çöpten alıp almamayı düşünüyorum şu anda. Zaten kafamda bu kadar düşünce varken nasıl uyuyacağım ki. Uyumamak da bir tercih olabilir, gündüz nasıl olsa yorgunluktan bayılırım. Neden olmasın.
Yayınlayalım bakalım. Saat 0251.
11 Mart 2009 Çarşamba
Hani gerçek
Takip ettiniz değil mi geçen gün gazetelerde yer alan haberi. Yedi yüz gram et, içine enjekte edilen bişey bişey ile bir kilo çeker oluyor. Gerçi Et üreticileri birliği yalanlamış bunu ama bi kere okuduk artık. Şırınga edilen malzeme, etin su tutma özelliğini arttırıyormuş. Yani etçiden et diye su alıyoruz. Tabi etin et olarak ne kadar sağlıklı olduğu ayrı bir muamma. Sağlıklısı diye tavuğa yanaşsan, o zavallım zaten ayakta kalsın diye dayanan ilaçlardan antibiyotik torbası olmuş. Şaka gibi ama tavuk eti yediğinde yanında antibiyotik ilaç yemiş oluyorsun, mis. İkisi bir arada. Şimdi sen okuyup atlayacaksın hemen balığa, "hayır bi kerem, en sağlıklısı balık" diye. Biliyor musun yediklerinin nerede ise hepsinin besi olduğunu, her besi balığın tek tek ilaçlandığını, diğer balık arkadaşlarının atıkları ile yemlendiğini, besi(çiftlik) balığı olmayanların da zaten ağır metal deposu olduğunu.
De ki sinirlendin etten, döndün. Ot bok yiyeyim dedin.
Halt ettin.
Sanki onlar başka bokun soyu. Transgenik midir ne karın ağrısıdır bir kavram var. GDO falan da diyenler var. Özünde genetik yapısı ile oynanmış gıda demek. Sebze, meyve dünyasında da o işler at koşturuyor durumda şu anda mirim. Hıyar buzdolabında büyür. Seracı kendi yiyeceği sebze için seranın bi köşesine ilaç atmaz, gerisini sana kakalar. Domates odun gibidir, muz tatlı değildir, çilek de zaten kokmaz. Lan çarlistonun çekirdeğinden ne istedin, bari onu bıraksaydın. Biliyor musun arkadaşım, bu memlekette ithal domates tohumunun hırsızlığı yapılıyor. Evet aynen yazdığım gibi, o kadar değerli ki tohum, kasada saklanıyor, ama hırsıza kilit dayanmaz, oradan da çalınıyor. O da tek ekimlik tohumdur allah bilir. Bak sinirim oynadı yine, kıçıma sürmeyeceğim çölde, göt kadar yerde tohum üretiyor adam(azimlerine hayranım, o ayrı) sonra sana onu onbinlerce liraya satıyor, tek kere ekebiliyorsun çünkü genetiği ile oynanmış, seneye yine alasın diye, ay bunaldım. Biliyor musunuz, cips şeyleri istiyor diye bin çeşit olan allahın patatesini sallayıp bir çeşite odaklanıyor tüm iç anadolu. Sonra o bir cins öyle bir hastalıktan kırılıyor ki, millet aç kalıyor. Zaten toplu üretimde o sorun var, çeşitlilikten uzaklaştığında risklere daha çok açık oluyorsun(yumurtaların aynı sepete doluşturulması hesabı)
Neyse, uzatmayalım, diyeceğim tarım politikaları falan değil zaten.
Yiyemediklerimizden sonra, gelelim içemediklerimize. Su var mı su. Kana kana içilecek su. Yok değil mi. Ters ozmoz ne lan. Delirtiyorsunuz adamı. Peki son on yılda Bursa'nın yeraltı su kaynaklarının elde edildiği derinlikte oluşan değişimi bilen var mı. Dip suyu çekilmesinin sebeplerini geçtim, bölgeye etkisini inceleyen oldu mu hiç. İntihalden intihale koşan kafaları patlayasıca bilim insanlarım acaba bu problem ile, ünlü Bursa çileğinin (ki yanlış bilmiyorsam ta istanbula padişahlara gidermiş bu çilek zamanında) üretim kapasitesi arasında ilişkiyi incelemişler midir.
Daha iki hafta önce milli besinimiz yoğurdun tebliği değişti, biliyor musunuz. Katı madde oranları düşürüldü. Her düzeyde cıvıdık memleket olarak, yoğurt da öyle olacak haliyle.
Neye elini atsan yalan, neye baksan kurgu.
Hava sıcak mı mesela. Ev sıcak olabilir de, mart ayı için hava nasıl.
Ya da memleketteki tüm şampuanların sadece içlerindeki koku ve renk maddeleri değişik, farkında mısın.
Her güzel dediğinde aslında makyaja tav oluyorsun. O pastel rengi çorap, ya da yüksek çizme de zaten yapılmamış etek traşı kamuflajı, ne sanıyorsun. Zaten oğlanlar da belim ağrıyor, o nedenle dik durmaya çalışıyorum derken göbeklerini içeri çekiyorlar. Kimse de o partiye oy vermemişti ve vermeyecek yine, yersen.
Gerçekte mi yaşıyoruz, dizilerde mi mesela.
Herkes birbirini aldatıyor lan, kafayı yiyeceğim. Kimin kimin altına yattığı, hangi dingilin kime tırmandığı belli değil.
Sonra diyorsun ki seviyorum. Hadi ordan. Aç da kıçını sev. (Bu noktada yine küfrettim, sonra sildim)
Ben bu rolü sevemedim gitti arkadaş. Çiğ duruyor üzerimde.
De ki sinirlendin etten, döndün. Ot bok yiyeyim dedin.
Halt ettin.
Sanki onlar başka bokun soyu. Transgenik midir ne karın ağrısıdır bir kavram var. GDO falan da diyenler var. Özünde genetik yapısı ile oynanmış gıda demek. Sebze, meyve dünyasında da o işler at koşturuyor durumda şu anda mirim. Hıyar buzdolabında büyür. Seracı kendi yiyeceği sebze için seranın bi köşesine ilaç atmaz, gerisini sana kakalar. Domates odun gibidir, muz tatlı değildir, çilek de zaten kokmaz. Lan çarlistonun çekirdeğinden ne istedin, bari onu bıraksaydın. Biliyor musun arkadaşım, bu memlekette ithal domates tohumunun hırsızlığı yapılıyor. Evet aynen yazdığım gibi, o kadar değerli ki tohum, kasada saklanıyor, ama hırsıza kilit dayanmaz, oradan da çalınıyor. O da tek ekimlik tohumdur allah bilir. Bak sinirim oynadı yine, kıçıma sürmeyeceğim çölde, göt kadar yerde tohum üretiyor adam(azimlerine hayranım, o ayrı) sonra sana onu onbinlerce liraya satıyor, tek kere ekebiliyorsun çünkü genetiği ile oynanmış, seneye yine alasın diye, ay bunaldım. Biliyor musunuz, cips şeyleri istiyor diye bin çeşit olan allahın patatesini sallayıp bir çeşite odaklanıyor tüm iç anadolu. Sonra o bir cins öyle bir hastalıktan kırılıyor ki, millet aç kalıyor. Zaten toplu üretimde o sorun var, çeşitlilikten uzaklaştığında risklere daha çok açık oluyorsun(yumurtaların aynı sepete doluşturulması hesabı)
Neyse, uzatmayalım, diyeceğim tarım politikaları falan değil zaten.
Yiyemediklerimizden sonra, gelelim içemediklerimize. Su var mı su. Kana kana içilecek su. Yok değil mi. Ters ozmoz ne lan. Delirtiyorsunuz adamı. Peki son on yılda Bursa'nın yeraltı su kaynaklarının elde edildiği derinlikte oluşan değişimi bilen var mı. Dip suyu çekilmesinin sebeplerini geçtim, bölgeye etkisini inceleyen oldu mu hiç. İntihalden intihale koşan kafaları patlayasıca bilim insanlarım acaba bu problem ile, ünlü Bursa çileğinin (ki yanlış bilmiyorsam ta istanbula padişahlara gidermiş bu çilek zamanında) üretim kapasitesi arasında ilişkiyi incelemişler midir.
Daha iki hafta önce milli besinimiz yoğurdun tebliği değişti, biliyor musunuz. Katı madde oranları düşürüldü. Her düzeyde cıvıdık memleket olarak, yoğurt da öyle olacak haliyle.
Neye elini atsan yalan, neye baksan kurgu.
Hava sıcak mı mesela. Ev sıcak olabilir de, mart ayı için hava nasıl.
Ya da memleketteki tüm şampuanların sadece içlerindeki koku ve renk maddeleri değişik, farkında mısın.
Her güzel dediğinde aslında makyaja tav oluyorsun. O pastel rengi çorap, ya da yüksek çizme de zaten yapılmamış etek traşı kamuflajı, ne sanıyorsun. Zaten oğlanlar da belim ağrıyor, o nedenle dik durmaya çalışıyorum derken göbeklerini içeri çekiyorlar. Kimse de o partiye oy vermemişti ve vermeyecek yine, yersen.
Gerçekte mi yaşıyoruz, dizilerde mi mesela.
Herkes birbirini aldatıyor lan, kafayı yiyeceğim. Kimin kimin altına yattığı, hangi dingilin kime tırmandığı belli değil.
Sonra diyorsun ki seviyorum. Hadi ordan. Aç da kıçını sev. (Bu noktada yine küfrettim, sonra sildim)
Ben bu rolü sevemedim gitti arkadaş. Çiğ duruyor üzerimde.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
