Genel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Genel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Aralık 2010 Cuma

Yıl muhasebesi

Bugün, Mehmet Y. Yılmaz Hürriyet gazetesindeki köşesinde, en sonda, bir şiir paylaşmış bizlerle. Buyrun, önce şiir;

Bu yıl hiç gün ışığı ile uyandınız mı?
Kaç kez güneşin doğuşunu izlediniz?
Bir neden yokken kaç kişiye hediye aldınız?
Kaç sabah yolda bir kediyi okşadınız?
Bu yıl yeni doğmuş bir bebek parmağınızı sıkıca tuttu mu hiç?
Ve siz onu hiç kokladınız mı?
Kaç kez kuşlara yem attınız?
Bu yıl kaç kez gökkuşağı gördünüz?
Bir çiçeği dalındayken kokladınız mı?
Çimlere uzandığınız oldu mu?
Yayılın çimenlerin üzerine
Acele edin
Er veya geç
Çimenler yayılacak üzerinize.


 Jacques Prevert


Şimdi de aralara girerek muhasebe:


> Bu yıl hiç gün ışığı ile uyandınız mı?
Sanırım bir kez oldu. 


> Kaç kez güneşin doğuşunu izlediniz?
Evet, birkaç kez oldu bu. Evimden gün doğumu izlenebiliyor ve çok uyuyabilen biri değilim.


> Bir neden yokken kaç kişiye hediye aldınız?
Burada da artıdayım. Bir, galiba.


> Kaç sabah yolda bir kediyi okşadınız?
Heh, gözlerimle okşadım diyelim, Alerjik biriyim ben Bay Prevert.


> Bu yıl yeni doğmuş bir bebek parmağınızı sıkıca tuttu mu hiç?
İşte bu noktada bu yazıyı yazmaya karar verdim ben. Bu yıl sevgili arkadaşlarım sağolsunlar bu konuda 2010 çok bonkördü. Ama doğru, o bir parmaklık elin kavramasındaki his hiç bir erişkin elinde yoktu bu sene.


> Ve siz onu hiç kokladınız mı?
O kadar anlattık, tabii ki kokladım. 


> Kaç kez kuşlara yem attınız?
Hiç.


> Bu yıl kaç kez gökkuşağı gördünüz?
İki kez galiba. Çok yağdı bu sene.


> Bir çiçeği dalındayken kokladınız mı?
Hayır. Bakınız kedi sorusu.


> Çimlere uzandığınız oldu mu?
Sanırım hayır. Bakınız kedi sorusu.


> Yayılın çimenlerin üzerine
> Acele edin
> Er veya geç
> Çimenler yayılacak üzerinize.
Tamam dostum, ben biliyorum onu da sanki bu kendisine hiç olmayacakmış gibi ... 

Neyse Prevert, kusuruma bakma, 2010 muhasebesine alet ettim seni. Ama güzel yazmışsın, eline sağlık. 
Görüşürüz, sevgiler.

8 Aralık 2010 Çarşamba

Neler Olmuyor Hayatta

Bir kanalda cartlak kebabına cağ kebabı diyorlar, birinde on yaşında bir dizide Denizli ağzını eğip büküyorlar, öbüründe son bölümünün reklamı üç aydan beri yayınlanan başka bir saçma dizi - ki yazık kaynak metnin sahibine - , diğer kalan kanallarda da reklam dönmekte. Esasında üç yıl önceki gibi reklam eleştirisi yazabilirdim ama sıkılmayı tercih ettim şu anda.

İki aydan fazla olmuş son yazıyı yazalı, ona nazire yapayım bari. Buyrun yine durum güncellemesi:

Saygın'ın istemiş olmasına rağmen ben o vakitten beri kek mek yapmadım.
Bir kere daha yoğurt uyutmayı denedim, daha da kötü oldu ve o vakit hevesim kaçtı. Bir daha denemedim ve denemek de istemiyorum. Bunda uyutmak şeklindeki kullanımla alay eden arkadaşlarımın da hatırı sayılır bir payı var.
Berber işi yaş. Hala yabancı hissediyorum ben kendimi şu anda gittiğim çocukların yanında.
Yogaya tekrar başladık o yazıda belirttiğim üzere. Ama bilin bakalım ne oldu; bıraktık. Yeni yerimizi beğenmedik falan derken insanlar birer ikişer döküldüler ve sınıfımız dağıldı. Orada da heves kaçtı anlayacağınız.
Egzersizler devam.
Kardeş aynı.
Dokuz günlük bayram tatilinde memlekete gittim, dört günde geri döndüm. Onun dışında herhangi bir tatil yok. Zaten memlekette de evde yattım sadece.
Geçen yazıda bahsettiğim arızayı da tamir ettirdim arabada. Memnunum tamirattan. Gerçi sonrasında arabanın fren disklerinin oraya bi ikiyüz lira kadar sıkışmış ya, neyse.

Not: Neden cümlelerim bitti, onun araştırmasındayım aslında, bulunca haber vereceğim size de.

24 Eylül 2010 Cuma

Neler Oluyor Hayatta

Son iki günde üç kere kek yapıp, bunların ilk ikisinin içine giren yoğurdu (ben genelde süt yerine yoğurt kullanırım) da kendi uyutmuş olduğumdan kullanınca bir yazı döşenmenin gerektiğine karar verdim. Bunu modern hayatın kutu içinde teslim ettiği sütü yoğurt yapabilme kaygısı ile, içindeki kuru madde oranını arttırabilmek için birden çok taşım kaynatırken evi kaplayan o süt kokusunu duyumsadığımda yaptım. Neyi yaptığımı takip edemediniz mi. Belirteyim, karar verme işini diyorum canım, başka birşey değil. Yoğurt uyutmak denir bizde, o şekil aradım internette, çok az cevap aldım. Evde yoğurt yapımı diyorlar daha ziyade günümüzde. Iıh, ben yoğurt uyutmak diyeceğim çünkü bana bu daha ilham verici geliyor. Ara not: O kadar kızmama, kırıp dökmeme rağmen şu dil duyarlılığımla, ben hala yazarken bazen bulamıyorum aktarmak istediğim kavramın Türkçesini. İlk ışık yanan bazen İngilizce kavram oluyor. Dönüp o kelimenin Türkçesine bakmak çok komik sözlükten. inspayring.. peh. Ara not bitti. Yoğurt uyutmak diyeceğim çünkü iyice berkitmek var orada. Rahatsız etmemek var, hareket ettirmemek var. Uyuyanın da üzerine kar yağar zaten. Yattığın yerin ısısını iyi ayarla, ışığını gözet eğer uyku sorunun varsa.

Sütü uzun ömürlü pastörize ve dahi yarım yağlı, mayalık yoğurdu da plastik kapta olduktan sonra üzerinde yazan marka en doğalı, en bilineni, en çok satanı olmuş kaç yazar. Elde ettiğim yoğurt şimdilik kaymak kıvamında. Ama hakkını yemeyelim, görünüşü yoğurt. Aradığım o ekşiliği bulana kadar sanırım o yoğurt böcüklerinin birkaç döngü yaşlanmaları gerek. Bakacağız artık.

Bir kakaolu yaptım, bir de üzümlü-yaban mersinli. Ömürleri yarım saatmiş. Bizim işyerinde var birkaç tane kıran ya da çekirge. E tabi o durumda gönül koyan da oluyor hani bana diye. Bu demek oluyor ki çay demlenmeli evde ve o dem alınmalı çaylı kek için üçüncü raundda. O şimdi çıktı ya kalıptan, ondan kaldım ben bu saate. Size sormadan söylemiş olayım. Merakım da birikmiş, uyku yerine bi yerlere yazdım onu. Yetmeyince buraya da yazayım dedim. Biriken meraklı cümleler ne kadar diye.

Berberimi değiştirdiğimi söylemedim size. Sekiz ay falan oldu. Diyemedim. Kendime de kabul ettiremedim ya, ondan. Gidip Muharrem abiye, ben gelmeyeceğim artık sana diyemedim. Halil Hoca'ya da kitabını veremedim hala. Daha yakın bir berbere gidiyorum. Benden küçükler, uymaya çalışıyorum bakalım. Kelle derseniz, bence aynı. Göbekte ise bir ya da iki kiloluk bir artış var, ilgilenmek gereken. Niye artış derseniz, ben size şu hemen alttaki paragrafta başka bir yeni haber vereyim. Bak şu alttaki.

Yogaya başladım. İşyerinden bir grup oluşturduk. Bir hoca bulduk, yeri de sen bul dedik. Haftada bir, iki saat kadar olmak üzere sanıyorum sekiz ya da dokuz ay kadar devam ettik ve son iki aydır da yapmıyoruz yaz münasebeti ile. Bakalım devam edebilecek miyiz, şu andaki merakım da o. Belki anlatırım ayrı bir yazıda. Bu özetlerin nereleri ile ne kadar ilgilenildiğine bakar. Bence anlatmam ya, göreceğiz.

Daha önce bilgisini vermiş olduğum o işyerindeki gündelik egzersizler ise inatla devam etmekte. İki yıla aylar kaldı.

Kardeşim askerden döneli de aylar oldu. Sağlıklı paşa. İş arıyor. Ziyaretime gel diyorum, anlamadı değnek, iş bulursan gelemezsin demeye çalışıyorum, anca anlayacak sanırım.

Yaz tatili yaptım. Dokuz gün. İlk yarısı temalı. Yoga tatili. İkinci yarısı da temassız. Deniz falan. Belki ayrı bir yazı ile anlatırım. Başka tatil yapar mıyım bilmem. Bu günlerde nasıl bir hayat yaşamakta olduğumdan ziyade (ki bugünlerimde keyfim yerinde, acı-tatlı devam ediyorum) bu ülkede nasıl bir hayat yaşayacağımı düşünüyorum ileride. Eskiden genelde düşündüğüm problemleri çözebilirdim, yaşlanıyorum galiba. Son cümleyi algım ve bakış açım genişliyor diye de okuyabilirsiniz.

Arabama dokundular park yerinde. Yok yere iş. Pazartesi tamire götüreceğim. O kesin de nasıl döneceğim sanayiden, ona bakacağız.

Haber veririm.

4 Haziran 2010 Cuma

Kadınlar

Katranı kaynatsan, olur mu şeker ...
ya da
Huyum kurusun ...


Helin: Sen gidene kadar bana soru soracaksın.
Çağlar: Nasıl? Siz gidene kadar soru mu soracağım.
Helin: Haayır, sen... gidene kadar.
Çağlar: Neden hep ben soruyorum. Biraz da sen sorsana.
Helin: Cıks. Sen soracaksın.
Çağlar: ...
Çağlar: Neden hep sizin istediğiniz oluyor. Hiç benim istediğim yapılmıyor.
Helin: Iıhh... bilmem.


Taa eski blogda sözünü etmiştim bu konunun ama tabii sonra maçamız tutmamıştı, yazamamıştım. Çağlar'ın kadınlarla ilişkileri diye. Zor iş birader. Hem yazılamıyor hem de zaten anlaşılmıyor kadınlar ki bir de yazılsınlar. Ama işte bırakmıyorlar yukarıda gördüğünüz üzere.

Bir kadınla daha ilk karşılaşmamda alenen flörtleşmem pek olmuş şey değildir, o nedenle konu oldu Helin.
Ortak bir tanıdığımız aracılığı ile konuşma başladı:

Ç: Merhaba Helin hanım. Kaç yaşındasınız acaba, çok merak ettim.
H: Dört. Ama neredeyse beş olacağım 21 Haziran'da.
Ç: Aa. Çok sevindim. Şimdiden kutlarım doğumgününüzü.
...
Ç: Okulunuz tam gün mü acaba.
H: Evet.
...
Ç: Kollarınızdaki şeyler ne kadar güzelmiş. Kim yaptı, kendiniz mi çizdiniz.
H: Bunu Bahar öğretmenim yaptı, bunu da başka öğretmenim.
Ç: Kreşteki en güzel öğretmeniniz kim.
H: Iıımmm. Bahar öğretmenim.
Ç: Hımm. Kaç yaşında acaba Bahar hanım.
H: 23.
Ç: Hımm.
H: Evli, bir çocuğu var. Çocuğunu kreşe getiriyor.
Ç: Anlaşıldı o zaman. Pekiii, en sevdiğiniz öğretmeniniz kim.
H: .. ... Bahar öğretmenim...
Ç: Hehe, anlaşılan o ki, güzel eşittir sevilen.
...

En başa aldığım konuşma normalde ilk konuştuklarımız değildi. Ama bu alttaki son konuşmamız oldu:

Ç: Bak, babanlar kalkıyor.
H: Evet.
Ç: Hani ben gidene kadar buradaydın. Bırakıp gidiyor musun beni.
H: İhih.

29 Mayıs 2010 Cumartesi

Zıp zıp olasılık

Ne başlık koysam, bilemedim. Öylece uydurdum. Ama eminim, altını doldurabileceğim.

Bu yazımızda sizinle ruhumun önemli doktorlarından birinin zıp zıp zıplamak dediği şekilde hareket edeceğiz konular arasında. Uzun sürmeyecek ama Ankara var, çatışma var, teknoloji var, yerli üretim var, hatta belki foto bile var, buyrun.

Geçen hafta Silahlı Kuvvetlerimiz bir tatbikat yapmış, gazetelerde haberleri var. Gece yapılan manevralar manşet oldu. Ama orada bir yerlerde insansız hava aracı da kullanıldığını yazmışlar. Baktım, kurcaladım Baykar Makina diye bir firmanın ürünüymüş kullanılan sistem. Tıklayıp göreceğiniz gibi olan, aşırı sade görünen sitelere dikkat edin, altında çok sağlam bir temel çıkıverir, şaşırırsınız. Bu örnekte de tam anlamıyla yerli yazılımlar var, inanç var (sanırım) . Sanırım dedim çünkü bilmiyorum, sadece hissettim. Elle tutulan bir başarı var tam anlamıyla. Adamlar elden uçuşa başlatılan insansız hava aracı yapmışlar, uçuyor, boş değil. O yaptıkları cihazlar uçabildikleri için insanlar daha az ölüyor, bu kadar da basit. Neyse, uzatmak istemiyorum burasını, hassas konu. Dileyen okuyabilir farklı kaynaklardan. Ama bu yukarıda tıklanabilir halde verdiğim sitede, ana sayfada en altta bir alıntı var, buraya da almak lazım ki oradan devam edeceğiz:

"Avrupa'dan, Amerika'dan lisanslar alip tayyare yapmak kopyacılıktan ibarettir. Demode tipler için lisans verilmektedir. Yeni icat edilenler ise bir sır gibi, büyük bir kıskançlıkla saklanmaktadır.Binaenaleyh kopyacılıkla devam edilirse, demode şeylerle beyhude yere vakit geçirilecektir. Şu halde Avrupa ve Amerika'nın son sistem teyyarelerine mukabil, yepyeni bir Türk tipi vücuda getirilmelidir." Nuri Demirağ


Yanlışsa yanlış diyebilirsiniz yorumlarda. Ben doğru olduğuna inanarak, bu ismi biraz kurcalayın derim. Yaptığı iş ile ismi bina edilen ilklerimizden. Ama ülkede sadece tren yolu yapmakla kalmamış. Şimdi okuduğumuzda bana şaka gibi gelen bir hayatı var. İlk özel sektör seri üretim uçağını yapmış ülkenin. Yolcu uçağı. Nerede yapmış derseniz şimdi İstanbul'da Deniz müzesi olan yerde, o bölgede. bildiğiniz Beşiktaş iskelesinin oralar işte. E yaptı da nerede uçurdu sanıyorsunuz. İhtiyaç olduğu için, kendi parası ile bir çiftlik satın almış. Çiftlik dediğim 1500 dönüm arazi. Uçaklar için pist falan yapılmış, orada uçulmuş. Sonra seri üretim ürünlerin ihracına izin verilmeyince Gök Okulu diye bir okul kurmuş. Uçuş okulu işte. Yine aynı yerde kurmuş. Orası sonra ne mi olmuş, Atatürk Havaalanı diye gidiyoruz, Yeşilköy. Orası da devletleştirilmiş. Anlatılacak gibi değil yapılan işler, sadece uçuş değil. Her türlü üretim var, sigara kağıdından paraşüte. Politika var. Çok partili hayattaki ilk muhalefet partisi falan. İlk Boğaz köprüsü planı. Tabii Da Vinci birader aklımızda. Neyse anlatılır da, buraya sığacak gibi değil. Lütfen -mesela- şuradan ve kolayca bulacağınız başka kaynaklardan okuyunuz. Neyzen Tevfik ve Nazım Hikmet ile olan ilişkisi de oha dedirtecek hayat çeşitliliğinin uç noktaları. Film gibi adamlardan.

Görüyorsunuz, vizyonerlik ortada ve fakat yukarıdan da destek var, soyismini veren Atatürk'ten. Yerli sanayinin göklere odaklanması, hepimizin bildiği "İstikbal göklerdedir" cümlesini gerçek yapmaları için Nuri Demirağ, Vecihi Hürkuş gibi isimlere ilham veren adam, doğrudan kendisi, bu konudaki bir sonraki zıplamamızın inşa edilmesi için emir vermiş. Anlatayım.

Ankara zor memlekettir, ağırlığını hissedersiniz. Tarihtir ve eski olmayan, yaşayan, içinde yaşadığımız, "işe bak, hala olmakta, hala devam ediyor, olacak şey değil" dediğimiz, standartlara göre genç olan bir tarihin bayrağı bir kenttir.

Ankara'yı bilenler için; bizim Konya yolu ya da Samsun yolu dediğimiz, şehrin -artık- ortasından geçen bir yol vardır. Otobüs garajı, üniversiteleri, hastaneleri, alışveriş merkezleri, il emniyet müdürlüğü, kültür merkezi, oto sanayi sitesi, falanı filanı bu yolun üzerindedir. Konya yönü arkanızda, Samsun yönü önünüzde Gazi Hastanesini, Ankara Diş'i sağınızda bırakıverirsiniz, Solunuzda Sabancı kız yurdu erir, Gazi kız yurdunın tam karşısında iken sağınızda ne vardır, bilmezsiniz. Yıllarca geçersiniz önünden, anca belki bilenler için Ankara Üniversitesi Tandoğan Kampüs girişine ulaşmak için, ya da Ankara Diş'in arkasına arabayı parkedebilmek için kullanılan o sote sokağa ulaşmak için kullanılan bir cep vardır. Konya Yolundan o cebe girersiniz, yüksek bir duvarın yanından ilerler ve sağa içeri dönersiniz, yol döndürür sizi. Aslında etrafını dolaştığınız, Konya yoluna cepheli, yüksek duvarlı bina kompleksi neresidir, hiç bilmezsiniz. Yani belki bazılarınız biliyordur da, ben hiç mi hiç bilmiyordum. Milli Eğitim Bakanlığının olmuş, Askeriyenin olmuş, kümes olmuş, depo olmuş, herşey olmuş. Şimdi de Tübitak'ın olmuş. Adı basit: Ankara Rüzgar Tüneli. Ya yazıyorum ama, hala inanamıyorum, bu da şaka gibi. Rüzgar Tüneli. Niye bu paragrafı yazdım, çünkü yapılma emrini Atatürk vermiş de ondan. Kırklı yıllarda yapımına başlanmış. O tarihlerde lütfen kimlerin(hangi ülkelerin) elinde rüzgar tüneli vardı, araştırınız. Dünyanın tümünden bahsediyorum. Nuri Demirağ Nud38'i üretip dışarıya satacakken kimlerin uçağı yok idiyse onların rüzgar tüneli de yokmuş. Yeşilköy'deki ilk pist yapıldığında öyle bir pistin dünyada sadece bir de Hollanda'da var olması, başka yerlerde olmaması gibi birşey.






Neden olasılık tanrıları var bu yazıda, bir sebebimiz daha var. Geçen hafta olmayacak iş; bir arkadaş "şuraya şuraya giderken bir tabela gördüm, Tandoğan'da da bizim kurumun yeri varmış" demişti. Sanırım onun dediği yer de burası, Rüzgar Tüneli.

Olasılık tanrıları yaz dedi, yazdım.

4 Mayıs 2010 Salı

Dönemsel Alerji Yazısı

Efendim, Ocak 2007'de konuyu ilk kez gündeme getirmiş ve bilgileri toparlayan bir giriş yazısı yazmışım Alerjik Ben isminde. Sonra da Mayıs 2009'da Su filtreli elektrikli süpürge ve gramineae isminde başka bir yazı ile konuyu açmış, durum güncellemesi yapmışım. Şimdi de gelişmeler ile karşınızdayız.

Aslında gelişmelerden önce birşeye dikkat çekmek lazım, geçen sene de benzer zamanlarda yazmışım çıldırma yazısını. Bu sene iki hafta erken, zira artık bir beklenti oluşturdum ve boşa çıkmakta olduğunu gördüğüm için geri tepmekte. (Rebound effect?)

Şimdi baktım, rebound eff. değilmiş. O tedaviyi bırakınca olan birşeymiş. Burnunuza sıktığınız fısfısı bırakınca daha fazla tıkanması gibi.

Bakalım konu ile ilgili son yazı sonrasında neler olmuş. Kışın -aslında biraz da bir arkadaşı yüreklendirmek için yanında gittiğim- bir hastanede ben de muayene oldum alerji bölümünde, daha önce konuşmuş olduğum bir profun hocası olan başka bir profa. O vakit durumum iyice idi. Tahmin edilen ve bilinenlerin dışında pek birşey söylemedi. O zaman aklımda kalan yeni birşey dönem başlamadan önce bir deniz tatili yapmanın bünyeye iyi geleceği idi. Yaptık, bi b.k olmadı afedersin. Neyse, konu tam olarak bu değil. O görüşmede bana Atalet'in de daha önce söylemiş olduğu dönemsel ? dönem öncesi ? aşı tedavisinden bahsetti (preseason immunotherapy)

2007 yılında yazmış olduğun ilk yazıda bahsi geçmeyen bir yöntem bu. O zaman bilmiyordum. O yazıdaki aşı tedavisi çok uzun süren, 3 sene boyunca periyodik olarak gidip aşı olduğunuz, bu periyotların haftalık, aylık olabildiği birşey idi. Yanlışsa da kusuruma bakmayın, hatırımda o kadar kalmış. Bu yeni dalga ise başka. Her sene yenilenmesi öngörülen, bir yıllık uygulamasının dönem başlamadan önce(baharda yoğunlaşan alerji için şubat ayında mesela) 7 hafta boyunca haftada bir yapılan aşı uygulaması şeklinde olduğu yine bir tür duyarsızlaştırma tedavisi.

Uzatmayayım, bu dönem başında ben bu uygulamaya başladım battı balık yan gider hesabı. Önce uzun uzun konuştuk doktor ile. Kaygıları belirttim, sorguladım ciddi bir süre. Yapacağınız duyarlılık testi ile duyarlı olduğum alerjenlerin yüzde kaçını tespit edeceksiniz, önereceğiniz aşı tipi ile bu bulduklarınızın yüzde kaçını kapsayacaksınız, kapsayabileceğiniz alerjenlere karşı yapacağınız aşıdan yüzde kaç başarı elde etmeyi bekliyorsunuz, dönemi ilaç kullanmadan geçirme ihtimalim yüzde kaçtır, burada aşı uygulanırken aşırı tepki verirse bünyem(anaflaktik şok) yani geberip gidersem, geri getirebilecek donanımınız var mı gibi basit sorular sordum. Kibar adam, sadece gülümsedi ve hepsine cevap verdi. Zaten doktorun(genişletir isek iletişimcinin) iyisi bu soruların iknaya hazır, cesaretlendirici birşeyler duymak isteyen insan soruları olduğunu biliyor. Ha benim durumumda kafama yatmayan bir cevap olsa idi iptal ederdim işi, etmedim çünkü artık bir de bunu deneyelim, bundan sonra bi tek kulağımızın arkası kaldı havasında olduğum için bu psikolojiden cayacak kadar ciddi bir sıkıntı duymadım.

Önceden de bahsettiğim şu deri testinden yaptılar. Büyükten küçüğe doğru birkaç tanesini sıralamak gerekirse;
Polen Karışım III : 9 x 7 mm.
Secale(Tahıl-Arpa) : 7 x 8 mm.
AkarI Mix : 6 x 6 mm.
Polen Karışım IV : 5 x 5 mm.
Cat Hair : 5 x 5 mm.
Dog Hair : 5 x 4 mm.
Ağaç Poleni Karışımı : 3 x 3 mm.
Polen Karışım V : 3 x 3 mm.

Bunların dışında Hamam böceği de var, 3 x 3 mm. Lateks(biliyorduk da, yine de şükür), mantarlar, kümes hayvanları, fındık vb. şeylere de alerjimin olmadığını öğrendik.

Bu tabloya göre doktor Allergovit isminde standart bir aşı uygulamaya karar verdi. Dönemsel olmayan akar, kedi, köpek ve tahıl'ı listeden çıkarınca fotoğraf netleşiyor zaten. Ha o ilaç bunların ne kadarını kapsıyor derseniz, bilemem. Şubat ayının ortasından itibaren, dönem başlamadan tamamlanmak üzere 7 haftalık uygulama dönemine girdik. Her hafta iki katına çıkarılan dozlar halinde koldan verdiler küsküyü.

Şu vakte kadar hiç ilaç kullanmadım daha. Bu iyi birşey. Ama geçmiş senelere dair hatırladıklarıma ve bulduğum Ankara polen yoğunluk haritalarına göre "Daha herşey yeni başlıyor dostum"

Bunu niye şimdi yazdın derseniz de, bu sabah ilk kez göğsümde hırıltı ile normalinden erken uyandım. Bu iyiye işaret değil. Kesinlikle beklemiyordum. Şimdilik köprü ve bağlantı yolları açık, gelişmelerle karşınızda olacağız.

6 Nisan 2010 Salı

İlksel Algoritma

İlkel değil, ilksel. TDK "başlangıçta bulunan, başlangıcı belirleyen" diyor ilksel için. Yazının konusu olan özel anlamı ise şöyle verilebilir sanırım: "zamandaş olduğumuz ama üretim kuvvetleri ve ilişkileri bakımından insan tarihinin çocukluk günlerini andıran toplumlar".

Haziran 2009 Atlas dergisinde "Hadzabe"leri anlatan bir makale var. Diyor ki:

Yaklaşık 10 bin yıl öncesini insanın ilk büyük devrimi yaptığı tarih olarak kabul edebiliriz. Göçebe yaşamı terk ettiği, tarıma geçtiği devrim... Avcı derleyici toplumdan çıkıp, hayvanları evcilleştirdiği, tohumu ektiği devir. Bu tarihe kadar belki bir milyon, belki iki milyon yıl yalnızca avlanarak, yabani yemiş ve kök derleyerek yaşadı. ... İşte Hadzabeler, insanın başlangıcındaki gibi yaşayan, dünya üzerinde sayıları çok azalmış topluluklardan biri. En önemlilerinden biri... Hala ilksel kalmaya kararlı bir şekilde yaşıyorlar.

Makalede Hadzabelerin nasıl hala avcı-derleyici yaşadıklarına dair uzun açıklamalar, örnekler, fotoğraflar ve daha birçok şey var. Yazar onlarla birlikte yaşamış bir süre, rehber/çevirmenler aracılığı ile konuşmuş, bir anlamda mülakatlar yapmış.

Şu anda kafamızda beliriveren anlamıyla ilkel değil, ilksel olduklarına dair çok önemli ipuçları var sorulan sorulara alınan cevaplarda. Mesela "başlangıçta ne vardı" sorusu var. Anlatıla anlatıla, ağızdan ağıza taşınan öğretilerine göre dört büyük çağ yaşanmış. Her çağın insanı aslında tür olarak bile farklı farklıymış. Her çağın insanını, dünyasını, ateş yakıp yakamadığını, yakabiliyor ise bunu nasıl yaptığını anlatmış ailenin avcı babası yazara.

Neyse, Hadzabeler eşitlikçi ilksel toplumlara bir örnek. Tüm obada paylaşmaya dayalı bir ekonomi. Toplanan ve avlananlar paylaşılıyor. Günlük yaşanıyor, depolama yapılmıyor. Hiyerarşi yok. Mahkeme ve cezalandırma sistemi yok. Tek eşlilik var. Eş seçmede kadın ve erkek eşit (bunun ritüelleri anlatılıyor makalede) ve anne ve baba müdahalesi çok az seviyede.

Tanıdık okur farkedecektir, olay bu değil, bu giriş. Geliştirmeden sonuca gelelim:

- Seni seviyorum, nasıl söylenir Hadzabe dilinde?
- !Şianti not.
İlk sözcüğün başında bir klik sesi çıkartmıştı Gulumbi. Sonra "Kadın ne karşılık verir" diye sordum.
- Nubeya o !çieya.
Ne anlama geldiğini sordum tercümana, "Ben seni kabul ediyorum" demek olduğunu öğrendim.
- Sonra?
- Maesana!
Bu da, öyleyse gidelim anlamına gelirmiş. Birlikte kızın ailesine gitmek için söylenirmiş.
- Ya kabul etmezse, o zaman ne der kız?
- Aku dat atmahat!
Kabul etmiyorum anlamına gelirmiş. Bundan sonra, yine sorum üzerine öğreniyorum ki erkek arzusunu ve aşkını tekrarlar, ısrar edermiş, kız da naz yaparmış.

Ne diyoruz hep, kadın seçer, kabul eder ya da etmez. Biri seviyorum der, öbürü kabul ediyorum der (ya da etmiyorum der).

Hayat böyle, en başta da, şimdi de.

Ah erkek ah, ilkel değilse de, maymun işte.

21 Mart 2010 Pazar

Bir şehir, iki gün, yetmiş kilometre

Sanırım biraz yazsam iyi olacak.

Geçen haftasonunu birkaç saat erken başlatarak memleketin en turistik şehri İstanbul'a tekrar bir yerli turist edası ile gittim. Amacım değişiklik ve arkadaşları görmek idi. Sonucum da değişiklik ve arkadaşları görmek şeklinde oluştu.

Cuma akşamı otobüs marifeti ile gittim, pazar gecesi de tren marifeti ile döndüm. Şehir içinde 72 kilometre mesafe katettim. Bunun 32 kilometresini yürüyerek becermişim. Gerisi otobüs, taksi, tramvay, vapur. Eski bir arkadaşımda kaldım. Eski kavramına şaşırdım yine. Uzun uzun notlar tuttum, hatta not tutmak için gereken kalemi almak için karşıya, Kadıköy'e geçtim. Zaten Birinci Dünya Savaşını da o balkan arkadaş çıkarmıştı. Notları buraya aktaracak olsam, çok. Sayfalarca. Doğrudan onları aktarmak istemiyor canım, tadı ve canı olmuyor öyle. O notlar başka, bu notlar başka. Bunlar onlardan esinleniyor falan. Aslında şimdi bunun da neden olduğunu düşündüm, ben üzerinden geçmeyi, yeniden düzenlemeyi, tekrar tekrar tüketmeyi sevmiyorum. Zaten(2) Esaretin Bedeli'ni de kaç kere izledim ki. Aslında başka neyi farkettim şu anda biliyor musunuz, bölünmeyi de sevmiyorum ben. Kafamdakiler dağılıyor. Ufak ipuçları, notlar alarak da yazamıyorum, o bile konuyu birden çok kez ziyaret demek oluyor benim için. Ama aynı zamanda "lütfen izin ver de yapacağım işi yapayım" diye izin isteyemiyorum da. Dur bakalım nasıl olacak.

Önemli noktalarını saymak gerek ama bu haftasonu çalışmasının. Bebek sahildeki kahvaltıcılardan Beşiktaş'a kadar yürüdük mesela. Normal havada ve normal zamanında (sıcakken) yapılası ve yapılan birşey olsa da çok erken yapınca üşünüyor. Bir de benim pratiğimde olmadığı için sevdim. Hangi şekilde seyahat edersem edeyim Opet şartlanmasının da işlediğini tecrübe ettim bu yürüyüş ile. Opet şartlanması nedir diyenler için, Opet gördüğün yerde girip işemek diye açıklayalım.

Dolmabahçe sarayını bir de rehberli gezdim, uzun sürüyormuş ama değermiş. Aklında ne kaldı, ne düşündün derseniz, yataklar küçükmüş, bana öyle geldi. Bir de Harem, ama kadın nüfusun gündelik hayatını yaşadığı Harem-i Hümayun tarafı, çok tekdüze idi. Hayatını geçirmek için çok kapalı, kendini tekrar eder, boğucu olduğunu duyumsadım. Hacimden bahsetmiyorum aslında, zira hacim var. Ama değişim yok, hareket yok. Haremden de bahsetmeyi bıraktım, farketmişsinizdir. Hayattan bahsediyorum. Hem de tüm haftasonunu evden çıkmadan geçirebilen ve bundan keyif alan biri söylüyor bunu, görün işte ne kadar bunaldığımı oradan.

Saray'dan çıkışta bir de Beşiktaş'ın ortasına işedim. Üstüne -sanırım- bir İstanbul klasiği olan vapura koşma ritüeli yaşadım. Neden derseniz, işemek için umumi tuvalete girerken saat 17:13 idi. 17:15 Kadıköy vapuruna bindim, hem de jeton satın ama da var arada. Kendimce komik idi yaptığım.

Aslında Eminönü tarafına da uzandık yürüyerek, dönüşte Köprü üzerinde muhabbet Karaköy'deki, Türkiye'de başka şubesi bulunmayan Nadir Güllü'nün Güllüoğlu'suydu. Komik olan şu ki biz bunu konuşurken telefonum çaldı, arayan Ankara'dan bir büyüğümdü, nerede olduğumu öğrenince bana o anda konuşuyor olduğumuz Güllüoğlu'nu söyledi. Dedim, "şimdi konu konuşuyoruz, tamam" Ama hayat güzel biliyor musunuz, farketmek lazım. Şimdi bu aktardığım Güllüoğlu'nu okuyorum oradan buradan, yorumlayanlar, "el elden üstündür, Gaziantep İmam Çağdaş'da da yemek lazım" diyorlar. Şimdi oturup bunu konuşacak olsak bi milyon baklavacı yorumu gelir, demek istediğim o değil. Demek istediğim şu ki ben bu şubesiz baklavacıyı bilmiyorken, seneler önce, hatta ne yaptığımın farkında olmadan yemişim baklavayı Gaziantep'teki İmam Çağdaş'ta, hayat işte bu yüzden şaşırtıcı ve güzel.

Ha notlarıma bakıyorum, bir de şu var. İkiyüz küsur yaşındaki tünel'e finiküler dedim hem de bunu İstanbul'dan güzel bir İstanbulluya dedim ki, anında aldım ağzımın payını. Yerlisi, Kabataş'tan Taksim'e çıkanına diyormuş onu. Tekniğin adıdır, teknolojinin ismidir falan diye çevirmeye çalıştım ama ne mümkün, oturdum, yutkundum şarabımı.

Özetin özeti; yedim, içtim, dinledim, konuştum.

Döndüğümde ayak tabanlarım üç gün acıdı. Başka acıyan yerlerimin acısı ise hafiflemişti.

15 Şubat 2010 Pazartesi

Kurt Çakal Tilki

Tom Cruise ve Jamie Foxx'un başrollerinde olduğu 2004 yapımı bir film var. Orjinal adı Collateral. Hani ortalığı gümbürdeten bir film olmadı. Hepi topu 7.8/10. Ve fakat sembolizmin gözümüze gözümüze sokulduğu anları bol olan, hızı değişken olan bir filmdi. Ya da ben öyle hatırlıyorum.

Vincent(Tom Cruise) hayatına hiç anlam yüklemeyen, aslında bu sayede de başarılı olan bir kiralık katildir. Fakat bu durum tamamen sorunsuzluk anlamına gelmez, sorgulamalar eksik kalmaz. Bir gece bomboş sokakta taksi ile ilerlerken önlerinden bir çakal hızla geçer. İkincisi ise sakince. Gözlerini diker ve o şekilde önlerinden sakin adımlarla geçer, gider. Aşık olunası sesli Chris Cornell Audioslave'den, içinde "Nothing but a hole / To live without a soul / And nothing to be learned" sözleri de olan Shadow on the Sun şarkısının başını söyleyiverir.

Çakal Vincent'tir tabii ki. Semboldür. Başka şeylerin de sembolüdür çakal o filmde, ama orası okuyucuya bırakılmıştır bu metinde.

Bu akşam benim de önümden bu sefer bir tilki geçer. Çoğumuzun önünden geçmiştir Odtü gibi bir yerde çalışınca. Daha önce kerelerce geçtiği gibi, bakmadan, çok hızla geçer. Yakalayamayalım diye geçer o hızla.

Kendimiz, kendi başınalığımız, hayatımız geçer.

Vincent'in çakalı göz göze gelir ve sakin ve yavaştır. Ama o filmdir, mizansendir. Gerçek hayat, geçer gider, bakmaz bile.

30 Aralık 2009 Çarşamba

Hayat Zararlısı ile Dönemsel Biyolojik Mücadele veyahut Ruhu Nadasa Bırakmak

İki parçalı başlığa en az iki karakter tahlili ya da belki iki durum tespiti gerekir. Bakalım bizden kaç tane çıkacak.

Birinci oyuncumuz sıkma nar suyunun her nasılsa sürekli bardağın dışına bulaştığını bildiğinden, garson bembeyaz masa örtüsüne bardağı bırakmasından hemen önce, onu uyararak örtü ile bardağın arasına yine bembeyaz kağıt peçeteyi sıkıştırıverdi.
Yemek yendi, bardak gitti. Peçete bu sefer temiz kalmıştı, hayret, anlaşılan meyve suyu bu sefer tamamiyle bardağın içine konmuştu.
Oyuncu şerbetli tatlısının şerbetinin duru olduğunu farketti, daha hiç bir lokma almadan ilk sahnenin kahramanı peşeteyi çapraz dörde katlamış iken tatlı tabağı ile kendisi arasına koydu.
Tabak niye o kadar uzaktaymış ki diye ahkam kesecek okuyucu, tatlının karşıdaki ile paylaşılıyor olması ihtimalini düşünsün lütfen.
Tatlı iki ağızda lokma lokma tükendi. En az onyedi tane olan lokmaların sonuncusu oyuncumuza kaldı. O son lokma, üzerinde yolcusu olan tek şerbet damlasını yolda bırakmayı tercih edince kayıt ve zaman ve görüntü bir anlığına dondu. Ve sonra devam etti. Yolcu eğik yollu bir düşüş yaşadı ve kendisini dörde katlanmış peçetenin üçgen görünümlü sıcak kucağında buldu.
Oyuncu, son lokma ağzında, bu hale baktı ve günün en mutlu anı diye kaydetti ve buna kendi de şaşırdı.

İkinci oyuncumuz da sıkma nar suyunun sıkıntısını bilecek kadar rolünün bilincindeydi. Ama o oturmadı, peçete de istemedi. İki buçuk kişi için üç kap yemeği iki dakikada sipariş etti. Üç kalem eski borç ödedi, iki tespit yaptı. Kendine çok hakim, başarılı ve ikna ediciydi. Tespitleri şaşırtıcıydı ve aslında hayata -ya da belki bu sahneye- optimizasyon problemi olarak baktığını gösteriyordu. Bu, oyuncunun biyografisi eksik olduğu için doğrulanamadı fakat hedefin şaşkın iltifatları çoktan toplanmış, eve götürülüyordu.

Bu noktada oyuncular ayrılmış, perde inmiş oldu.

Gece geç oldu, diğer tespitler de bize kaldı.

24 Eylül 2009 Perşembe

Vay anam vay, Neler olmuş: Antalya Yine

Efendim başlıkta Antalya yazdık ama birazdan anlatacağız, buna Çolaklı, Side, Kemer, Köprüçay, Manavgat, Antalya falan da denilebilir. Geçirdiğimiz bayram vesilesiyle hızlıca alınmış bir kararla, daha önceden yapılmış bir plana iştirak ettim. Onu anlatacağım. En son ve büyük Mavi Yolculuk hadisesini anlatırken aldığımız eleştirileri de gözönünde tutarak biraz daha farklı bir anlatım olacak bu, önceden de belirteyim. Özel olacak birazcık, benle ilgili olacak. Buyrun:

Bayramda evde, Ankara'da kalmaya karar vermiştim. Aslında başka hiçbir şeye karar vermemiştim de; sonuç, bulunduğum durumu korumak şeklinde ortaya çıkmıştı(1). Entropi-entalpi meselesi hani, bilirsiniz. Bilmeyen gugıla sorsun. Ve fakat olasılık tanrılarına verilmiş bir izinle atılmış bir bakış ve sonucunda ufak bir kahvaltı karşılaşması ile zaten planlarını yapmış ve tatilde Çolaklı'ya kendi yazlıklarına gidecek olan Oya-Emre ailesinin planına dahil oldum. Planda bir de Günce-Ahmet çifti vardı. Yani ben yine tekleştiren yancı oldum(2). Şans şu ki, ulaşım aracımız kocaman bir araba olduğu için götüm çok da tepki çekmedi. Cumartesi sabah çok erken vakitte Ankara'dan yola çıktık ve araba içinde ev yapımı kurabiye-börek ve termostan çay kombinasyonu ile ilerledik. İlerlememiz Akseki Ömer Duruk tesislerinde yediğimiz güzelce bir yol yemeği ile taçlandı. Akşamüzeri saat üç gibi hedefe varmış idik. Arkadaşların yazlığına yerleştikten sonra hemen sahile indik ve bünyeleri tuzlu suya bandırdık. Pek iyi geldi. Yolun yorgunluğunu bile aldı, diyecektim. İnanmayın. Sahilde biraz da şezlong keyfi yaptıktan sonra yazlığa döndük ve başlayan yağmurun, şimşeklerin ve izleyen gökgürültüsünün keyfini çayla birlikte saçak altında sürdük. Sanırım ilk kez şort ve tişört ile yağmurlu havada oturuyordum, o an öyle düşündüm(3). Ama o çıkmayan yorgunluk bastırdı ve akşamüzeri uykusunun tadına vardık yarım saat yağan ve sonra duran yağmurdan sonra. Hem yağmurun ne kadar süreceğini, ne zaman duracağını bildim, biliyor musunuz. Yağan, benimdi çünkü.

Akşam olunca uyandım ben. Zaten son uyanan da benmişim ve hepimiz acıkmışız. Kalktık bi balık restoranına gittik. Balık çorbası istedik, yokmuş. Durmadık ayrıldık oradan, ama kalplerini kırmadık. Zaten iki gece sonra da orada yiyecektik tekrar. Yan dükkana geçtik istediklerimizi bulduk. Orada şu dumansız hava sahası konusunda tartışma yaşayacaktık ki tam, bırakalım dedik, açız. Yenen içilenleri çok da sündürmeyelim, konu o değil, cumartesiyi uyutabildik nihayetinde.

Pazar sabahı bayram günü idi. Mis gibi bir kahvaltı ettikten sonra bindik arabaya, doğruca Antalya şehir merkezine. 78 doğumluyum ve hayatımda ilk kez haber vermeden, sürpriz yaparak eve gittim(4). Bunu anlatamam size. Sadece numara verebilirim işte. Bayramlaştık, vaktimiz kıt, planımız da çok olduğu için izin alıp kalktık. Böylelikle "Bayram ziyaretinin kısası makbüldür"ü ilk kez kendi evime yaptım(5).

Sonraki hedefimiz biraz yüksekti. Kemer'i bulduk ve geçtik. Çamyuva'yı da bitirdikten sonra sağa, "Tahtalı" tabelasına döndük. Yoldan araba ile 700 metreye tırmandık. Sonra yola katırlarla devam ettik diyeceğimiz sanıyorsanız yanılıyorsunuz, teknoloji ilerlemiş, yola tel üzerinde teleferik ile devam ettik. 15 dakika bile sürmeyen bir zamanda 2365 metreye tırmandık. Benim diyen katır bunu size sağlayamaz arkadaşlar. Ha nedir, katır arpa, yulafa tav iken bu teknolojik eşşek bir çıkışta 200 milyonluk mazot yakıyormuş. O da artık eyvallah diyeceğimiz bir boyutu işin. Yukarısı çok acayipti. Manzara yani. Hava eğer açıksa tüm Antalya körfezi şöyle önünüzde dönüveriyor. Bakın Antalya şehir merkezinden bahsetmiyorum, bütün Antalya körfezi. Hani bilmeyenlere anlatırken elinizi yumruk yapar ama başparmağınızı ve işaret parmağınızı açarsınız ya C harfi yapar gibi, ya da sıraya kale kurar gibi. Sonra şurası Kemer, burası Antalya, burası da Alanya diye anlatmak için. Kim doğuda, kim batıda göstermek için. O bütün körfez aşağıda. Ayrıca aşağı akıtıverince görüntüyü Fasilis'i, Çıralı'sı, Adrasan'ı... Ne bileyim Gelidonya fenerinin olduğu burun. Az daha dönünce Kumluca ve Finike, seralar. Öyle bir panorama işte. Tepeden, en tepeden bakıyorsunuz işte. Gugıl ört'den biraz daha net diyebilirim. Soğuk ama ha, rüzgarlı, elektrikli falan.

İndik aynı şekilde aşağıya ve acıktığımızı farkettiğimiz için Kemer'e döndük. Ayışığı koyu. Koyun göbeğindeki bir işletmeye oturduk ama benim içimde bir karışıklık. Manzaraya bakıp bakıp duruyorum. Hani manzara çok güzel, ona diyecek birşey yok. İnce kum plaj, tam bir yuvarlak koy. Sadece dörtte biri açık denize açılmış bir ağız, iki yanda iki burun, çam ağaçları, mis gibi ahşap tekneler, çarşaf gibi bir deniz. Koy kendisi zaten bir alem ve eşi benzeri yok diye anlatılabilecek bir güzellikte. Ama işte benim karışıklığım bu koya hayranlıktan, güzelliğine ve sakinliğine vurulmuşluktan değil. Başka birşey var, ama çıkaramıyorum. Sokakta karşıdan gelen adamın suratına kilitlenir kalırsın, ben bu adamı nereden biliyorum diye bakar durursun. Adam sinirli biri değilse, kafayı gömmez de basıp geçer, sen iki kere daha dönersin arkana kimdi bu diye. Öyle kaldım koyu tam karşısına alan mekanda otururken. Niyeyse sonradan koyu sağdan kapatan burna dikkat edince, doğal yer şekline bakınca, böyle iki kat denize varışını görünce ışıklar yanmaya başladı. Garsona "Buralarda bir Fransız tatil köyü olmalı, nerede" diye sorduğumda aldığım yanıt beni uyandırdı. "İşte burası, sağdaki beyaz binaların olduğu yer" Evet, burası "Ben Bir Türk Zabitiyim" diye kendi hikayesini yazan, çizen, haritalayan Yüzbaşı Mustafa Ertuğrul'un anlattığı yerlerden biriydi. Burada batırılmıştı bir düşman savaş gemisi binbir zorlukla ve inanılmaz bir keskin zeka ile. Diğer inanılmaz gerçek hikayeler gibi ağzım açık okumuştum ve yine o kitaptaki, haritaları cebinden çıkaracak çizimlerden tanımıştım bu koyu. O hikayeleri anlatmaya gücüm yetmez burada, ama o an ne hissettiğimi anlatmayı deneyebilirim. Seni hiç senin istediğin gibi sevmeyecek birinin başkasına olan hislerine sırdaş olursun ya, yuta yuta dinler ve yorum yapmaya, yardım etmeye çalışırsın ya. Sanki elindeki tek yara bandını, yarasına kapatmaya çalışırken, daha paketini açmadan kendi kanınla kirletirsin... Sonra bunları düşününce ağlayamazsın bile, burnunun ucunun içi acır, diyaframından bir tel daha kopar. Zaten şaşarsın da kaç telle gerili bu tef diye düşünürsün. Ağlayamadığına şaşar ve gülümsemeye çalışırsın sonra düşününce, kasılı çenen izin vermez tabii gülmene. Sonra gider alakasız bir zamanda Ece Ayhan'ın Beyoğlu'nda kör bir adamla yaptığı sinema muhabbetinde körün dediğine koparsın; "Ben içimden seyrediyorum". İşte Ayışığı koyunda, plajda bir o yana, bir bu yana bakarken, adamın o zamanlarda o yokluklarla nelerden neler yaptığını, onu anlatırkenki naifliğini, o kadar yazmasına ve kitabı hazırlamasına rağmen ölene kadar sakladığını hatırlarken, alakasız bir şekilde Paris II batığına dalmak isteyen bir başka adamın inatçı araştırmaları sonucunda alakasız ipuçları sonucunda yıllar sonra kitap olan kitabı gördüklerimle örtüştürürken ve Yüzbaşı Antalya'da yaşamış iken, orada ölmüş ve orada heykeli dikilmiş iken, batık burada iken, koy burası iken ve ben buralı iken daha anca şimdi hepsini örtüştürebilmiş olmama ağlayamaz ve gülemezken anca içinden sevebilenleri düşündüm(6).

Orada denize de girdik, üzerimize yağmur yağarken. İlk kez yağmurda denize girdim sanırım(7). E çıkınca üşüdük haliyle. Gayfeler ile ısındık ve sonrasında tekrar şehir merkezine döndük. Döndük dediysem bu işler hemencecik olmuyor, bilen bilir. Yol biraz var. Akşam olduğu için ve hava da yağmurlu olduğu için bir acayip görüntüler gözümün önünde idi. Ben arabanın sağ arkasında -bence bu görüntüler açısından şanslı- bir konumda idim. Kemer yolundan dönüşte açıkta, Sıçan adasının gerilerinde, açıkta demirli kuru yük ve petrol tankerlerinin üzerlerine üzerlerine bolca şimşek çaktı. Bana bu da ilk kez yaptığım birşeymiş gibi geldi. Daha da kötüsü bir uçak vardı havada. Sanki Antalya havaalanına inme derdinde idi. Onun da etrafındaki bulutlarda inadına inadına yanlamasına şimşekler biz buradayız, aa bak şuradayız da, aha önünde de çaktık der gibiydiler. Hani biz de izliyoruz ya, sakınılan uçağa şimşek çarparmış, tırstık. Ama abim delikanlı uçak şöförüymüş, iki eskivle kurtardı, yoluna devam etti. Şehre dönmüşken Ahmet'in ablasıgile? de uğrayalım dedik, bayram tebrikleştik ve yine Çolaklı tarafında devam edip yolda çekirdek bulup bira eşliğinde geceyi 0130 ettik.

Bayıl, ayıl derken sabah olmuş, iyi mi. Yine harika bir kahvaltıdan sonra kurtları yeterince dökememişiz belli, Köprülü Kanyon'a gittik, Köprüçay'a yani. İsim veren köprüyü gezdik. Sonra döndük bi de rafting yaptık. İnanmazsınız, rehberimiz 12 yaşındaki Mihrican idi. Anladığım kadarıyla bu yaştaki kızlar hep dünya şekeri oluyor. Hem sözümüzü dinleyip bizi devirmedi, hem de yaramazlık edip kürekle ıslattı. O buz gibi suya girip yüzdük de uygun yerlerde. Değişik bir deneyimmiş, onu da tatmış oldum. E bu aktivite insanı ne yaptırır derseniz, acıktırıyormuş. Yine orada raftinge başladığımız yerdeki işletmede asma yaprağına sarılmış ve içinde defne yaprağı ve sarımsak olan alabalık yedim ki, bu tatta bir yiyeceği daha önce yemedim diyebilirim açık sözle. Tabii bir ayrıntı var, bu rafting denen şey kocaman bir botla yapılıyor bilmeyenler için. O botla nehirde yokuş aşağı iniyorsunuz. İşiniz bittiğinde tekrar yukarıya, başladığınız yere dönüyorsunuz. Bunu da botu ve kendinizi kocaman bir kamyonete yükleyerek yapıyorsunuz. Ben kamyonetin üzerindeki botun içinde yata yata çıktım yolu geri. O süreçte geçtiğimiz köylerdeki bok(kibarcası tezek) kokuları ve güneş ve ağaç yaprakları, eğlenceli bir bileşimdi. Buradaki işimizi de bitirdikten sonra baktık daha günü bitirmemize çok var, dedik ki haydi güneşi Manavgat ırmağının denizle buluştuğu yerde(boğaz diyorlarmış oraya) suyun içinde batıralım dedik, dediğimizi de yaptık ha. Bünyeyi suyun tuzlu tarafınaa bandırdıktan birkaç dakika sonra da turuncu tabak Beydağlarının ardına yıkıldı. Kurtluyuz ya, oradan çıktık Titreyen Göl'e gezmeye gittik. Acıktık, tekrar Side'ye gittik. Ama bu sefer taş toprak gezdik(Antik Side) ve sonrasında şu evvelki gün yemediğimiz yerde yemeğimizi yedik. Mezeleri de bi duble rakı ile ezmemek olmazdı, onu da ben becerdim. Bu kadar aktivitenin üstüne yapılacak en mantıklı şey gidip yatmak idi, onu da yaptık kazasız bir şekilde.

Sabah olduğunda aslında tatilin ve bayramın son günü idi. Kahvaltı ile uğraşmadık, doğrudan denize gittik. İki çift güneşlenen meme, bir tek de asi meme listesi yaptıktan sonra tekrar yazlığa döndük. Hazırlandık ve dönüş yoluna çıktık. Yolda keçi boynuzu, elma, yaş incir menüsü vardı. Konya'da ise bıçak arası. Akşam evlerimizdeydik.

Dipnotlar: Yeterince düşüncelerin yazıldığı, hislerin olduğu ve koordinatların olmadığı bir yazı olmuştur umarım sevigli okuyucu.

11 Ağustos 2009 Salı

Vay anam vay, Neler olmuş: Mavi Yolculuk 2009

Vay anam vay serisinin günümüzle eşzamanlanabilmesi için bu yazıyı da yazmam zorunlu idi efendim. Tek sebebim bu, yoksa kesinlikle çatlatma amacı gütmemekteyim kimseyi.
Size bir haftalık bir tekne tatili anlatacağım, dolayısı ile yazı biraz uzun olabilir. Şimdiden bunun için özür dileyeyim. Zaman dilimimiz 1-8 Ağustos 2009 oluyor. Ha tabi yalan yok, bu haftadan önce de bir hafta memlekette idim, Antalya'da. Onu ayrı bir yazı yapmadım, zira Antalya dediğime bakmayın, evden çıkmadım, denize gitmedim.

Dolayısı ile gelelim biz tekne tatilimize. Efendim tekne dediysem, size üç sene önce anlattığım tekne tatili gibi bir tatil değil bu seferki. Bu sefer mavi yolculuk teknesi. Nedir derseniz ufak gugıl araştırmaları sizi kesecektir. Ama ben kendime göre kitabi bilgi vereyim bizim misafiri olduğumuz tekne hakkında. Adı G Harun. Kaptanımız Halil Kaptan'ın (Dereli Halil) verdiği bilgiye istinaden; 1998 inşa, 1999 suya iniş, 26 metre boy, 6.5 metre en, 350 beygir makina, 8 misafir kamarası olan; keç ya da ayna kıç tabir edilen modele/inşa tipine sahip bir tekne bu. İki direği ve direklerinde yelkenleri bulunan ama hiç yelken kullanmayan, seyrini sürekli motor ile yapan bir güzel. Gulet diye de duymuş olabilirsiniz ki biz de öyle biliyorduk, gulet ile keç arasındaki nüansı kaptanımız anlattı, sağolsun. Bozburun'lu kaptanımızın Bozburun'da yapılan teknesi bu tekne.

Yine üç sene önceki tekne yaşamına göre de farklı bir tarz var bu türde. Siz bu sefer sadece misafirsiniz. Üç ya da dört adet personel var tekne üzerinde sizinle beraber ve onlar sizin hayatınızın idamesi(yemek, içmek, sıçmak vs.), konforu, gezinin sürdürülmesi için sürekli çalışıyorlar. Bizim örneğimizde Halil Kaptan'ın yanında eşi Bedriye Hanım, kızları Simge ve gemicimiz Dursun vardı personel olarak. Yani bu sefer spor değil, ciddi ciddi tatil yaptık.

Güzergah seçimi hakkında bilgi vermeden önce ufak bir not da ekleyeyim. Bu tür bir mavi yolculuk tatilini, tatil satan firmalardan "kabin kiralamak" adı altında istiyorsunuz genelde. Atıyorum, siz iki kişisiniz, bir adet kabin kiralıyorsunuz ve daha önce tanışmadığınız bir grup insanla firmanın çoktan seçmeli olarak sunduğu bir güzergahta mavi yolculuğunuzu yapıyorsunuz. Genelde standart güzergah, rota, standart yemek menüsü falan oluyor pakette ve hesaplı oluyor. Neye göre hesaplı derseniz, anlatacağım. Ona gelmeden önce şeyi de söyleyeyim, tatilin zamanı konusunda, daha esnek ve geç karar verme şansınız var bu tür planlamada.
Anlatamadım, şöyle söyleyeyim, eğer kabin kiralarsanız tatile az süre kalsa da seçeneğiniz oluyor. Biraz sonra anlatacağımız ve bizim uyguladığımız diğer yöntem böyle değil:

Tatilin tüm katılımcılarını ayarlayıp tüm tekneyi kapatmak.
Evet alternatif bu. Bu şekille paket güzergahların dışında bir seçim yapma şansınız oluyor. Konusu gelmişken onu da açalım. Kabin kiralama, ya da charter denilen şekilde size -ne bileyim- Bodrum-Gökova ya da Marmaris-Fethiye gibi sabit rotalar seçtiriliyor. Kapatma işinde ise mantık çerçevesinde kalmak koşulu ile karar siz ile kaptan arasında. Mesela bizim talebimiz benim tekne üzerinde anladığım ve katıldığım şekliyle şöyle oldu: Marmaristen çıkalım, Datça yarımadasına doğru gidelim, kaptan da bizi sakin, temiz, tenha koylarda gezdirsin. Ha ilk bakışta çok akla yatan bir şekil gibi gelse de bazı sıkıntıları var. Mesela en büyük sorun tekneyi kapatacak kadar kişiyle örgütlenebilmek. Ve bunu erken yapabilmek. Çünkü böyle özel kiralanan teknelerin sezonu çok erken doluyormuş. Yine mesela, biz bu anlattığım tatili Mart 2009'da planladık. Sonracığıma daha pahalıya gelme ihtimali var tatilin. Diyelim ki tam tatile gideceksiniz, zaman gelmiş, iki arkadaşınız elde olmayan sebeplerden iptal etmek zorunda kaldılar. Bu size mali olarak yük bindirebilir. Bunun yanında güzergah eğlence olmaktan çıkıp ciddi planlanması gereken bir sorumluluk halini alabilir. Bir hafta boyunca yenilecekler, içilecekler yine ciddi ciddi oturulup mesai harcanması gereken iş kalemleri. Herkesin gönlünün edilmesi parantezine alın tüm bu paragrafı. Zor iş. Sağolsun Gökhan'ımız hepimizin yerine bu işi/stresi yüklendi. Belki kendi tatilinden o kadar keyif alamadı ama bu kadar gönlü hoş tuttu, hayır duaları aldı :)

Örgüt başımız Gökhan yemek ve içecek konusunda çok önceden planlarını yapmıştı. Kendisi -sanıyorum- 5-6 yıldır yaz tatillerinde tekne gezisi yapan biri. Alışverişimizi kasap, manav ve market diye üç parçaya ayırmış. Market'in içinde alkol de var ve önceden bir zincir markete sipariş edildi. Ha o ünlü market işi şahsen benim kontrolörlüğümün berbatlığının da desteği ile eline yüzüne bulaştırdı ama, toparlayıp gecikmemeyi başardık. Kasap ve manav alışverişi listesini de önceden hazırlamıştı Gökhan, tekneye çıkış günü kaptan ile birlikte gidip satın aldık.
Kasap alışverişi derken önemli bir ayrıntı aklıma geldi. Bozburunlu teknelerde mangal var hacım. Evet evet, koca teknenin sırtında, baş kısmında kocaman bir mangalı tatilimizin -sanırım- üç gecesinde yakıp takıp bize ızgara et/köfte/tavuk şeklinde sundu kaptanımız, o da sağolsun.

Uzunca bir girizgahtan sonra artık nerelere gittik diye bakmanın vakti geldi sanırım. Çok hızla bakmak isterseniz harita şöyle:
(Haritanın en altındaki bağa tıklayp geniş geniş de bakabilirsiniz. Ha geniş geniş bakarken her noktanın yorumlarını da okuyun lütfen. Emek var orada :) )



Mavi Yolculuk rotasını daha büyük haritada görmek için tıkla.


Haritada noktaları birleştir oyunu hazırladık sizin için. My01'den başlayan yolculuğumuzun tarihleri, saatleri her bir noktanın yorum kutusunun içinde, korkmadan tıklayın bi kere o iğnelere, açılacak o balon. My02, My03 diye ilerliyor ve tekrar My22'ye döndüğümüzde de bitiyor gezi. Meraklısı için konum koordinatlarını, isimleri ve ufak notları buraya da alıyorum:

36.851322,28.276066 MY01 Marmaris
36.733635,28.295834 MY02 Kadırga Koyu
36.573261,28.012407 MY03 Bozuk kale
36.611290,27.975084 MY04 Oğlan Boğuldu
36.677916,27.969814 MY05 Çanak koyu
36.754036,27.893610 MY06 Aktur
36.753048,27.943645 MY07 Elmalı(Dimitri) koyu
36.753094,27.965687 MY08 Heybeli koyu
36.760384,28.016596 MY09 BencikX
36.780125,28.043882 MY10 Bencik içi
36.720032,28.031364 MY11 Koca Ada/Germe korfezi
36.703693,28.042431 MY12 Germenin dibi çöp bıraktık
36.709869,28.094315 MY13 Selimiye
36.705578,28.027517 MY14 Kuzbük
36.693817,27.989719 MY15 Ginnit bükü
36.671291,28.014980 MY16 Tavşan bükü çekek yeri
36.671856,28.027422 MY17 Bozen
36.688053,28.045521 MY18 Bozburun
36.671986,28.027336 MY19 Bozen
36.576553,28.047081 MY20 Serçe Limanı
36.731403,28.294477 MY21 Kadırga Körfezi
36.850542,28.275445 MY22 Marmaris

1 AĞU CTS
1530 Marmaris marina (MY01) çıkış. Erzak ikmalinde sorun.
1700 Kadırga koyu (MY02) varış. Geceleme. Mangalda tavuk. Sabaha karşı iyi rüzgarla uyuduk.

2 AĞU PAZ
1000 Kadırga koyu çıkış.
1130 Bozukkale koyu (MY03) varış. Öğlen yemeği molası. Alışveriş, çaput.
1515 Bozukkale çıkış.
1620 Oğlan boğuldu koyu/adası (MY04) varış. Çay molası. Manyak gibi adayı yüzerek döndük. Tatilin ilk balığı Nesliş tarafından tavuk desteği ile tutuldu.
1745 Oğlan boğuldu'dan çıkış.
1820 Çanak koyu (MY05) varış. Tek tekne biz. Kıyıda keçiler var. Balıkçılar geldi. Sabaha karşı gittiler. Boklu deniz. Gökhan gece denize girdi.

3 AĞU PZT
0940 Çanak koyu çıkış. Olta için açıktaki sığlıkta gezinti.
1120 Aktur önü (MY06) alarga. İkmal, ıvır zıvır. Gökhan Aktur'a karaya çıktı. Komşu koya yürüdü. Sonra yanarak geri geldi.
1210 Aktur'dan demir alış.
1240 Elmalı(Dimitri) Koyu (MY07) varış. Öğle yemeği molası. Acayip patlıcan musakka, yemekte. Oha pina. İnsan gibi değil. Çıkaramadılar. Nihan ilk denemesinde 7 adet kaya balığı tuttu ve ilk çekişinde çift tuttu.
1720 Elmalı koyu çıkış.
1745 Heybeli Koyu (MY08) varış. Geceleme. Oh, Ulaş ile Emre tekila punch yapmış.

4 AĞU SAL
1005 Heybeli Koyu çıkış. kahvaltı sonrası.
1100 Bencik koyu (MY09) varış. Eski Robinson otel ve önünde Dişlice adası görünüyor tam karşımızda. öğle yemeği molası. Barbunya ve kısır patlattık. Bencik kelimesi bulunduğumuz bölgenin genel adı sanırım. ya da bu koycuğun adı yok, kaptan kandırdı bizi. BencikX diyelim gitsin.
1640 Bencik içi'ne (MY10) bakış amaçlı hareket. Kotra ve motoryatlar var. MTA mekanı var. Kalmadık.
1705 Gecelemek için hareket. Emre'nin mayo denizde, onu aldık.
1745 Koca ada, germe körfezi, ingiliz limanı(MY11) varış.

5 AĞU ÇAR
0945 Çöp atmak için Germe koyunun dibine hareket.
1000 (MY12) varış.
1045 Selimiye önü (MY13) demir, alarga. İhtiyaç alışverişi.
1140 Selimiye'den demir alış.
1230 Kuzbük (MY14) varış. Öğle yemeği. Keçi var, kıyı var, iyidir. Abov etli biber dolması, peynirli börek, iyidir. Kıyıya çıktık. Ulaş'la arkeolojik keşif yaptık ama size söylemeyeceğiz.
1700 Kuzbük çıkış. Beş çayında sade lokma kızarttı Bedriye abla. Peynirle, balla, reçelle, yedik, yuttuk.
1725 Ginnit bükü (MY15) varış. Geceleme. Dursun nezaretinde trekking! yaptık. Patikalardan, kayalardan aştık. Bağa, bahçeye vardık. Dalından incir, üzüm yedik.

6 AĞU PER
1000 Ginnit bükünden demir aldık.
1100 Tavşan bükü çekek yeri (MY16) önünde alarga. İncir ikmali.
1145 Bozen (MY17) demir attık. Öğle yemeği molası. Restoran yıkıntısı gezdik. Yıkıntılarda sandalye bulduk. Botla getirdiğimiz biraları içerek poz verdik sahilde sandalyeler üzerine. Yuh bize. Oğuz Yılmaz cd'si ile göbek attık Zeynep'le karşılıklı.
1500 Bozen'den demir aldık.
1630 Bozburun limanına (MY18) kıçtan kara. Su ikmali, ufak alışveriş. Bozburun içinde gezdim. İskele mahallesi, sahil, tepebaşı caddesi vb.
1715 Bozburun limanından demir aldık.
1800 Tekrar Bozen'e (MY19) geldik. Geceleme. Bolca yüzdük, bolca bot çektik.

7 AĞU CUM
09xx Bozen'den çıkış. Hedef Serçe limanıymış. Gökhan siftahı poşet balığı ile yaptı. Maşallah.
1115 Serçe limanı (MY20) demir attık. Öğle yemeği molası.
1505 Serçe limanı demir alış.
1700 Kadırga koyu (MY21) demir attık. Geceleme. Kaptan koy içinde yüzeyde kılıç balığı gördü. Sandalla peşine düştüler, vuramadılar. Sabah yine deneriz dediler. Son gece, toplanma.

8 AĞU CTS
0745 Kadırga koyu demir alış. hedef Marmaris.
0900 Marmaris marina (MY22) kıçtan kara. Tatil sonu.


Foto hani derseniz, onu da daha elime geçmedi, hem bende görsel yaklaşım az, biliyorsunuz diye cevaplarım. Hem geçen seferki tatilin de fotosu sonra gelmişti, biliyorsunuz.


Not1: Koordinat bilgileri ve harita için Tufan'a teşekkür ederim.
Not2: İlk kez böyle bir tatil yaptım, heyecanlandım, uzun yazdım. Kusura bakmayın.
Not3: Merak edilen bir konu varsa yorumlarda yazışalım.
Not4: Tekrar tekrar, Gökhan'lara teşekkür ederim.

9 Ağustos 2009 Pazar

Vay anam vay, Neler olmuş: Beypazarı

Evet taşındım ama o hengamenin arasında bana ziyarete gelen annem ve babamı bir kere bari gezdirmeden bırakmadım. Hedefimiz günübirlik Beypazarı idi. Yolu ilk kez almama rağmen yorulmadım zira sadece bir birbuçuk saatlik bir sürüş. Bir on dakika kadar yol çalışması var burada da. Sağolsun hökümetimiz, açılım atılım matılım diye afedersiniz bellenmedik şehirlerarası yol kalmadı. Çalışmanın öyle bir aşamasına yakalanmışız ki beyaz arabamız beyaza bulandı, bir acayip oldu. Neyse, onu geçelim de yolda giderken Ayaş'ı, domatesini, sebzesini belledik. Dönüşte bakarız dedik. Beypazarı'na varıverince ama şehir merkezine gelmeden sağa -sanırım- Kıbrısçık yoluna saptık. Birkaç kilometre içinde yolun soluna sıralanmış işletmeleri bulduk. Amacımız kahvaltı ile öğle yemeği arası birşey yapmak. Bu yol İnözü ismindeki bir vadinin bir yamacında ilerliyor ve burası da dolayısı ile İnözü Vadisi. Bu geziyi plansız yaptığımız, ön hazırlığımız olmadığı için ayrıntılı bilgim yok malesef. İlgilileri gugıl aramalarına davet ediyorum. Orada birkaç tane sıralı mekan var demiştim. Üçüne girip deneme sürüşü yaptık. Şu anda inanmazsınız, üçünün de adını hatırlamıyorum. Şöyle anlatabilirim, son ikisi değil, bi berideki. Dost ya da dostlar gibi bir ismi olan değil, farklı isimli olanı, taşlı, topraklı bir isim olabilir. Komik diyor olabilirsiniz ama zaten benim tarifimle yola çıkan olmaz diye umuyorum. Orada uzun uzun kahvaltı edip semaver ile çayı içtikten sonra yeter diyerek Beypazarı merkezine döndük. Pazarını gezdik, alışveriş yaptık. Pazar bir ilginç. Belediye sabit fiyat uygulaması yapmış. Neyin fiyatını sorarsan sor cevap ya 1, ya 5 ya da 10 lira. Erişte, tarhana, ceviz sucuğu, havuç tatlısı(cezerye) falan aldık. Pazar gezisi gerçekten uzun sürdü, eğlenceli idi. Ayrıca Canlı Müze midir nedir, öyle bir özel mekan gezdik. Büyük ve korunmuş bir konak ve tipik konak yaşamının örneklerinin verildiği bir işletmeymiş burası. O konağa varana kadar biraz yokuş teptik ama değişiklik oldu. Sonra da döndük zaten. Dönüşte de domates, semizotu, biber almayı ihmal etmedik yoldan.
Maksat gönüller hoş olsun, değil mi.

26 Temmuz 2009 Pazar

Vay anam vay, Neler olmuş: Taşınma

Vay bana vaylar bana. Anlatmadım di mi size ben. Ay başıma neler geldi a dostlar.

Askerden gelmiştim ya hani ben. Hah işte o vakit elim para tutar olunca bi ev buldum. İşe yakın, nezihçe. Mis gibi pazarladılar bunu bana. Ev sahibi şehir dışında, işin olmaz diye. Tok, zengin dediler, kandırdılar beni. Yani o zaman(8 ay önce) anlatıldığında bana da mantıklı gelmişti ama geçen gün arayıp demesinler mi; "biz evi satmaya karar verdik, başka yerlerden ev almak gereği hasıl oldu". Adam bürokrat ya, öyle kibar konuşuyor. İnsan karşısındaki böyle konuşunda sinkaflı cevap veremiyor tabi. Yoksa beni biliyorsunuz, dilim pabuç.

Ama çık demiyorlar bak, eve alıcı getirip göstereceğiz, bi de satılık ilanımız var asılacak diyorlar sadece. Ama beni yine biliyorsunuz, huyluyum. Ya da huysuzum da denilebilir tabi. Şimdi açmaza düştüğüm konular şöyle: Bi kere evin ne zaman satılacağı belli değil. Satılana kadar istersen otur, sorun yok. Ama satıldığı anda yapmış olduğun kontrat hükümsüz oluyor. (Buna itiraz edeni oyarım, okudum. Eğer tapuya şerh koyarak kira kontratı yapmış olsa idik kontrat süresi sonuna kadar otururduk ev el değiştirmiş olsa da, ama yapmadık. Ki zaten hiçkimse öyle bir kontrat yapmıyor. Hepimizin yaptığı kontrat iki taraf arasında imza edilen adi kontrat statüsünde.) Yeni ev sahibi de benimle çalışmak istemeyebilir, normal. Çalışmak istese de yeni kontrat imzalanacak, yeni fiyatla tabi. Ayrıca bir de zaman sorunu vardı. Bu işin ortaya çıkmasından sadece birbuçuk hafta sonra kurumumuz beni toplu, zorunlu izne gönderiyor idi iki hafta süresince ve ben zaten bu süreç ile ilgili plan yapmış idim ve kaderin bir cilvesi ki, o planım tamamen Ankara dışında idi. İnanmazsınız, şu anda o planın ilk haftasındayım zaten. Hal böyle olunca, aldı mı beni bir telaş. Düşündüm(evet yapabiliyorum bazen); tatilden dönünde ÖSS falan açıklanacak, evler daha pahalanacak. Ev nasılsa satılacak diye düşündüm, ben de nasılsa taşınacağım. İşkillendim ya bi kere.
Ama olaylar bu kadarla kalır mı, kalmaz tabii ki, dert gelirken kuyruğuna taka taka geliyor. Bu satış haberini aldığımız ve tatilimin başlamasından iki önceki hafta annem ve babam misafirliğe gelmeyecek miymiş. Evet gelecekmiş. Bu tabii ki normal şartlar altında dert değil, bilakis mutluluk kaynağı. Ama insaf be, geldiklerinin ikinci günü bu haber alınırsa moral kalır mı kimsede. Şaka gibi, ilk akşam da mahalleyi gezdirdim, hani evde tıkılı kalmasınlar, ortamı öğrensinler diye.

Sonracığıma ne mi oldu. Bulunduğum(yani satılacak) evin bulunduğu binada, hem de aynı katta iki adet komşu daire boşaldı. İkisi de kiralık. Bu da şaka gibi. Bi anda heveslendik tabii, düz ayak yan daireye taşınıveririz elden ele dedik içimizden. Nakliye parası da olmaz. koşuşturma da olmaz. Ama fakire ekmek kuru verilir ki o da kursağında kalsın diye. Umma demedi miydim ben Çağlar'a, dediydim ama dinletemediydim. İşte buna da bir dengesiz taş koydu. Dengesiz dediğim de site yöneticisi. Önce demiş ki Çağlar bey(beymiş, pehh) gelsin taşınsın üstüme(yan daire oluyor) sessiz sakin, baş ağrıtmaz. Dedik hangi dağda kurt öldü. Ama kurt değil beyni ölmüşmüş adamın. Aynı günün akşamüstüsünde de gelmiş alakasız bir konuda cart curt etmiş afedersin. Ben de doğal olarak hiddetlendim, "alın evinizi başınıza çalın" manasında kibarca reddettim yan daireyi. Burnum düşse almam, o kadar. Aha o gün de direk ev baktım. Öğle arası üç daire gezdim, birine yalapşap karar verdim. Sonraki gün bizimkilere gösterdim aynı üç daireyi ve başka üç daireyi daha. O günün akşamı tutmuştum evi. Sonraki hafta içi(geçen hafta oluyor) da taşıdık evi. Evet Alper, artık komşu değiliz malesef.
Ha taşındık da bitti mi sorun, yoo. Çağlar'ı bırakır mı, bırakmaz. Doğal gaza geçilmiş, saat yok. Gaza geçilince şofben sökülecek, yerine kombimsi şey takılacak, o yok. O kombi takılacak, cam balkonda delik açılması lazım. Falan filyon, bi milyon şey. Ama inanmazsın hepsi taşınırken, aynı güne bitti, yetişti. Nakliyeciler geldi, evi topladılar, götürüp yeni eve serdiler. Öğlene bitti. Ben durur muyum, durmam. Elektrik, tel, adsl, kablo, gaz işlerinin hepsini hallettim. Bazılarını kapattım, bazılarını naklettim. Oldu bitti, maşallah. İnanmazsınız o akşam misafir bile ağırladık. Sonra cuma günü oldu, yerleştirir gibi yaptık evi. Cumartesi oldu, kapatıp geldik Antalyaya. Yani tatil başladı.

Şimdi sevgili okuyucu, "Vay anam vay, neler olmuş" denmez mi bu olaya.

Vay anam vay, Neler olmuş: Alaçatı

Başlığı Alaçatı diye açtığıma bakmayın, İzmir'siz Alaçatı olmuyor, biliyorsunuz.
Efendim yakın ve eski bir arkadaşımız Alaçatı'da Antik Motel isminde bir butik otelin işletmeciliğini yapmaya başladı ve biz kendisini anca sezonun ortasının sağı gelmiş iken ziyaret edebilecek boşluk bulabildik. Bu yazımız da o haftasonu kaçamağını anlatıyor. Bir anlamsız haftasonu üç arkadaş kahvaltı sonrası göbek kaşıma sürecinde iken kararlaştırdık bu planı. Bu haftasonuna anlam katamadık, bari gelecek olanı harcamayalım, cebimizde olan ve hatta daha hiç cebimize girmemiş paracıkları harcayalım, alem alem görsün dedik. Ama tabi o kadar da çok paramız olmadığı için kısa süre kalmış seyahatlerde o yüksek fiyatlı uçak biletlerinden almaya gözümüz kesmedi, otobüs ile gittik. Otobüs seyahatimiz (Ankara-İzmir) ile ilgili görsel malzeme Gökhan'ın bu ve şu yazılarında mevcut efendim, oraya buyrun.

Ha ne diyordum, evet. Otobüs ile gittik ve fakat bunu becerebilmek için işyerinden yine bir cuma öğleden sonrasını çaldık. Görsellerde de görüleceği gibi yolun ortasında sucukları hüplettikten sonra gece vakti İzmir otobüs terminaline vardık. Gökhan kendi yazılarından birindeki bi yorumda "bi bekleyenimiz vardı" demiş, havaya gizem katmış ama bizim bekleyenimizin adının Gizem olmadığı gibi cinsiyeti de zaten sap idi. Yani bekleyen transfer söförümüz idi efendim. Bizi heyecanlı bir yolculuk ile (ki biz o dönüş vaktine kadar heyecanı sadece o sanmıştık, yanılmışız) sanırım bir saatin biraz altında bir vakitte Çeşme otoyoldan Alaçatı'ya ulaştırdı. Varışımız geceyarısını geçti ya, biz uyuyacağız sanıyoruz. Ama yok, bi girdik beldeye, kurduğumuz hayret cümlesi tabii ki "vay anam vay neler olmuş serhat" şeklinde idi, yine kafalar karışmasın, aramızda Serhat diye biri de yoktu, o sadece bir klişe idi. Haretimizin sebebi ipini koparanın sokakta olması idi. Nazan ablamız(Alaçatı konsolosumuz) elimizden tuttu, bizi ortama soktu.
Amma mirim o sokmasına soktu da biz giremedik. Özellikle Gökhan ile ben. Değil mi paşam.
Bak sayın okuyucu nasıl anlatayım bilemiyorum geceyarısını hayli geçmiş saatlerde insan Alaçatı sokaklarında şu ana kadar sadece televizyonda televole, telebülü cart curt'larda gördüğü hayatın içine girince afallıyor. Ben bariz Nazan ablanın arkasına saklandım, küçüldüm küçüldüm, yittim. Okuyanlar farketmiştir, aynı geçen yazıların birinde Amasra'da soğuk deniz nedeniyle küçük çağlar'ın başına gelenler kompil çağlar'ın tamamının başına geldi.
Nasıl anlatsam bilemiyorum ki, tüm İstanbul ve İzmir sosyetesini dürmüş bükmüşler, oracığa doldurmuşlar sandım. Bi kere kısa pantollu erkek yoktu(dikkat ederseniz kendimi erkekten saymıyorum artık) Uzun pantollular da genelde açık renk keten tercih etmişlerdi. Kadınlar ise -o kadar pantolondan, kendilerine kumaş kalmadığı için sanırım- alabildiğine kısa idiler. Yok, yanlış anlaşılmasın, kadınlar üstlerine çıktıkları topuklar sayesinde uzundular da, üzerlerindeki konfeksiyon hammadde krizi yaşadığımızın kanıtı idi. Daha komiği aynı tür taşlı aztek/maya/kızılderili ayakkabılarından birbirini tanımayan kadınlarda arka arkaya görmek falan oluyordu. Aynı sokakta üç dakika içinde aynı ayakkabıdan beş tane görülür mü yahu, modayı konsantre almamak lazım şekerim.

Ya çok da uzatmamak lazım biz yine kendi havamıza baktık. Deniz, yemek, az biraz volta falan. İki gece konakladık, gönülleri hoşladık, pazar öğlen dönüş yoluna başladık. Önce ilk parkur tekrar ve tersten Alaçatı-İzmir oldu. Ama bu sefer başka bir özel araçla.

Hadi bakalım matematiği kuvvetli okura soru: Bir adet dizel Hyundai Accent ile bir saat süren dört kişilik İzmir-Alaçatı yolculuğu, yine dört kişinin bulunduğu bir adet Audi A6 Quattro 3.2 Benzinli ile Alaçatı-İzmir şeklinde ne kadar sürer? Düşünen düşünsün, ben alt paragrafta cevabı yazıyorum efendim:

Yarım saat. Evet sadece o kadar. Sağlıksız mı diyorsunuz, evet öyle. Ama adrenalin de bir o kadar sağlık sorunlarını unutturucu rayihadır derim ben de cevap olarak. Neyse, bu bahsi de geçelim.

İzmir'e erken varmamızdaki niyet arkadaş aile büyüklerini ziyaret ve Kordon'da balığı rakı ile ezmek idi. Yaptık mı, hepsini yaptık. Ama okuyanın pipisi düşer, anlatmayacağım. Çok ve iyi yedik diyebilirim sadece.

Döndük, geldik.

"Sırf haftasonu için Alaçatı'ya mı gittin a şuursuz" demeyin, yaptım, yine yaparım. Size de öneririm, ben ilk kez böyle butik otel konaklaması yaşadım ama pek keyif aldım. Zira işletenlerin iş disiplinlerine kefilim.

Vay anam vay, Neler olmuş: Köy (Gödene)

Bir haftasonu(bu haftasonu Amasra haftasonundan sonra biraz sonra yazacağım Alaçatı haftasonundan önce olan haftasonu idi. Şimdi sorma bana ne zaman diye, bilmiyorum) da bindim benim arabaya vurdum kendimi yola. Bunu yapmak için tabii işten bir cuma gününün öğleden sonrasını çaldım. 1500 gibi yola çıkmıştım. Amacım da zaten gece olmadan köye ulaşmak, gün yüzü ile o son yarım saatlik köy yolunu geçmek idi, başardım. 2000 civarında hedefte idim. Yol süresince yine Opet(aha reklama girdi) şartlanması yaşadım. Bu nedir diyenler için çiş diyebilirim. Sanırım üç kere boşalttım, bi o kadar da içtim su, meyve suyu, gazoz vesaire. Çerez de yedim ki, pek zengin idi manita koltuğu menüsü. Yol belli; Ankara, Kulu makas, Konya, Seydişehir, Akseki yol ayrımı, köy. Dört buçuk saat sehirlerarası asfalt, kalan yarımı da il özel idaresi midir ne haltsa, ona müteşekkir olduğumuz köy yolu. Yolun tamamında herhangi bir orjinal durum yok idi. Kesinlikle ama kesinlikle nereye sotelendiğini kestiremediğim ve zaten sobelenmediğim bir trafik çevirmesi vardı geçtiğim, o kadar.

Köyde ne oldu derseniz o da sıradışı değil idi. Tadilat vardı, ona baktık, yardım ettik. O vesileyle cumartesi günü ilçe merkezine indik mesela. Akseki pazarı vardı mesela. Pazarda gördüğüm her çeşit ottan aldırdım çocuk gibi, babama mesela. Daha içmek de nasip olmadı mesela. Ne aldırdın derseniz dört çeşit adaçayı, üç çeşit kekik, ıhlamur, yavşan otu. Menü bu şekilde. Ama sıradışı değildi dediğime bakmayın, görsel not aldığım birşey var, o da köydeki tek göz malikanemizin bir duvarındaki gömme dolabın kapak kilitlerinin menteşelerinde pul olarak 1950 basım, ortası delik para kullanılması idi. Ha bak unutuyordum, bu dolabın bir de özelliği var, son kapağının ardında dolap yok, banyo var. Duş şeklinde. Pek kibar, pek eğlenceli.

Pazar günü de gün içinde döndüm kürkçü dükkanına. He yolda son bir saatte -ki o da makastan sonra bu yana sallanırken oluyor- bi acayip yağdı bol yağmur ile birlikte. İyice eğlenceli oldu yol. Millet pısmışken aynen devam etmek keyifli idi. Özetle, yine vakitlice girdim şehre.

Bu arada, leylek miydi bilmiyorum, gördüm gibi havada, devamı sonraki yazıda.

Vay anam vay, Neler olmuş: Amasra

Ben bi geçen Ankara'dan kalktım, Amasra'ya gittim günübirlik. Ben dedi isem tek başıma değil. Geçen dedi isem de en az bi bi ay oldu. Yani dediğime, yazdığıma o kadar da çok inanma arkadaşım. Arkadaşım dediysem de öyle yakın sayma, okursan okurluğunu bil yani. Değil mi, kalemiz içimizdeyse, böyle olacak. Ayran içmediysek de, ayrı durmakta fayda var hem. Sen orada, ben burada iyi bence.
Neyse, ne diyordum, Amasra'ya günübirlik iki araç halinde -sanırım- altı kişi gidildi. Biraz zaman geçmiş ya üzerinden, unutmuşum. Şimdi düşünesim de gelmedi bak.
Öööff neyse, gittik, hava soğuktu yüzeyim derken küçük çağlar'ı içine kaçırdım, kalabalıktı keyif almadım. Yol eğlenceli idi, hep kullandım.
Tamam bitti bu kadar.