"...bir evin kapı önüne gelmişim yine, kapıda genç bir çocuk, tombulca bir kızı evine bırakıyor besbelli, ama sıradan iyi geceler konuşmasına benzemiyor pek, çocuk sanırım izafıyet teorisinin yoga üzerine yan etkilerinden bahsediyor, kız da nezaketen dinliyor, bitse de uyusam diye. bu çocuğun yolu yol değil bir akıl veren olur elbet..."
Yukarıdaki kurmaca satırlar bir arkadaş tarafından yazıldığında tarih geçen sene 4 Kasım idi. Metnin tamamında birçok arkadaşımız betimlenirken bu alıntıladığım kısım kuvvetle muhtemel benimle ilgili idi. Kurmaca dedim bakın, tombul kız falan yok ortada, ama önemli olan ve bana dokunan kısım "yolun yol olmaması" kısmı idi.
O gün biraz düşündüm, yol nedir, neresi eğri neresi doğrudur diye. Varamadım herhangi bir yere tabii ki. Ama bir deney yapmaya karar verdim. Değişim deneyi. Yolum yol değilse yolu değiştirmeli idim galiba. Deney küfür etmemek idi. O günden beri küfür etmemeye çalışıyorum. Kendimi ne kadar kötü söz vasıtası ile ifade ediyormuşum, görmeye çalıştım. Oluyor da hani, sinirlenince köpürmek yerine yutuyorum, etmiyorum kötü söz. Arada sırada ufak ufak kaçtığı kesin ama çok düzeldi bence. Ama farkettim ki birşeyleri değiştirmek için aktif enerji harcamak, sürekli kafanın o konunun üzerinde durması hem zor hem de o kadar verimli değil. Güzeli konuyu unutmak, ama aynı zamanda içselleştirmek, normalleştirmek, olağanlaştırmak. En iyi öyle oluyor. Maya o zaman tutuyor. Sanırım şimdilik ekşiyen bir şey yok.
Ama en sonunda da, insan değişimden sıkılınca kalesine, kendi içine dönmeli galiba. Ben biraz evdeyim, dinleneceğim. Beklemem.
Direkler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Direkler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5 Kasım 2009 Perşembe
Değişim Krizi
Dünden kalan bir konunun alarmı beklerken irdelenmesidir. Monolog sayılabilir:
Kişisel, kişilik, davranış, tavır, tarz değişikliği ile ilgili olarak çevremizden etkileniyoruz. Ya da çevremiz bizi etkiliyor. Her türlü mühendislikte de az ya da çok işleniyordur, değişime direnç diye, o da oluyor doğal olarak bünyede. Bu direnç de genelde "bana neden böyle davranıyorsunuz, neden kabul etmek yerine, düzeltmeye çalışıyorsunuz, ben o zaman kendim gibi olamıyor, kendimi ifade edemiyor, kilit oluyorum" gibi cümleler ile ortaya çıkıyor.
Aslında ince bir detay var bu noktada, belki detay da değil. Ana konu olarak da nitelenebilir. Rahatsızlık belirtilen davranış dışarıdan geliyor. Düzeltme davranışı. Bu dış etkiler özlerinde dışarıdan. Nihayetinde organizmanın dışından, yabancı yani. Kesin bilgiye sahip olamaz, hakkaniyetli tanıyamaz organizmayı. Yani o kadar da çok suçlanamaz. Son tahlilde yabancının etkisi de bir yere kadar rahatsızlık verir ve o noktadan sonra - dışarıdan geldiği için - kolaylıkla ıskartaya çıkarılabilir.
Esas kriz çıkaran bünyenin kendisidir o değişimde. Yani cümle "beni neden değiştiriyo bu dünya" değildir de "ben neden değişiyorum", "ben neden değişemiyorum" cümleleridir. Yani savaş yine bağışıklık sisteminin kendisi ile bünye arasındadır. "Haydi yabancı bilemiyor, ben nasıl kendimi bilemem, hala nasıl kendime yabancı olurum. Neden yolumu bilemez, bulamaz olurum. Su neden hala yolunu bulmamıştır" der bünye.
Özetle, kapının dışındaki kapı kolu sıcak olabilir, belki birazcık tutanı yakabilir de. Ama bu en önemli göstergesidir içeride çok ilerlemiş bir yangının.
Kişisel, kişilik, davranış, tavır, tarz değişikliği ile ilgili olarak çevremizden etkileniyoruz. Ya da çevremiz bizi etkiliyor. Her türlü mühendislikte de az ya da çok işleniyordur, değişime direnç diye, o da oluyor doğal olarak bünyede. Bu direnç de genelde "bana neden böyle davranıyorsunuz, neden kabul etmek yerine, düzeltmeye çalışıyorsunuz, ben o zaman kendim gibi olamıyor, kendimi ifade edemiyor, kilit oluyorum" gibi cümleler ile ortaya çıkıyor.
Aslında ince bir detay var bu noktada, belki detay da değil. Ana konu olarak da nitelenebilir. Rahatsızlık belirtilen davranış dışarıdan geliyor. Düzeltme davranışı. Bu dış etkiler özlerinde dışarıdan. Nihayetinde organizmanın dışından, yabancı yani. Kesin bilgiye sahip olamaz, hakkaniyetli tanıyamaz organizmayı. Yani o kadar da çok suçlanamaz. Son tahlilde yabancının etkisi de bir yere kadar rahatsızlık verir ve o noktadan sonra - dışarıdan geldiği için - kolaylıkla ıskartaya çıkarılabilir.
Esas kriz çıkaran bünyenin kendisidir o değişimde. Yani cümle "beni neden değiştiriyo bu dünya" değildir de "ben neden değişiyorum", "ben neden değişemiyorum" cümleleridir. Yani savaş yine bağışıklık sisteminin kendisi ile bünye arasındadır. "Haydi yabancı bilemiyor, ben nasıl kendimi bilemem, hala nasıl kendime yabancı olurum. Neden yolumu bilemez, bulamaz olurum. Su neden hala yolunu bulmamıştır" der bünye.
Özetle, kapının dışındaki kapı kolu sıcak olabilir, belki birazcık tutanı yakabilir de. Ama bu en önemli göstergesidir içeride çok ilerlemiş bir yangının.
17 Ekim 2009 Cumartesi
Bi bildiği vardır
Akşam konuşuyorduk, kendimdeki bir kaçış noktasını farkettim. Orada da söyledim, buraya da alınması iyi olur diye düşündüm. Konumuz; "Bi bildiği vardır"
Kaçış dediğime bakmayın, aslında akıl sağlığını, ya da içsel bütünlüğünü korumak için kullanılabilecek bir köprüden önce son çıkış bu. Aslında çoğumuz yapıyoruz da, adını koymuyoruz herhalde. Yakınlarımızdakilerin şaşırdığımız davranışlarına, ağırımıza giden cümlelerine, beklemediğimiz hareketlerine ve bunun gibi kalakaldığımız şeylere karşı önerdiğim bir çözümdür bu cümle. Onların her bir hal, durum için 'bi bildikleri vardır' illa ki.
Eşya(şeyler) onları üretene aittir diye düşündüm şu anda. Üreten de olası sonuçların sorumluluğuna sahip olmalıdır. Ve yine bu gerekçe ile de, 'niye' sorusunun muhatabı siz olmamalısınız. Bir tavır, hareket vb. varsa ortada, buna maruz kalan olarak neden ki diye düşünmek yerine sahibine bırakınız 'bir bildiği vardır' diyerek.
Bu, evet, biraz bireyselleşme, etraftan(taraflardan) soyutlanma gibi görülebilir belki ama zaten neremiz doğru ki.
Kaçış dediğime bakmayın, aslında akıl sağlığını, ya da içsel bütünlüğünü korumak için kullanılabilecek bir köprüden önce son çıkış bu. Aslında çoğumuz yapıyoruz da, adını koymuyoruz herhalde. Yakınlarımızdakilerin şaşırdığımız davranışlarına, ağırımıza giden cümlelerine, beklemediğimiz hareketlerine ve bunun gibi kalakaldığımız şeylere karşı önerdiğim bir çözümdür bu cümle. Onların her bir hal, durum için 'bi bildikleri vardır' illa ki.
Eşya(şeyler) onları üretene aittir diye düşündüm şu anda. Üreten de olası sonuçların sorumluluğuna sahip olmalıdır. Ve yine bu gerekçe ile de, 'niye' sorusunun muhatabı siz olmamalısınız. Bir tavır, hareket vb. varsa ortada, buna maruz kalan olarak neden ki diye düşünmek yerine sahibine bırakınız 'bir bildiği vardır' diyerek.
Bu, evet, biraz bireyselleşme, etraftan(taraflardan) soyutlanma gibi görülebilir belki ama zaten neremiz doğru ki.
14 Eylül 2009 Pazartesi
İnsan nasıl tanımlanır
Yine saçma gelebilecek bir başlıkla başladık. İnsan nedir demiyorum. İnsan cinsinin tanımı ile işim yok, tartışamayacağım şimdi. Derdim başka.
İnsan neyi ile tanımlanır. Bir insanı nasıl kaydedersiniz içinize. Belirleyici özelliği nedir. Hangi sınıflandırmaya sokarsınız, sokarız.
Güzel insan,
İyi konuşan insan,
Yalancı insan,
Zengin insan,
Çok çalışan insan,
Zayıf iletişim kuran insan...
Bir kişiyi anlat dedikleri zaman ne dersiniz yani. Yani nasıl değerlendirirsiniz insanları. Ölçütleriniz nedir. Neyse o cevaplarınız, o cevaplar sınıflandırma, ayırma yönteminiz midir acaba. Ya da önem verdiğiniz, değer verdiğiniz özellikler midir o cevaplar. Birine iyi konuşamayan dedi iseniz acaba sizin için iyi konuşmak önemli olduğu için mi öyle demişsinizdir, yoksa gerçekten o kişi iyi konuşamıyor mudur. Hem iyi nedir?
Birine yalancı dedi iseniz o size yalan söyledi diye mi öyle dediniz. Birinden mi duydunuz. Yalancı olmak nesnel bir değerlendirme sonucu mudur. Ölçülebilir mi yalancılık.
Bütün değerlendirmeler yargı değil midir. Yargılayana kritik önemde bağlı değil midir yargı. (Bknz: Tarafsız Mavi Klozet)
Sorduğuma bakmayın, öyle düşündüğümü sandığım için yazıyorum. Öyle olmalıymış gibi geliyor sanki bana şu anda.
Dikkat, bağlıyorum:
İnsan gerçeği kendi algıladığı gibi sanıyor.
İnsan neyi ile tanımlanır. Bir insanı nasıl kaydedersiniz içinize. Belirleyici özelliği nedir. Hangi sınıflandırmaya sokarsınız, sokarız.
Güzel insan,
İyi konuşan insan,
Yalancı insan,
Zengin insan,
Çok çalışan insan,
Zayıf iletişim kuran insan...
Bir kişiyi anlat dedikleri zaman ne dersiniz yani. Yani nasıl değerlendirirsiniz insanları. Ölçütleriniz nedir. Neyse o cevaplarınız, o cevaplar sınıflandırma, ayırma yönteminiz midir acaba. Ya da önem verdiğiniz, değer verdiğiniz özellikler midir o cevaplar. Birine iyi konuşamayan dedi iseniz acaba sizin için iyi konuşmak önemli olduğu için mi öyle demişsinizdir, yoksa gerçekten o kişi iyi konuşamıyor mudur. Hem iyi nedir?
Birine yalancı dedi iseniz o size yalan söyledi diye mi öyle dediniz. Birinden mi duydunuz. Yalancı olmak nesnel bir değerlendirme sonucu mudur. Ölçülebilir mi yalancılık.
Bütün değerlendirmeler yargı değil midir. Yargılayana kritik önemde bağlı değil midir yargı. (Bknz: Tarafsız Mavi Klozet)
Sorduğuma bakmayın, öyle düşündüğümü sandığım için yazıyorum. Öyle olmalıymış gibi geliyor sanki bana şu anda.
Dikkat, bağlıyorum:
İnsan gerçeği kendi algıladığı gibi sanıyor.
1 Temmuz 2009 Çarşamba
Hayır Mesaisi
Bazı sosyal roller var. Hep gülümsemek, belli bir sınırı aşmamak, bazen yapay bile görünse insanlara iyi davranmak mesela. Hani sevmesen de asgari müşterekleri paylaşmak durumunda kaldığın için kötü davranmama rollerinden bahsediyorum. Bu tür davranışları pek beceremiyorum. Becerdiğim zamanlarda da gerçekten rol yapabilmenin, insanları kandırabilmenin, hatta iyi yalan söyleyebilmenin hazzı adına yapıyorum. Bunu kaypaklık yerine harbilik olarak görüyorum. En azından kendime karşı iki yüzlü değilmişim gibi geliyor. Aman neyse, başlıktaki konu bu değil.
Daha önce bahsetmiş olduğum bir iki konu ile birleşecek belki ama devam edelim bakalım. İnsan, fikir sorduğunda aslında genelde sadece onaylanmak istiyordur. Bir yorumu vardır yani. Sadece pohpohlayacak, arkadan destekleyecek bir iyi gün dostu arıyordur. Çoğu zaman insan paralize olup gerçekten bomboş kalmamıştır düşünce olarak. Her olasılık zaten aklındadır ve bir eğilim vardır. Sadece birinden daha duymak istiyordur "evet öyle yapmalısın" diye. Ayna'nın mesaisi de zaten bu durumda pek bir kolaydır. Dikkatli dinleyip eğilimi yakaladıktan sonra yansıtıvermektir sadece iş. Yani oturup seçenekleri, girdileri, olası çıktıları, fayda maliyet analizlerini düşünmeye çalışmanın alemi de gereği de yoktur.
Ama önce işte bir de "hayır mesaisi" vardır. Bazı durumlar onaylanmamalıdır. "Dost"un, yanlış olduğu aşikar olduğu halde onayınızı istediği konularda, ilişkiden aforoz edilme pahasına muhalefet şerhi koymak gerekir. Alp söylemişti, yaparım bunu. Yapın bunu. O anda değilse bile daha sonra değeri anlaşılır. Doğru her yerde doğrudur.
Zaten çizgiyi ancak uğraşarak doğru çizebilirsiniz, uğraşmadığınız her çizgi eğridir.
Daha önce bahsetmiş olduğum bir iki konu ile birleşecek belki ama devam edelim bakalım. İnsan, fikir sorduğunda aslında genelde sadece onaylanmak istiyordur. Bir yorumu vardır yani. Sadece pohpohlayacak, arkadan destekleyecek bir iyi gün dostu arıyordur. Çoğu zaman insan paralize olup gerçekten bomboş kalmamıştır düşünce olarak. Her olasılık zaten aklındadır ve bir eğilim vardır. Sadece birinden daha duymak istiyordur "evet öyle yapmalısın" diye. Ayna'nın mesaisi de zaten bu durumda pek bir kolaydır. Dikkatli dinleyip eğilimi yakaladıktan sonra yansıtıvermektir sadece iş. Yani oturup seçenekleri, girdileri, olası çıktıları, fayda maliyet analizlerini düşünmeye çalışmanın alemi de gereği de yoktur.
Ama önce işte bir de "hayır mesaisi" vardır. Bazı durumlar onaylanmamalıdır. "Dost"un, yanlış olduğu aşikar olduğu halde onayınızı istediği konularda, ilişkiden aforoz edilme pahasına muhalefet şerhi koymak gerekir. Alp söylemişti, yaparım bunu. Yapın bunu. O anda değilse bile daha sonra değeri anlaşılır. Doğru her yerde doğrudur.
Zaten çizgiyi ancak uğraşarak doğru çizebilirsiniz, uğraşmadığınız her çizgi eğridir.
8 Şubat 2009 Pazar
Bir Adım
Genelde sıradışı olanı yadsırız. İstemeyiz yakınlarımızda. Aykırı olanı dışlayıp kendimiz gibi olanı yakın tutmaya çalışırız.
Biz diyorum, çünkü tehlikeli olan genelleme işine daldım. Kendimi de sokayım ki dışlamayın.
İşteş fiilleri paylaşırız. Hiç anarşist fiilimiz yoktur. Varsa bile kesinlikle salona girmez. Arka odada kendi başına bırakırız. Üstüne de örtü örteriz belki misafirler gidene kadar saklı dursun da istersek açalım diye. Toplum bu aynılaştırma süreci ile kendini besler. Sadece topluma saldırmıyorum. Zaten saldırmıyor, tespit yapmaya çalışıyorum gecenin bu saatinde dumanlı kafayla. Her türlü örgütlenmenin gereği budur. Birçok şeyin ortak olması gerekir, emeller gibi. Çıkıntılar törpülenir(Simler dökülür demiştik bu törpü işinden bahsederken bir ara) ve şablona uydurulur herşey.
Bu kötüdür diyemem. Aksine iyi çalıştığı çok zamanı gördüm. Görmeyip de okuduğum ve takdir ettiğim örnekler de var. Hatta bir ara bir adam, ikinci adama birşey göstermek için laleler dışındaki tüm çiçekleri söktürmüş güzelim bahçede. Oluyor böyle şeyler. Ama bu benim konum dışında şu anda.
Aynı olanı sevip, isteyip farklı olandan kaçmak, aynı olana yakın durup, farklıyı uzakta tutmak bu sefer takıldığım şey.
O korunaklı alan ile tamamen aykırı ortam arası çok uzak diye düşünülür hep. Zaten korunmanın sınırı olmamasının sebebi de o uzaklığın hiçbir zaman tam olarak bilinememesi, hep daha da büyütülmek istenmesidir. İnsan kendi içine göçtüğünün farkında değildir bu korunma refleksini abarttıkça. Herşeyden her yönde uzaklaşmanın kendisini, kendi şişirdiği küresel balonun tam ortasındaki nokta haline getirdiğinin, hem zaten hayatın öklid geometrisine uygun işlemediğinin farkında değildir işte insan. O korunaklı bölgedeki noktalar, yani güvendeki insancıklar aynı tiplerin birbirini ittiğinin, birarada kalabilmek için insan algısının çok ötesinde çekirdek enerjilerine ihtiyaç olduğunun, bu enerjinin stres, prozac, aldatma, tatminsizlik, doyumsuzluk, obezite, alerji ve bunlar gibi bilumum çağdaş arızalar olarak götlerinden çıkmaya çalışırken bağırsaklarının son kısımlarını dışarı sarkıttıklarının farkına varamazlar.
Ama işte hiç zor değildir. Korkulacak da birşey yoktur. Tek bir adımda sınır oradan kalkıverir. Tek bir adımla başlar uzaklığın eritilmesi. Bir tek adım başlatır süreci. O tek adım farklılıkları da ortadan kaldırır. Ayrı değil de aynı olunduğunun görülebilmesi için, dövmeli ya da piercinglinin de sabah uyanmak için kahve, akşam ısınmak için çay içebildiğinin farkedilmesi için, Türkçe bilmeyenin de simitle ayranın güzel gittiğini tecrübe edebileceğine inanmak için, çöpte teneke toplayanın da parmağı kesilince canının yandığını, Avustralya'ya güzel sanatlar okumaya giden ve geceleri de marka güneş gözlüklerini çıkarmadan gezen ve önceden işçilerin kullandığı özelliksiz düz renk naylon bota moda olduktan sonra yüzlerce dolar veren balyajlı kızın da dedesi öldüğünde ağladığını, içinin acıdığını bilmek için o bir tek adım yeter. Ya içinde ya da dışında olmak gibi bir zorunluluk yoktur. Bir adımla ayağın biri içeride, biri de dışarıda olabilir.
Aslında herkes bir adımlık mesafede, uzanınca tutunuverecek ya da tutuverecek uzaklıktadır.
Hayır; uzaklıkta değildir, yakınlıktadır.
Evet, o kadar yakındır işte.
Uzanana.
Biz diyorum, çünkü tehlikeli olan genelleme işine daldım. Kendimi de sokayım ki dışlamayın.
İşteş fiilleri paylaşırız. Hiç anarşist fiilimiz yoktur. Varsa bile kesinlikle salona girmez. Arka odada kendi başına bırakırız. Üstüne de örtü örteriz belki misafirler gidene kadar saklı dursun da istersek açalım diye. Toplum bu aynılaştırma süreci ile kendini besler. Sadece topluma saldırmıyorum. Zaten saldırmıyor, tespit yapmaya çalışıyorum gecenin bu saatinde dumanlı kafayla. Her türlü örgütlenmenin gereği budur. Birçok şeyin ortak olması gerekir, emeller gibi. Çıkıntılar törpülenir(Simler dökülür demiştik bu törpü işinden bahsederken bir ara) ve şablona uydurulur herşey.
Bu kötüdür diyemem. Aksine iyi çalıştığı çok zamanı gördüm. Görmeyip de okuduğum ve takdir ettiğim örnekler de var. Hatta bir ara bir adam, ikinci adama birşey göstermek için laleler dışındaki tüm çiçekleri söktürmüş güzelim bahçede. Oluyor böyle şeyler. Ama bu benim konum dışında şu anda.
Aynı olanı sevip, isteyip farklı olandan kaçmak, aynı olana yakın durup, farklıyı uzakta tutmak bu sefer takıldığım şey.
O korunaklı alan ile tamamen aykırı ortam arası çok uzak diye düşünülür hep. Zaten korunmanın sınırı olmamasının sebebi de o uzaklığın hiçbir zaman tam olarak bilinememesi, hep daha da büyütülmek istenmesidir. İnsan kendi içine göçtüğünün farkında değildir bu korunma refleksini abarttıkça. Herşeyden her yönde uzaklaşmanın kendisini, kendi şişirdiği küresel balonun tam ortasındaki nokta haline getirdiğinin, hem zaten hayatın öklid geometrisine uygun işlemediğinin farkında değildir işte insan. O korunaklı bölgedeki noktalar, yani güvendeki insancıklar aynı tiplerin birbirini ittiğinin, birarada kalabilmek için insan algısının çok ötesinde çekirdek enerjilerine ihtiyaç olduğunun, bu enerjinin stres, prozac, aldatma, tatminsizlik, doyumsuzluk, obezite, alerji ve bunlar gibi bilumum çağdaş arızalar olarak götlerinden çıkmaya çalışırken bağırsaklarının son kısımlarını dışarı sarkıttıklarının farkına varamazlar.
Ama işte hiç zor değildir. Korkulacak da birşey yoktur. Tek bir adımda sınır oradan kalkıverir. Tek bir adımla başlar uzaklığın eritilmesi. Bir tek adım başlatır süreci. O tek adım farklılıkları da ortadan kaldırır. Ayrı değil de aynı olunduğunun görülebilmesi için, dövmeli ya da piercinglinin de sabah uyanmak için kahve, akşam ısınmak için çay içebildiğinin farkedilmesi için, Türkçe bilmeyenin de simitle ayranın güzel gittiğini tecrübe edebileceğine inanmak için, çöpte teneke toplayanın da parmağı kesilince canının yandığını, Avustralya'ya güzel sanatlar okumaya giden ve geceleri de marka güneş gözlüklerini çıkarmadan gezen ve önceden işçilerin kullandığı özelliksiz düz renk naylon bota moda olduktan sonra yüzlerce dolar veren balyajlı kızın da dedesi öldüğünde ağladığını, içinin acıdığını bilmek için o bir tek adım yeter. Ya içinde ya da dışında olmak gibi bir zorunluluk yoktur. Bir adımla ayağın biri içeride, biri de dışarıda olabilir.
Aslında herkes bir adımlık mesafede, uzanınca tutunuverecek ya da tutuverecek uzaklıktadır.
Hayır; uzaklıkta değildir, yakınlıktadır.
Evet, o kadar yakındır işte.
Uzanana.
11 Ocak 2009 Pazar
Uyaran Enflasyonu
Kafamın içinde bekleyen kısa yazılardan biri daha bu.
Çevreme yetişemediğimi düşünüyorum. Bir şekilde tepki vermem gereken durumların benim istiap haddimi aştıklarını düşünüyorum. İnsanın hayatında hakkınca yetebildiği kaç arkadaşı olmalıdır acaba diye düşünüyorum. Frekans kavramı yerine kullandığım "sıklık" geliyor aklıma. Hiçkimse yokken dahi televizyon, telefon, bilgisayar, gazete arasında kaç saniyelik atlamalar yapılabilir acaba diye düşünüyorum. Yetişemiyorum. E ayıklayamıyorum da. Anadolu lisesinde bir ingilizce dersinde kullandığımız ve bizim rbl dediğimiz ama adı aslında Reading Between The Lines olan bir kitap vardı, aklıma o geliyor. Sonra erişkin insanların aslında çoğunlukla ağızlarından çıkanların dedikleri şeyler olmadığını, sürekli bir alt metnin etrafta gezindiğini hatırlıyor, düşünüyor, algılıyor, hissediyorum, ya da bundan kuşkulanıyorum diyelim birçok insan gibi. Zira ben iletişimci değilim. Bu kaygı nedeniyle kurcalayıp duruyorum. Sürekli kurcalıyorum, kurcalamaktan yorulana kadar kurcalıyorum. Yorulmaktan sıkılana kadar ilerletiyorum. Sonra da bunu sıkılmaya alışana kadar devam ettiriyorum. E tabi bunun üzerine de neden göbeğim büyümekte diye hayıflanıyorum. Bu süreç içinde iken her durduğum durak aslında özel ihtimam gösterilmesi gerekecek kadar önemli, onun da farkındayım. Nasıl ekşisözlükteki her başlık vikipedyadaki her başlık aslında önemli ise, zap yaptığımız hep program aslında önemli ise, her insan da önemli, e ama yetişemiyorum. Dur, birşey yakaladım gri hücrelerin arasında: Eğer hedefi bilmiyorsak yoldaki adımların değerini/önemini hesaplayamayız.
Neyse devam edelim. Benim iki daha az karışık konum daha var, yazarım yakında.
Öptüüüğm, baayy, xoxo ... ( Ne o, beğenemedin mi :D )
Çevreme yetişemediğimi düşünüyorum. Bir şekilde tepki vermem gereken durumların benim istiap haddimi aştıklarını düşünüyorum. İnsanın hayatında hakkınca yetebildiği kaç arkadaşı olmalıdır acaba diye düşünüyorum. Frekans kavramı yerine kullandığım "sıklık" geliyor aklıma. Hiçkimse yokken dahi televizyon, telefon, bilgisayar, gazete arasında kaç saniyelik atlamalar yapılabilir acaba diye düşünüyorum. Yetişemiyorum. E ayıklayamıyorum da. Anadolu lisesinde bir ingilizce dersinde kullandığımız ve bizim rbl dediğimiz ama adı aslında Reading Between The Lines olan bir kitap vardı, aklıma o geliyor. Sonra erişkin insanların aslında çoğunlukla ağızlarından çıkanların dedikleri şeyler olmadığını, sürekli bir alt metnin etrafta gezindiğini hatırlıyor, düşünüyor, algılıyor, hissediyorum, ya da bundan kuşkulanıyorum diyelim birçok insan gibi. Zira ben iletişimci değilim. Bu kaygı nedeniyle kurcalayıp duruyorum. Sürekli kurcalıyorum, kurcalamaktan yorulana kadar kurcalıyorum. Yorulmaktan sıkılana kadar ilerletiyorum. Sonra da bunu sıkılmaya alışana kadar devam ettiriyorum. E tabi bunun üzerine de neden göbeğim büyümekte diye hayıflanıyorum. Bu süreç içinde iken her durduğum durak aslında özel ihtimam gösterilmesi gerekecek kadar önemli, onun da farkındayım. Nasıl ekşisözlükteki her başlık vikipedyadaki her başlık aslında önemli ise, zap yaptığımız hep program aslında önemli ise, her insan da önemli, e ama yetişemiyorum. Dur, birşey yakaladım gri hücrelerin arasında: Eğer hedefi bilmiyorsak yoldaki adımların değerini/önemini hesaplayamayız.
Neyse devam edelim. Benim iki daha az karışık konum daha var, yazarım yakında.
Öptüüüğm, baayy, xoxo ... ( Ne o, beğenemedin mi :D )
4 Ocak 2009 Pazar
Nakli yekün
Bugün oturuyorum Güveçte, patronculuk oynuyorum kendi kendime; inanmazsın aklıma fikir geldi. Kaçmalarına izin vermeden yazdım bir köşesine, yine aklımın.
Bizim zamanımızda anadolu lisesi denen yerlerin orta kısımlarında(ortaokulumsu işte) bir yerlerde iken gözlerimin bozulur gibi olduğunu, oturduğum yerden tahtayı göremez, okuyamaz olduğumu, ve dahi bu sorunu kendim dile getiremediğim için ailemin tanıdık öğretmene bilgi verdiklerini, onun da sorumlu öğretmene ricacı olduğunu hatırladım. Sonra bir paranın ukalalaştırdığını şu anda düşündüğüm(zengin piçi dememeye çalışıyorum) bir sınıf arkadaşının itiş-kakışına kendi başıma cevap veremediğimi, bunun da tanık olan bir öğretmen tarafından halledildiğini hatırladım. Yine başka bir öğretmenin -ki sanırım kendisi sonradan müdür muavini olmuş bir kamyon idi- beden eğitimi dersi sırasında, sırada boynumdaki kolyeye takılıp "bunu köyde hayvanlara takıyoruz boyunlarına çıngırak asmak için" gibi birşeyler dediğini ve benim yine kendisine cevap veremediğimi de hatırladım. (Lan ne travmatikmiş gibi geldi şimdi bana da o zamanlar)
İşte bu gibi aklıma gelen şeylerden, benim kendimi ifade edemeyen birisi olduğumu çıkardım.
Hani evi yerleştiriyorum ya(askerden geldim, eve girdim, iş tuttum... yok yanlış oldu; ev tuttum, işe girdim. Ve evi yerleştiriyorum işte) o yerleştirdiğim kolilerin birinde de cd'ler vardı. Kurcaladım, üniversite yıllığımızın elektronik halini buldum. Orada da benim için şu an bana ilginç gelen şeyler yazmışlar o zamanki arkadaşlar. Düşündüm, ben öyle biri miyim acaba diye, bilemedim.
"Hadi bakalım hayırlısı, kendimizi anlatabilir miyiz, süreklilik arzedecek fikir yazıları yazabilir miyiz, deneyeceğiz."
Bu da, bu blogun sağ başında ilk günden beri duran bir cümle. Hepsini birden çorba edecek olursam eğer, ben bu yazılarla neler yapıyorum ya da yapmaya çalışıyorum diye düşündüm. Bir kere kendimi anlatabiliyor muyum sorusundan daha önce ben nasıl birisiyim sorusu var. Cevap veriyorum: Bilmiyorum. E o zaman anlatamam mı. Bilmeden anlatmaya çalışsam kendi kendine ortaya çıkmaz mı. Hani kitabi tanım vermek yerine örneklerle açıklamak gibi. Burası ansiklopedi olmadığına göre, bu yöntem çalışır mı acaba diye size soracağım.
Toplamak gerekirse iki temel soru var. Ben yazdıklarımla kendimi anlatabiliyor muyum, benim anlattığımı sandıklarımın bir değeri var mı, ben ne anlatıyorum (evet, üçmüş)
Katılımcı olmayı kabul ederseniz eğer, sorunun muhatabı sizsiniz sevgili okuyucu. İsimli, isimsiz; buyrun. Merak ediyorum.
Not: Yekün alıyorum, ama sanırım nakletme konusu cevaplarla ilgili olacak.
Bizim zamanımızda anadolu lisesi denen yerlerin orta kısımlarında(ortaokulumsu işte) bir yerlerde iken gözlerimin bozulur gibi olduğunu, oturduğum yerden tahtayı göremez, okuyamaz olduğumu, ve dahi bu sorunu kendim dile getiremediğim için ailemin tanıdık öğretmene bilgi verdiklerini, onun da sorumlu öğretmene ricacı olduğunu hatırladım. Sonra bir paranın ukalalaştırdığını şu anda düşündüğüm(zengin piçi dememeye çalışıyorum) bir sınıf arkadaşının itiş-kakışına kendi başıma cevap veremediğimi, bunun da tanık olan bir öğretmen tarafından halledildiğini hatırladım. Yine başka bir öğretmenin -ki sanırım kendisi sonradan müdür muavini olmuş bir kamyon idi- beden eğitimi dersi sırasında, sırada boynumdaki kolyeye takılıp "bunu köyde hayvanlara takıyoruz boyunlarına çıngırak asmak için" gibi birşeyler dediğini ve benim yine kendisine cevap veremediğimi de hatırladım. (Lan ne travmatikmiş gibi geldi şimdi bana da o zamanlar)
İşte bu gibi aklıma gelen şeylerden, benim kendimi ifade edemeyen birisi olduğumu çıkardım.
Hani evi yerleştiriyorum ya(askerden geldim, eve girdim, iş tuttum... yok yanlış oldu; ev tuttum, işe girdim. Ve evi yerleştiriyorum işte) o yerleştirdiğim kolilerin birinde de cd'ler vardı. Kurcaladım, üniversite yıllığımızın elektronik halini buldum. Orada da benim için şu an bana ilginç gelen şeyler yazmışlar o zamanki arkadaşlar. Düşündüm, ben öyle biri miyim acaba diye, bilemedim.
"Hadi bakalım hayırlısı, kendimizi anlatabilir miyiz, süreklilik arzedecek fikir yazıları yazabilir miyiz, deneyeceğiz."
Bu da, bu blogun sağ başında ilk günden beri duran bir cümle. Hepsini birden çorba edecek olursam eğer, ben bu yazılarla neler yapıyorum ya da yapmaya çalışıyorum diye düşündüm. Bir kere kendimi anlatabiliyor muyum sorusundan daha önce ben nasıl birisiyim sorusu var. Cevap veriyorum: Bilmiyorum. E o zaman anlatamam mı. Bilmeden anlatmaya çalışsam kendi kendine ortaya çıkmaz mı. Hani kitabi tanım vermek yerine örneklerle açıklamak gibi. Burası ansiklopedi olmadığına göre, bu yöntem çalışır mı acaba diye size soracağım.
Toplamak gerekirse iki temel soru var. Ben yazdıklarımla kendimi anlatabiliyor muyum, benim anlattığımı sandıklarımın bir değeri var mı, ben ne anlatıyorum (evet, üçmüş)
Katılımcı olmayı kabul ederseniz eğer, sorunun muhatabı sizsiniz sevgili okuyucu. İsimli, isimsiz; buyrun. Merak ediyorum.
Not: Yekün alıyorum, ama sanırım nakletme konusu cevaplarla ilgili olacak.
31 Aralık 2008 Çarşamba
İnsani sorular
Acaba aramızda psikoloji okumuş olan var mıdır. Yoksa eğer, ben biraz sıkacağım izninizle.
Televizyondan öğrendiğim kısıtlı bilgime göre atların mesela eğitiminde, istendik davranış gösterdiklerinde ödül olarak kesme şeker veriliyor. Yunuslara balık, köpeğe sevgi verildiği gibi. Balinalara da balık veriyorlar, sadece biraz daha büyüğünü. Ayrıca yunuslar da sevgi gösterisinden memnun oluyorlarmış gibi bir hissiyatım da var, yok değil. Yani hayvanlarda gelişim sağlamak için, mesela daha düzgün yürümek için, daha hızlı yüzmek için, daha doğru kılavuzluk etmek için ödül veriliyor. Ceza da var biliyorsunuz, rulo yapılmış gazete ile burnuna burnuna vurmak gibi. Yani gelişimin ödül-ceza mekanizmasına dayandırıldığı bir eğitim süreci görüyoruz. Böyle olmadığına dair bilgisi olan varsa paylaşırsa sevinirim, buradaki saçma olması muhtemel hipotezimizi de açık havada çürümeye bırakırız. O vakte kadar, dediğim gibi olduğunu varsayarak devam edeceğim izninizle.
Burada şeker ve balık gibi fiziksel metalar ile sevgi gibi duygusal bir besini karşılaştırmayı hedeflemiyorum. Sadece hedef yanıltıyorum. Dikkatinizi başka yöne çekmeye çalışıyorum.
Asıl diyeceğim şu; insan yavrusu herhangi bir ödül ya da ceza beklentisi olmadan da öğrenme isteği duyuyor. Ödül ve ceza mekanizması işe yaramıyor demiyorum, onlar da kullanılıyor zaten, biliyoruz. Sadece demek istediğim şu ki, onlar olmasa da insan öğrenme, gelişme eğiliminde. İçinde hayatını idame ettirmesi için gereken susuzluk ve açlık gibi ihtiyaçların ötesinde şeyleri karşılama isteği var gömülü olarak. Bu beni çok şaşırtıyor. Yani insan doğrudan yaşamını devam ettirmesi için faydalı olmayan şeyleri öğrenme isteğine sahip. O nedenle kitap okuyoruz örneğin. Kadınları kandırmak, ikna etmek, etkilemek gibi bir ihtiyacın ötesinde -şimdi adını koyamadığım- gerekçelerle bin yıl önce yazılmış şiirler okuyor. "Benim gibi düşünüyor, benim hislerimi anlatabiliyor" demek için belki, kitaplar, roman serileri bitiriyor. Şu gerekçe mesela aradığım sebeplerden çok daha basit.
Neden gelişmek, ilerlemek, büyümek, öğrenmek ister insan. Nasıl bir açlıktır bu doyurulmaya çalışılan.
Televizyondan öğrendiğim kısıtlı bilgime göre atların mesela eğitiminde, istendik davranış gösterdiklerinde ödül olarak kesme şeker veriliyor. Yunuslara balık, köpeğe sevgi verildiği gibi. Balinalara da balık veriyorlar, sadece biraz daha büyüğünü. Ayrıca yunuslar da sevgi gösterisinden memnun oluyorlarmış gibi bir hissiyatım da var, yok değil. Yani hayvanlarda gelişim sağlamak için, mesela daha düzgün yürümek için, daha hızlı yüzmek için, daha doğru kılavuzluk etmek için ödül veriliyor. Ceza da var biliyorsunuz, rulo yapılmış gazete ile burnuna burnuna vurmak gibi. Yani gelişimin ödül-ceza mekanizmasına dayandırıldığı bir eğitim süreci görüyoruz. Böyle olmadığına dair bilgisi olan varsa paylaşırsa sevinirim, buradaki saçma olması muhtemel hipotezimizi de açık havada çürümeye bırakırız. O vakte kadar, dediğim gibi olduğunu varsayarak devam edeceğim izninizle.
Burada şeker ve balık gibi fiziksel metalar ile sevgi gibi duygusal bir besini karşılaştırmayı hedeflemiyorum. Sadece hedef yanıltıyorum. Dikkatinizi başka yöne çekmeye çalışıyorum.
Asıl diyeceğim şu; insan yavrusu herhangi bir ödül ya da ceza beklentisi olmadan da öğrenme isteği duyuyor. Ödül ve ceza mekanizması işe yaramıyor demiyorum, onlar da kullanılıyor zaten, biliyoruz. Sadece demek istediğim şu ki, onlar olmasa da insan öğrenme, gelişme eğiliminde. İçinde hayatını idame ettirmesi için gereken susuzluk ve açlık gibi ihtiyaçların ötesinde şeyleri karşılama isteği var gömülü olarak. Bu beni çok şaşırtıyor. Yani insan doğrudan yaşamını devam ettirmesi için faydalı olmayan şeyleri öğrenme isteğine sahip. O nedenle kitap okuyoruz örneğin. Kadınları kandırmak, ikna etmek, etkilemek gibi bir ihtiyacın ötesinde -şimdi adını koyamadığım- gerekçelerle bin yıl önce yazılmış şiirler okuyor. "Benim gibi düşünüyor, benim hislerimi anlatabiliyor" demek için belki, kitaplar, roman serileri bitiriyor. Şu gerekçe mesela aradığım sebeplerden çok daha basit.
Neden gelişmek, ilerlemek, büyümek, öğrenmek ister insan. Nasıl bir açlıktır bu doyurulmaya çalışılan.
29 Kasım 2008 Cumartesi
Uzun yol yapmak
Bir yerden başka bir yere gidilir ve belki geri dönülür. Dönüp dönmemek ayrılınan yer ile eskiyen ilişkiye ve(ya) varılan nokta ile uyuşmaya bağlıdır herhalde biraz. Yolculuklar için plan yapmak iyidir, gerekir. Ama plan plan üstüne kurunca insan, kendine de kumpas kurmuş gibi hissetmeye başlayabilir, gereksiz. Plan derdine götü dümdüz etmenin de manası yok diyelim ama onun yanında boklu değneğin öbür ucu da sapının keyfine çıkıp dolanmak herhalde. Kontrolsüz güç güç değildir diyen reklama inat patinaj çekmeden plansız gezenlere mundar diyebilen bir kişiyim hapşurarak. Ayrıca şizofren olmadığımı da sanıyorum.
(Uyuz etme pahasına) Neyse...
Yoldan keyif alınabilir. Sırf yolun keyfi için yola çıkılabilir. Evet bunlar yapılabilir ve haklıdır da bunu beceren. Yol zaten kendini anlatır, akar gider. Bizim ayrıca cümle sermemize gerek yok.
Bu yazı ön tekerin ayrılınan yere döndüğünde gördükleri ile, vardığında farkettikleri ile ilgili olmak istedi başta ama bakalım nasıl olacak.
Dönüp gelen aslında herşey aynı şey olsun ister genelde. Kaçmadı ise giderken. Bunun beyhude bir istek olduğunu da bilir aslında ya, kendine tebligatlarını sürekli sümen altı eder insan. Zaten, zaten bildiklerimizi başkalarından duyduğumuzda vurucu olur. Bir tiyatro oyunudur bu. Oyuncu da seyirci de biz. Kendi kendimize tragedya(böyle mi deniyordu). Lan biliyorsun işte yediğin boku, daha ne.
Teller demiştik ya birkaç kez. Bir de ona bakalım. İnsan kendi midesini çevreleyen tel ağı birarada tutan ve gerekirse sıkıştıran o birkaç tel bağı tutup şöyle yukarı çekip boğazına dolayarak ensesinden çıkarıp beynine bağlayamaz. Yani aslında zaten böyle bağlıdır da kendi ellerini sokup bu birkaç teli geremez. Onu karşındakinin yapmasına muhtaçsın. Öyle bir çeker ki karşındaki, zıınn edersin bir anda tüm vücudunla ve ruhunla. Ha tabi metal yorgunluğu diye birşey de var. Çat, gidebilir de. Biz edebiyat bilmiyoruz yumru falan diyemiyoruz. Mühendisiz ya tel mel işte. Anla sen.
Evet kabul, aslında herşey başka birşeydir. Ya da başka birşey olur. Zaman geçer de geçirir de. Akar. Aramanın manası yok geçmiş olanı, geçirilmiş olanı.
2 Mart 2008 Pazar
Gıcık direk
Biraz önce kendimle ilgili önemli birşey farkettim("Oha hayvan, bu
yaşta mı anca" diyebilirsiniz, haklısınız) ki ben
problemleri/sorunları/hataları gördüğüm kalitede ve sıklıkta,
çözümleri/cevapları bulamıyorum. Haliyle, mutsuz ve huysuz bir adam
olmamın sebebi bu sanırım.
yaşta mı anca" diyebilirsiniz, haklısınız) ki ben
problemleri/sorunları/hataları gördüğüm kalitede ve sıklıkta,
çözümleri/cevapları bulamıyorum. Haliyle, mutsuz ve huysuz bir adam
olmamın sebebi bu sanırım.
25 Şubat 2008 Pazartesi
İnsan ilişkilerinde 'Duvar' mecazı
İnsan kendisini çok özel sanıyor bazı zamanlarda. Lan ne biçim herifim
be, öyle bi çeşitim ki dünyada bir eşim yok, olsa öküz sabanına koşacam
diyor. Sanırım kendisini çok inceleyen insanlar değiştirip
düzeltemedikleri için önce kabulleniyor, sonra da kutsuyorlar
kendilerine dair tespitlerini. Hemen bir sonraki adım da yüceltmek ve
isim koymak. "Üzgünüm, ben böyleyim, kendimi korumak için yapabileceğim
tek şey bu, benim duvarlarım var ve çok kalın. Sana özel değil, hep
böyle. Çok incitiliyorum yoksa" Pek hoş bir betimleme, değil mi. Okuyan
vay anasına diye yorumlayabilir. Ama yorumlamayabilir de. Çok özel bir
yaklaşım değil bu tırnak içindeki. Her insan böyle olabilir. Her
insanda kendisini sakınma güdüsü gelişmiş olabilir. Yani demek
istediğim bu tırnak içi o kadar da özel biri değildir. Herhangi biri
gibidir. Önemli olan kendini yüceltip şişirmeden, bu hissin de normal
bir insani hal olduğunu sağduyulu bir şekilde tespit edebilmek kendinde
sanırım. Ancak o zaman bu duvar mecazının faydalarını, zararlarını
inceleyebilir kişi.
Şimdi girizgahı yaptığımıza göre ayrıntılandıracak olursak duvar
mecazı şu: Kişinin kendisine dair özel saydığı bazı şeyleri dışarısı
ile paylaşmaması durumu. Bu tarif eksik olabilir. Çünkü dikkat edilirse
bu tarifin dili o dışarıda bırakılanların dili imiş gibi farkettiniz
mi. Kişinin kendisi dışında diğer tüm insanlar yani. İlgili duvar
kişinin kendisini koruma mekanizması.
"Ben zamanında çok üzüldüm ve yıpratıldım, artık kendimi korumak
için insanları belli bir noktada tutuyorum. Daha ileriye geçmelerine
izin vermiyorum. Özümü kendi istediğim gibi saf tutacak bir duvar bu. O
kadarına karışılmasını istemiyorum. Belli birine karşı bir korunma
değil bu, herkese karşı böyleyim."
İstenirse bu durumu anlatmak için yukarıdaki paragraftan çok daha
ağdalı edebiyat kesilebilir. Aşağı yukarı böyle birşeydir bu yazının
konusu olan şey. Ya da belki karşı taraf; "Ya neden içine girmeme izin
vermiyorsun, niçin özellerini benimle paylaşmıyorsun, niye beni
kendinden uzak tutuyorsun, aç bana kendini" gibi şeyler de diyebilir.
Konuyu iki taraftan da incelemek faydalı olacak. Savunan, incinmekten
korktuğu için böyle davranıyordur. Ya da cesur değildir. Saldıranda ise
hakim duygu merak olmalı.
Savunanın olası kaybı saldırandır. Saldıranın olası kaybı da savunan. (Bak burası komik aslında)
Olası hatalar da şunlar: Savunan pek matah birşeymiş gibi sakladıkça
gelişimi engellemiş olur kendinde. Savaşın klasiğidir, iyi savunursan
duvarı nasırlaştırırsın daha fazla. Saldıran da çok da gerekliymiş gibi
girince anlamsızlığı farkeder.
Esnek ve rahat olmak lazım, hiçbirşeyi hakkından çok zorlamamak lazım.
Olursa olur, olmazsa olmaz. Olursa olacağından olmuştur. Olmazsa
olmayacakmıştır.
Savunanın davranışına biz, gizlilik/belirsizlik/meçhullük vasıtası
ile güvenlik(security by obscurity) ya da saklayarak güvenlik sağlamak
diye isim veriyoruz. Saldırana ise kedidir kedi diyoruz. He ama
biliyorsunuz insanın başına gelen ya meraktan ya kürekten.
E
biz senin ne dediğini anlamadık, bir tarafa da meyletmemişsin
diyenlere; "E o kadar direk diktik, boşa değil ya. Aralarına da duvar
örmek lazım ki kişinin benliğinin evi ortaya çıksın." diye cevap vermiş
olalım son paragrafla.
Not: Şöyle de bir şarkı var ilham verici sınıfında. Geçen yine denkgeldi. http://www.youtube.com/watch?v=gTh4xU_BHBc
be, öyle bi çeşitim ki dünyada bir eşim yok, olsa öküz sabanına koşacam
diyor. Sanırım kendisini çok inceleyen insanlar değiştirip
düzeltemedikleri için önce kabulleniyor, sonra da kutsuyorlar
kendilerine dair tespitlerini. Hemen bir sonraki adım da yüceltmek ve
isim koymak. "Üzgünüm, ben böyleyim, kendimi korumak için yapabileceğim
tek şey bu, benim duvarlarım var ve çok kalın. Sana özel değil, hep
böyle. Çok incitiliyorum yoksa" Pek hoş bir betimleme, değil mi. Okuyan
vay anasına diye yorumlayabilir. Ama yorumlamayabilir de. Çok özel bir
yaklaşım değil bu tırnak içindeki. Her insan böyle olabilir. Her
insanda kendisini sakınma güdüsü gelişmiş olabilir. Yani demek
istediğim bu tırnak içi o kadar da özel biri değildir. Herhangi biri
gibidir. Önemli olan kendini yüceltip şişirmeden, bu hissin de normal
bir insani hal olduğunu sağduyulu bir şekilde tespit edebilmek kendinde
sanırım. Ancak o zaman bu duvar mecazının faydalarını, zararlarını
inceleyebilir kişi.
Şimdi girizgahı yaptığımıza göre ayrıntılandıracak olursak duvar
mecazı şu: Kişinin kendisine dair özel saydığı bazı şeyleri dışarısı
ile paylaşmaması durumu. Bu tarif eksik olabilir. Çünkü dikkat edilirse
bu tarifin dili o dışarıda bırakılanların dili imiş gibi farkettiniz
mi. Kişinin kendisi dışında diğer tüm insanlar yani. İlgili duvar
kişinin kendisini koruma mekanizması.
"Ben zamanında çok üzüldüm ve yıpratıldım, artık kendimi korumak
için insanları belli bir noktada tutuyorum. Daha ileriye geçmelerine
izin vermiyorum. Özümü kendi istediğim gibi saf tutacak bir duvar bu. O
kadarına karışılmasını istemiyorum. Belli birine karşı bir korunma
değil bu, herkese karşı böyleyim."
İstenirse bu durumu anlatmak için yukarıdaki paragraftan çok daha
ağdalı edebiyat kesilebilir. Aşağı yukarı böyle birşeydir bu yazının
konusu olan şey. Ya da belki karşı taraf; "Ya neden içine girmeme izin
vermiyorsun, niçin özellerini benimle paylaşmıyorsun, niye beni
kendinden uzak tutuyorsun, aç bana kendini" gibi şeyler de diyebilir.
Konuyu iki taraftan da incelemek faydalı olacak. Savunan, incinmekten
korktuğu için böyle davranıyordur. Ya da cesur değildir. Saldıranda ise
hakim duygu merak olmalı.
Savunanın olası kaybı saldırandır. Saldıranın olası kaybı da savunan. (Bak burası komik aslında)
Olası hatalar da şunlar: Savunan pek matah birşeymiş gibi sakladıkça
gelişimi engellemiş olur kendinde. Savaşın klasiğidir, iyi savunursan
duvarı nasırlaştırırsın daha fazla. Saldıran da çok da gerekliymiş gibi
girince anlamsızlığı farkeder.
Esnek ve rahat olmak lazım, hiçbirşeyi hakkından çok zorlamamak lazım.
Olursa olur, olmazsa olmaz. Olursa olacağından olmuştur. Olmazsa
olmayacakmıştır.
Savunanın davranışına biz, gizlilik/belirsizlik/meçhullük vasıtası
ile güvenlik(security by obscurity) ya da saklayarak güvenlik sağlamak
diye isim veriyoruz. Saldırana ise kedidir kedi diyoruz. He ama
biliyorsunuz insanın başına gelen ya meraktan ya kürekten.
E
biz senin ne dediğini anlamadık, bir tarafa da meyletmemişsin
diyenlere; "E o kadar direk diktik, boşa değil ya. Aralarına da duvar
örmek lazım ki kişinin benliğinin evi ortaya çıksın." diye cevap vermiş
olalım son paragrafla.
Not: Şöyle de bir şarkı var ilham verici sınıfında. Geçen yine denkgeldi. http://www.youtube.com/watch?v
11 Şubat 2008 Pazartesi
Ev ilişkileri
En uzun süreli ilişkiyi bilgisayarla yaşıyorum. Sürekli askıntı oluyor. Nereye gitsem peşimde. Koluma takıp gezdiriyorum. Bilirsiniz, pek de nazlı olurlar bilgisayarlar. Ama ne kadar değişken ruhlu olsalar, ne kadar hassas bir yapıda olsalar, ne kadar çok ilgi isteseler de hiç yapmak istediğimi yapmadıkları olmamıştır. Hayatıma giren her türlü bilgisayara -ama zor, ama kolay- dediğimi yaptırdım. Sonuçta karmaşık da olsalar deterministik(nedensel) dünyanın vatandaşlarıdır bunlar.
Klozet var mesela kafayı taktığım. Yanlış olmasın, kafamı klozetin herhangi bir yerine takmıyorum. Hele içine hiç sokmuyorum(Belki biraz kıçımı sokuyor olabilirim). Ama sonuçta ne kadar karmaşık olabilir ki: Delik var, sıçıyorsun. Su rezervuarı ve o rezervuarın içeriğini, senin içeriğinin üzerine boşaltmak için bastığın bir düğme var. Nasıl bir dert olabilir, olamaz dert falan. Nettir olaylar. Ne bileyim, kalın sıçmışsındır, klozet bunu kabullenmek istemeyebilir, ikna edersin. Ya da işte sular kesiktir, rezervuar boştur, dolmamıştır. O düğme bozuktur, ya suyu boşaltmaz ya da boşalmış suyun yerine yenisi dolmaktadır ya, şamandıra durdurur akışı düğmeye bağlı şekilde, takılır, sürekli akar falan. Siz hiç, herşey düzgün olduğu halde size olan kızgınlığından dolayı su boşaltımını reddeden klozet gördünüz mü. Ya da yaptığınızı gururuna yediremeyip iade edenini?
Kapılar var sonra evde. Açıyorsun, öbür tarafına geçiyorsun. Böyle bir işlevi var insan hayatında kapının. Ayırıcı olduğu kadar buluşturucu da. Kapı mesela arkasına geçip üşüyeceğiniz(dışarı çıkıyorsunuz) düşüncesi ile açılmamazlık eder mi. Etmez. Açılmıyorsa başka bir nedeni vardır daha basit(Occam'ın usturası ilkesi). Kilitlidir vb. Yani bir kapının en beklenmez davranışı siz giderken arkanızdan gıcırdamasıdır. Üzüldüğünden değil, yağsız kaldığındandır o da.
Koltuk var başka bir gıcırdayan. Aha yine gıcırdadı bak. O da "hayvan herif, niye abandın üstüme, kalk" demiyordur. Hele ki "Beni ne doktorlar istedi de annem, işlemeli kanepeyi dinlemedim" hiç demiyordur. Vidaları gevşemiştir.
Ev eşyalarında hayat nettir. Karışık ve düzensiz ve değişken ve tahmin edilemez değildir.
Kombiyi düşünün şimdi. Evet evet kombiyi. Hadi hep beraber kombi düşünelim, ya da olmadı, şofben düşünün. Kombi fıtratı gereği su ile ilişkili bir hayvandır. Su damlattığında kara kara düşünmezsiniz acaba üzüldüğü için mi ağlıyor yoksa sevindiği için mi demezsiniz. Pis sömürgeci ingiliz anahtarını alır sıkarsınız, damlatmaz(Damlayan yere ped ya da bebek bezi bağlamak reklamlarda olur, ki saçma).
Telefon, düğmeleri var. Basarsın, dediğini yapar. Ocak, bunun da düğmeleri var, çeviriyorsun. O da öyle, ne dersen onu yapar. A evet lamba da öyle.
Şimdi gelelim zurnanın (üflediğin için) zırt dediği yere. Evde bunlarla ve bu çeşit bir ilişki içinde yaşadığında başka çeşit ilişkilere kafa yormak istemezsin. Saçma gelir. Anlayamazsın, anlamlandıramazsın, reddedersin, kaçmak istersin eve.
Determinizm ile ilgili ama yazı ile ilgisiz not: http://caglarbilir.blogcu.com/1191049/
26 Ocak 2008 Cumartesi
14 Ocak 2008 Pazartesi
Doğanın insanla imtihanı
Bakınız Atlas Dergisi Ocak 2008 sayısının çok sayfalı konularından önceki, tek sayfalık gündem yazıları:
- Oyalı ile Zarife; Müjde, Klonumuz Oldu: Ülkemizde klonlanmış iki kuzu haberi
- Kemaliye; Fırat'ın Canı çekildi: Kuraklıktan etkilenen Fırat ırmağının durumu, 2004, 2007 yılları arasındaki fark haberi
- Küresel Isınma; Bali Yol Haritası: Küresel ısınma iklim değişikliği konferansına katılan 200 ülke
- Ayı Olarak Yaşamak: Gelen şikayetler üzerine, koruma altındaki boz ayıların ava açılması haberi
- Muş; Telliturna İçin Umut: Türkiye'nin son 11 telliturnası haberi
- Küresel Isınma; Kaç Kaldı 2100'e? : Küresel ısınma'dan etkilenen kuş nesillerinin trajik hikayesi
- Bitkinin Açlığı: Beslenme amacıyla böcek yakalayabilmek için özelleşen bitkiler
- Allianoi Korunamadı, Neden?: Yortanlı baraj göletinin altında kalacağı kararının, kurulan üçüncü(ilk ikisi bu kararı almamıştı) akademik bilim komisyonu tarafından alınması haberi
- Sepet Balı: Beypazarı'nda çok meşakkatli bir süreçle üretilen bal haberi
Doğa ile imtihanında insan, önce bir ortak yaşam halinde idi sanırım. İhtiyaç ile harcamanın elele gittiği bir hayat sürdü. Sonra harcama çok hızlı gitti. İhtiyacından fazlasını üretip tüketmek yani. Şimdi de olan bu bence. Gereğinden fazla tüketim.
İnsanın iki yaklaşımı da uygulayabilme yetisinin olduğunu yaşayarak gördük. Yani doğa ile birlikte yaşamak, ve doğayı kullanmak. Komik olan şu ki burada bir savaş yok. Yani doğa algıladığımız anlamda birlikte yaşamak ve kullanılmak gibi algılamıyor olguyu. Bir didişme yok. Dolayısı ile karar verici olan, süreci yöneten sadece insan. Yani hem trajik hem de komik olan, insanın aslında doğa ile değil, kendi kendi ile imtihan halinde olması. Kendi sonunu getirmek ya da getirmemek için sadece kendisi ile çatışacak insan. Başka kimse ile değil. Kendi bilincini algılayacak, kendi hazlarını tartacak, kendi değerlerini sorgulayacak. Her bir insan bunu sınava girecek.
Devlet, egemen güçler ve benzeri farazi şeylerle ilgilenmiyorum, hepsinin yapıtaşı insan çünkü.
3 Ocak 2008 Perşembe
Organ ticareti
Ben galiba hayatım boyunca hiç beyin olamayacağım. Olabilmek için ciddi anlamda yürek olmak lazım, o da eksik sanırım. Etrafınızda vardır pazu ya da bilek arkadaşlarınız. Ben o kadar da gözü kara olamadım, olamayacağım hiç sanki. Bilek olabilmek için bile bir karar lazım, hareket lazım ki nerede beyin olmak.
Hadi yürek olamadık, gönül olabildik mi. O da meçhul, yok. Herşeye yok dediğimize göre bizim bakan göz'lükten gönül göz'lüğüne de terfimiz sümen altı kalmış, belli.
Biraz omuz olmuşluğumuz var ama o da ne kadar sürekli, bilemiyorum. Dengesiz, gidip geliyor. Yani o da üzerimize uyan bir şablon değil. Omuz oldun mu sırt da olabileceksin daha sonra. O da yok ya, ondan diyorum omuzluktan da ileri gidemeyeceğimizi.
E ya ne olacaksın, bu kadar şeyi olamıyorsan derseniz; benden çene ya da dil olur herhalde gördüğünüz üzere. O da maşallah pabuç.
24 Aralık 2007 Pazartesi
Malum soru
Bilmem okuyunca ne dersiniz. Belki çoğunuz zaten farkındasınız. Belki
de bazılarınız zaten önemsiz görüp, "A benim alık oğlum..." dersiniz,
"Ya ne sandındı." Ama siz her ne derseniz deyiniz, bana benim
meşrebimce birşeyler malum olmuştur, bakalım kelimelere dökebilecek
miyim.
Elimizde birkaç malzeme var ve bir de sorumuz: "Ne olacağım". Malzemeler aklımız, gönlümüz ve belki birikimlerimiz.
Kişi(bu ben oluyorum) ne olacağım sorusunun içinde kaybolup duruyor.
Kaybolmasının sebebi fikirlerini ve duygularını bol biriktirmiş
olmasından kaynaklı, çok dolanması. Yani biriktirdiğimiz herşeyi ne
olacağım sorusuna cevap verebilmek için kullanıyoruz.
Biriktirdiklerimizden ne olacağımızı ayıklamaya çalışıyoruz. Yanlış bu.
Doğrusu ve kolayı şu ki; Ne olacağım sorusuna bir cevap buluvermek ve o
biriktirdiklerimizi bulduğumuz cevaba ulaşmak için araç olarak
kullanabilmek olmalı. "Hadi oradan, asıl dert o soruya cevap vermek ya
işte, dolanmışsın çalının kenarından" dediğinizi duyar gibiyim. Ben bu kadarını bulabildim işte. Ama belki bir ipucu, cevap birazcık
büyük ve de cesur olabilmeli. Uzatasım yok, siz anladınız umarım.
de bazılarınız zaten önemsiz görüp, "A benim alık oğlum..." dersiniz,
"Ya ne sandındı." Ama siz her ne derseniz deyiniz, bana benim
meşrebimce birşeyler malum olmuştur, bakalım kelimelere dökebilecek
miyim.
Elimizde birkaç malzeme var ve bir de sorumuz: "Ne olacağım". Malzemeler aklımız, gönlümüz ve belki birikimlerimiz.
Kişi(bu ben oluyorum) ne olacağım sorusunun içinde kaybolup duruyor.
Kaybolmasının sebebi fikirlerini ve duygularını bol biriktirmiş
olmasından kaynaklı, çok dolanması. Yani biriktirdiğimiz herşeyi ne
olacağım sorusuna cevap verebilmek için kullanıyoruz.
Biriktirdiklerimizden ne olacağımızı ayıklamaya çalışıyoruz. Yanlış bu.
Doğrusu ve kolayı şu ki; Ne olacağım sorusuna bir cevap buluvermek ve o
biriktirdiklerimizi bulduğumuz cevaba ulaşmak için araç olarak
kullanabilmek olmalı. "Hadi oradan, asıl dert o soruya cevap vermek ya
işte, dolanmışsın çalının kenarından" dediğinizi duyar gibiyim. Ben bu kadarını bulabildim işte. Ama belki bir ipucu, cevap birazcık
büyük ve de cesur olabilmeli. Uzatasım yok, siz anladınız umarım.
2 Aralık 2007 Pazar
İyi düşün, iyi olsun; ölüyü göster, hastalığa ikna et
Bir dizi baktım, sahne cezaevinde idi. Kadın karakter yanındakine "seviyordum, öldürdüm" dedi.
İnsanın algısına bağlam bulaşır. Aynı olguyu farklı bağlamlarda farklı algılar. Algısı kayan kişi zaten doğru olguyu değerlendiremeyebilir de. En önemli başlığa/köken sebebe değil de, farklı/tali noktalara odaklanabilir. Bu hastalıklı durum tekrar eder hale gelirse, kişiden kişiye bulaşırsa paradigma kaymasına uğranır. Artık yeni bir doğru/gerçek çerçevesi vardır. bu iyi de kötü de olabilir. Önemli olan hata yapmamak, doğru yapmak, değişim elimizde ise de doğruya doğru yöneltebilmektir.
Hayatımızı da yaşadıklarımız değil, yaşadıklarımıza yüklediğimiz anlam şekillendirir zaten.
Not: Yazdıklarım bilimsel bilgi gibi değil, cahil cesareti gibi algılansın lütfen.
25 Kasım 2007 Pazar
Beklenti
Artık, yazı sayısı artık. O nedenle yazıların arasında aradım beklenti kelimesini. Arkasında pek benim istediğim mantık olmasa da şu yazının yorumlarında geçmiş. Bakın bi isterseniz. Siz tabii ki eğer o yazıya tıklarsanız aradığınız yazıyı bulamayacaksınız. Tahminen beklentiniz karşılanmayacak orada. Neyse, şair burada tecavüz-ü arif yaptı sair deyin, geçelim.
Olasılık tanrıları diyoruz, az mı çok mu diyoruz, hep aslında bir dengeden bahsediyoruz. Entropinin önüne bent koymaya çalışıyor gibi hissediyorum kendimi denge denge diye mızmızlandıkça ama, sanki başka da bir çözüm yok gibi görünüyor, zira istekleri serbest bırakırsak onlara karşılıklarını verecek kadar hırslı olamayacağız diye kaygılanıyorum. O karşılanmamış istekler beni korkutuyor. Peki neden bu kaygıya karşı isteklerin profillerini düşük tutma çözümüme saldırılıyor. (burada sinirlenmeye başladım, zaten bu konuyu da başka bir yazıda anlatmıştım, geçip devam edelim)
İsteklerimizi daha içimizdeyken zaptedemediğimiz ortada iken, hangi cüretle dışımızda, karşımızda istek üretiriz ki. Yani beklenti üretiriz. Bunu yapmak şu şekilde en ucuzundan, ayıp değil mi. (Beklenti satın alanların beynine tecavüz edeyim, o iyice omurgasızlık)
Beklenti oluşturduğumuzda karşıda bir tatminsizlik haline neden olma ihtimalimiz belirir. Bunu bilinçli yaptı isek, tatmin de edeceğizdir. Konu sadece zaman meselesidir. Ama eğer konu bizim denetimimiz dışında ise ne olacak. Korku işte bu noktada. Lan ben senin dudağını ısırdığını farkettim sadece, başka bir olayım yoktu dediğimizde biz sıyrıldığımızı sansak da oradaki beklenti yanardağı patlak mıydı, değil miydi bilemeyeceğimiz, patlarsa nereye püsküreceğini de tahayyül edemeyeceğimiz için ayp etmiş olmaz mıyız.
Beklenti oluşturmamak = Ot gibi yaşamak
Fazla beklenti oluşturmak = Utanmaz arlanmaz adam
Beklentiyi oluşturmak ama karşılamamak = Öküz
Beklentiyi oluşturmak ve karşılamak = Hem hayalci hep pazarlıkçı
27 Ekim 2007 Cumartesi
Telkariden mozayik pastaya
Gel okuyucu gel. Biliyorum çok ihmal ettim seni, özür dilerim. Ama savsaklamadım bak, sadece ihmal ettim, mazur gör. Ne diye geldin dersen, haklısın laf demekte... Ama sanki benim yeni kıymıklarım oluştu, onu paylaşsam okur musun. Gerçi yine olmamışından, yani ham meyve getirdim. Bakma kusuruma. Buyur...
Telkari biliyorsun değil mi, şurada hem bilgi var, hem de orası benim bu yazıma vesile olan yazıdır.
İnsan telkaridir desem delirdin demezsin di mi bana.
Buradan sonra tüm yazının başına kocaman bir "sanırım" koydum say.
İnsan hayatı boyunca ezilir, incelir, bükülür katlanır, şekilden şekile girer. İnsan telkari ise, hayat da zaten sağlam bir haddedir. Herkes sizi bir tarafa çekiştiriyor sanıyorsunuz ya, inceltiyorlar sizi. Bilinçli ya da bilinçsiz, amaçlı ya da plansız da olsa, herşey cebinize koyulan bilyedir gün sonunda. (Ben başaltı bile vuramazdım, kanaatkar olacaksın değil mi, ortalara şavullayacaksın) Yani kızıyoruz ya üstüme üstüme geliyor herşey ve herkes diye ya, tamam kızalım, kızgınlık bir enerji boşalımı düzeyinde ise kızalım ve rahatlayalım. Ama herşeyden üstümüze bulaşan ufak simleri de kendimize katalım yani. İnceldikçe ama gerçekten inceldikçe, ezildikçe kötü mü oluyor yani. Ya birşey soracağım, incelikler yüzünden diye bir şarkı var mıydı. Ya da herhangi bir şarkının sözlerinde geçiyor muydu bu cümle. Hadi, ben bakmayayım, yazının sihri kaçacak, sen bakıversene.
Hayat bizi inceltiyor, keskinleştiriyor, dürüyor, büküyor ve katlıyor olabilir ama kendisine renk katalım diye, diğer inceler ile bir olalım diye. Kaynaşalım da birlikte başka bir bütün oluşturalım, güzel duralım diye öyle yapıyor bizi. Renk oluyoruz.
Hem hiç eline çimento, torbanın içindeki çimento ama, toz halinde, aldın mı. Böyle iki parmağın arasında bir fiskeyi ovaladın mı. Farkettin mi ne kadar ince. Evet inceciktir. Peki ya suya, bildiğin, hani şu günlerde Ankara'da pek aranan suya kaygan değildir, kabadır diyebilir misin. Denmez, nimet hem. He betona kafa atınca ne olduğunu da ben biliyorum. Acıyor ve şişiyor diyebilirim mesela. İki iyi kankadır çimento ile su. Yumurta ile bisküvi ve çikolata felan demeyeceğim, sen zaten yazdın o paragrafı bensiz.
İncecik insanların şekiller, simgeler oluşturup, birbirleri ile bütün olması, hemhal olması, insanlığı oluşturması belki bu yazının konusu, bilmiyorum.
Bu yazıdaki mozayik o gıcık politik söylemdeki mozayik değil, pasta bu. Bir daha eve gidersem annemden isteyeceğim pasta. Hadi lenn diyeceksen bak bi dinle. O incecik şekil insanlarının biraraya gelebilmesi için gereken bir iskelet lazımmış, üstte verdiğim bağda da anlatıyor. O iskelet ne dersen, ipuçları şu eski yazıda, buyur.
Toparlayamadığımı biliyorum, olsa da kodum, olmasa da...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
