kıymık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kıymık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Aralık 2010 Pazartesi

Kaygı

Kaygı çok ağır bir şey. Bilim adamlarının buna bir çare bulması şart.

İki tarafa da zor. Hani bir yerden alıp başka bir yere veriyor olsa eyvallah dersin ama öyle değil işte.
Kaygılanana da kaygılanılana da sıkıntı. Hiç öyle hesap kitapla işin içinden çıkılamıyor. Desen ki "sen kaygılanacaksın ama karşılığında da kaygılandığın kilo verecek" (mesela) ... insan bir düşünür.
Kafasına yatarsa da kabul edebilir. Ya da kaygılandığına "seni işten atıyoruz, git başka iş bul, ama bunun karşılığında senin o kaygılı eleman kaygısızların başrolü haline gelecek" deseler belki olur der.

Ama böyle değil. Genelde kaygılananlar yakalamıyor ama kaygılanılanlar bunun köküne kadar farkında ve
bu hiç bir işe yaramıyor.
Hiç.

Aslında çözüm basit. Kaygıyı (köken sebep) yok edeceksin. Bu kadar.
Kaygı olmayacak. Kaygılanmayacak kimse, kimse için kaygı duyulmayacak.
Olsa.

14 Mayıs 2010 Cuma

Uçmayan Güvercinler

Sürekli karşıma çıkmaktalar çeşitli vesilelerle ama anca bu güne yazı konusu olabildiler.

Aslında kuşlarla ve hatta güvercinlerle münasebetim eskiye dayanıyor. Bir ara buralardan da ulaşılabilen(belki hala link vardır) bir fotoğraf albümünde kuşlar teması vardı. O konuda özellikle güvercinler konu mankenim idiler. Yazı konusu da oldular aslında. Hayatımda ilk ve tek kez babası olduğum aile bir güvercin ailesi idi. İşte neyse, bugün farklı bir algı boyutunda karşıma çıktılar.

Uçmuyor bunlar. Böyle tavuk gibi, yeri didikliyorlar. Hepsi ama. Özellikle yağmur sonrası, yağmur tohumları, polenleri vb. yere indirdiğinde oluyor bu. Bi seviniyorlar ki sormayın. Hepsi kafa sallamakta, zevkten dört köşe ortalıkta o köşe senin bu köşe benim dolaşmaktalar. Ama nasıl sevinçliler, etraflarının farkında değiller. Biliyorum, diyorlar ki "aa ne kadar harika, benim için yağmur yağmış, işte bak tohumlar var burada, sırf ben yiyeyim diye, bu bir işaret olmalı. Amaan asfaltta olsalar da önemi yok ki. Ben asfalta çıkayım, yiyeyim onları. Çünkü o tohumların oraya inmiş olmalarının bir manası olmalı. Asfalt da olsa, arabalar da geçse, tohum işte, ben bundan bir anlam çıkarmalıyım."

Yanlış şekerim. Tamam, sen tohumları, otları yemekten keyif alıyor olabilirsin, doğan gereği o yerdeki şeylere istek duyuyor olabilirsin, senin ihtiyacın da olabilir onlar. Ama işte yağmurun senin için yağdığını, o yağmurun o şeyleri yere -sırf- senin için indirdiğini düşünmen yanlış. Öyle olduğu için oluyor sadece. Yağmur yağarken seni düşünmüyor. Tohumlar ağaçlardan kopup yere inerken seni gözetmiyorlar. Sen etrafında olup bitenlerden anlamsızca, safça, hatta salakça gereksiz manalar çıkarıyor, kendine yontuyorsun. Yapma böyle. Yiyeceksen ye, ne yapacaksan yap ama öyle havalara girme. Kimse senin için, sen istiyorsun diye, sen iyi ol diye birşey yapmıyor. Sadece, öyle olduğu, doğanın kuralları o şekilde işlediği için oluyor. Sen öyle aklı bir karış havada(ki o havadaki akla da kuş beyinli diyerek boyut bilgisi eklenmişliği çoktur) hem de uçma yetin varken uçmadan gezinirsen ezilirsin. Herkes rolünü oynar, yolda da araç olur, ezer. İşi bu. Sen aklı bir karış havada, mutlu mutlu kendin için yere indirildiğini sandığın tohumları yerken ezilen güvercin olursun. Uç arkadaşım, o kabiliyetin var senin.
Uç.
Yoksa ezilirsin.

8 Şubat 2010 Pazartesi

Kitap İmzalamak

Bildiğim kadarı ile normal şartlarda yazar kişi kendi kitabını okur için imzalar. Yazar tarafından imzalanmış kitap normal kitaptan daha değerlidir okur için. (Hani aslında böyle imzalı bir kitabım falan da yok, tahminliyorum. O nedenle, yanlışım varsa düzeltin lütfen). Kitap değerleniyor ya o durumda, demek ki yazarın imzası değerli. Yazar olan karakter önemli yani. Onun imzası kitabı iken, kitabı imzalaması da katmerli oluyor okur için. Normal olan da budur zaten herhalde.
Bir de anı olan imzalar var. Ortada yazar mazar yok. Hediye almışsınız birine bir kitabı, tarihe not düşmek için, hediyeliğini pekiştirmek için hediyenin sahibi olarak imzalarsınız ve hediye edeceğiniz kişiye verirsiniz. Bu imza tipi konumuzun dışında.
Ha ayrıca kendi kendimize de imzalayabiliyoruz bazen. Daha çok tarih notu düşmek için. "Ben taa bu zaman almıştım bu kitabı, yaa" demek için. Bu da konu dışı.

O değil, bu değil, o zaman konu ne be, derseniz; aklıma başka birşey geldi. Yazarın kitabı birine imzalatması ve bu imzadan kitabı nemalandırmaya çalışması, o imzadan potansiyel okurları haberdar etmeye çalışmasını düşünelim. Var mı böyle bir şekil, onu soracaktım. İmzalayan yazar değil, tahminen de yazardan daha popüler birisi. Yani potansiyel okur yazarı değil, imzalayanı biliyor. Bak şimdi bunu yazarken aklıma birşey geldi, hani popüler kitapların arka kapağında olur; "Niyork tayms bıdıbıdı dedi, Mıncal Huruç pek bi beğendi, Zürriyet gastesi modern zamanların en hede hödö kalkanı seçti" diye ilgili kitabı pohpohlarlar. Bu, dediğime benzer mi ki. Girer herhalde de, kafamın içindeki şeyin başka başka tezahürleri de var tahmin edersiniz. Televizyonda birinin eline kitabı alıp tanıtması, başka bir ünlü köşe yazarının köşesindeki yazısına kitabı konu etmesi gibi durumları düşünüyorum aslında. Hani kafadan tenkit ediyorum, reddediyorum falan sanmayın lütfen. Benim de bu şekil tanıtımlardan uyanıp kitap almışlığım var, yalan yok. İşte sabah sabah kafa ya, geçen haftadan, dünden, akşamdan kafama takılan konu çıktı yine çekmeceden. Esas, niye uyumadın deseniz, ona da cevabım yok da, bu değerin metalaştırılması konusunu ne yapacağız. Bu zamanlarda artık bunun alternatifi yoktur, kaybolmaktır mı diyeceksiniz. Sosyal haklara sahip olamayacak mı artık kültür. Eşit değere eşit tanıtım hakkı isteyemeyecek miyiz artık. Bu kadar yoğun bir kalabalığın (her anlamda, insan olarak, üretim olarak kalabalığın), arasında hangi akla hizmet ettiğini bilmediğimiz parlak zırhlı ve zırhının altından bile kaşına kalem, gözüne sürme çektiği belli olan sarışın kültür şövalyelerinin insafına mı kalacağız. Yoksa "cahillik erdemdir" diye ezberden okuyup çıkacak mıyız işin içinden.

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Ecza

Elif, Baybars'a Sarhoş Süleyman'ı 180'in başından sonuna kadar evire çevire dövdürdü. Ama öylece de bırakmadı, o oracıkta kendi kanı, sidiği ve kusmuğu içinde debelenirken kaderi ile yüzleştirdi. Süleyman kaderini dinledi ve nihayetinde dedi ki: "Ağrılarım çoksa da artık canım yanmaz oldu"

Bu noktada ben devreye girdim. Ya da bu nokta bana girdi. Kıymıktır, çıkarmak lazım.

Ağrı olur, can da yakar. Cana ağır olur. Ağrı od, yanan candır. Cayır cayır.

Ya da ağrı vardır da can pek yanmaz olur. İyicedir, Süleymandır.

Peki ya ağrı mağrı yokken can cayır cayırsa bunun emi nedir, reçetesi var mıdır, eczacısı kimdir.

24 Temmuz 2009 Cuma

İnsanın kalesi neresidir?

İnsanın kalesi neresidir. Nerede kalkanlarını indirir, kılıcını bırakır. Günün yorgunluğunu nerede atar.
Küfe hiç mi kesmez omzunu insanın da nerede küfe çıkıp içi de boşalır boşluğa.
Neresi rahattır, nerede şarj olunur. Nerede ardını kollama güdüsünü istirahate çeker insan.
Öyle ya, dışarıda sürekli, gelen roket var mı diye bakınıp durursun, hep hareketlisindir.
Yani hangi noktada durursan pencereden hayatın akışı izlenebilir, niye öyle akıyor diye dertlenmeden.

Aranan yer, kendi içi midir insanın. Gönül o kadar sağlam mıdır. Zaten bu bu problem özyineli midir, emin misiniz.
Sevgilinin koynu, kucağı mıdır. Göze girebilmek için bile uğraşıyoruz, başkasının kalbine girmek uğraşısı zaten başlıbaşına bir savaş değil midir.
Ev midir, kendi ile başbaşa kalmak mıdır.
Aile midir, arkadaş, dost mudur. Kim kimi ikame edebilir ki.

Yoksa arayış boşuna mıdır, "Yüklen cephaneni yine ve öl ölebilirsen meydanda" mıdır cevap.

Nuri, neredesin. Neredeyim. Nereyesin.

5 Haziran 2009 Cuma

Ölümü izlemek

Günümüzde insanlar nasıl ölüyorlar. Hala aynı çeşitlilikte mi çok eski zamanlara göre.

Ben hani teknoloji, tıp, bilim vb. geliştiği için daha huzurlu ölüyoruz diye basit bir yargı sahibi idim. Acaba bu ne kadar doğru. Hala aynı çeşitlilikte mi ölüyoruz, yoksa aslında kurduğumuz, kurmaca dünyamız sandığımızın aksine terkimizi zorlaştırıyor mu. Biz rahat ve izole dünyalarımızda sakin yaşarken -belki de bunun bir bedeli olarak- başka insanlar normalde olacağından çok daha vahşice mi ölüyorlar. Dahası, biz bunu kanıksıyor muyuz.
O ilacı al, bu ilacı vurun, şu ameliyatı ol, yat hastanede baksınlar sana. Bunlara yanlış diyemiyorum, o kadar cani olamadım daha. Hatta kendime lazım olduğunda nasıl tepki veririm bilmiyorum ama çok mu zorluyoruz acaba.
Bi bu yaşatma işi var, bi de işte sınırsız konfor talebimizin aslında hiç görmediğimiz yan etkileri var. Ne desem bilmiyorum ki.
Yani bırak kazayı, koşarak, hatta kovalayarak (yani amaç dahilinde) bir kediyi ayağınla nasıl ezebilirsin ki, yapamazsın. Ama işte öyle sabah evden işine tın tın arabanla giderken cart diye yapabiliyorsun bunu ve belki dikiz aynasından bakıp görmeyebiliyorsun bile o canın bedenden kopuş çabasının yerden yarım metre zıplayarak -hem de kerelerce- ortaya çıkmasını.

Tamam, şahit olduğum olaydan çıkıp konuyu insanlığın tamamına genellemek belki hatalı olur ama, ya hatalı değilse. Failin dümdüz devam etmesi, benim paralize olmuş bir şekilde geçmem, arkamdaki trafiğin de tahminen aynı şok ile kalakalması, bunun şokunun tahminen sadece 2 dakika sürmesi belki başka insanların bu sefer hayvanlar için değil insanlar için de böyle davranabileceğine gitmesi aklın.

Ölüm de hayatın parçası galiba, ama sanki biraz daha duyarlılık lazım gibi.

15 Nisan 2009 Çarşamba

Ellerime Bakıyorum

Sağ elimin orta parmağının avucuma bağlandığı eklem, hani elini yumruk yaptığında en keskinleşen köşe var ya, o. O işte, anadolu lisesinde basket topu ile dönüvermişti. O zaman ameliyat edelim dediler, kapsül yırtılmışmış. Ama zaten ben ameliyata değecek kadar çok basket oynamıyordum. Şimdi sadece diğer elimdeki aynı parmak kadar esnemiyor, o kadar. Eğer sınırlarını aramazsan aklına bile gelmiyor. Ararsan, acıyor.
Sağ el serçe parmağımın ucunda, son boğumdan da sonra iç yanında bir küçük beyaz çizgi. Lise zamanı Duvalya'da çalışmalardan kaldı. O büyük boy, çift kanatlı, kapağı yukarı doğru açılan dolaplar zor temizleniyor. Buz yapıyor onlar. Eğer o kadar da çok devridaim olmuyorsa bira şişelerinde, temizlik daha zor. Bir şişe kırığı bırakmıştı bu izi.
Bu iz aklıma orada birlikte çalıştığımız Romen bir kaçak arkadaşı getirdi. Onun da başparmağı acayip kesikti. Dikişlikti ama o dikiş attırmak yerine çok sıkı bir sargı ile çözmüştü ve parmağında bariz bir içe göçmüşlük vardı.
Yine sağ eldeyiz, işaret parmağı ile başparmağının bir olay kardeşliği var. İkişer dikişli iki parmak bunlar. Yine Antalya semalarından bir zakkum kesimi enstantenesi bu aslında. "Ama zakkum yerine Bursa işini parmaklara şavullarsan eline alırsın o parmakları" diye özetlenebilir sanırım. Tütün basmayı denemiştik, şimdi düşünüyorum da anlamsızmış, doğrudan gitsek iyiymiş hastaneye. Kadına da kızmıştım iyi dikin diye, belki o nedenle inadına başparmaktaki ilk dikişi derin geçti de o tırnak dokusu artık hep kırık çıkıyor. İşaret parmağının parmak izinde de yine bir sakatlık var, hatırlamıyorum ne zaman, nasıl olduğunu.
Baktım da, yüzük parmağımı iyi korumuşum.
Ellerim hala kibar ama artık daha az yumuşak ve daha çok çizgili.

Not: Ele almak lafın gelişi, sadece kemiğe kadar ilerlemek olarak anlaşılsın lütfen.

31 Mart 2009 Salı

Susmak

Konuşmaktan sıkıldığımı, susmayı tercih ettiğimi farkediyorum. Bunu da biriktiğimi hissederek farkediyorum. Birikim sinir yapıyor. Bağırtıyor. Biraz önce kendi kendime bağırıverdim televizyona bakarken. Bağırtımın ana fikri de zaten susulması talebiydi.

Susma tercihi konuşmaya tepkiden. Reddettiğim şey konuşma olunca, bu konuşma olgusunu incelemek lazım gelir diye düşündüm. Konuşmak işteş bir fiildir yine. Birliktelik ifade eder. Kökü konmak kelimesidir. Etimolojik anlamlara biraz da kendimizden katarsak "aynı fikirlerde ikamet etmek" anlamına gelir diyebiliriz. Ama biz konuşurken karşımızdakini hep unuturuz. Anlaşmayız, anlatırız, anlaşıldık mı diye bakmayız. Aslında daha doğrusu sadece söyleriz. Konuşmamız, kafamızdakini ağzımızdan kelime kelime kusmaktan ibarettir sadece. Bir nevi deşarjdır. Amacı hiç de ortak değildir karşıdaki ile. Tamamen kendimize yontar kelimeler konuyu. Böyle olunca zaten karşıdaki de dinlemez. Odun değil ya, anlar kendisinin konuşmaya katılmayacağını.

Bu gerekçelerle konuşma kavramına yabancılaşmakta olduğumu farkettim. Konusuzluk da var bu arada. Konular varsa da içlerindeki anlam akmış hep. Bakıyorum bakıyorum, yok. Evirip çeviriyorum, kafa ile tutulur bir fikir yok. Akmış anlam. Kof fikir. Tekrar hep. Ya da faydasızlık.

Hem konuşana, hem konuşulana tepki, bir de üstüne pasif direniş bile yapamayacak kadar enerjisizlik; bizi Suskunlar, Tutunamayanlar ve Mülksüzler aşuresi yapar anca. Olan da budur zaten yarısını okuyamadan.

27 Mart 2009 Cuma

Hissiz

Ne zaman nerede bahsettik daha önce, bilmiyorum ama tekrar etmek istiyorum; çok ince şeylere bağlıyız. Zın zın eden teller diye konuştuk belki, iplikler demiş de olabiliriz. Düşündükçe inceltiyoruz onları. Çok düşünmesek, çok aramasak kalınlar, kabalar, aleladeler aslında. Ama dert edince hassaslaşıyorlar, ayrıntıya girdikçe oluyor bu. Bu değil diyor ve daha da dalıyoruz, eşeliyor ve ne olduğunu bilmediğimiz şeyleri arıyoruz. Bulup bulamadığımızı bilemeyiz ki ne aradığımızın bilincinde değilsek. Biri demişti de uyuz olmuştum, çözüm yoksa problem de yoktur diye. Ona benziyor biraz. Tam değil ya, yazmış bulunduk artık. Eşeledikçe aşağı iniyoruz, montken kumaş oluyoruz, kumaşken dokuma, dokuma iken iplik, iplikten de tele, kıla, tüye.
Tutuyoruz elimizde ve koptu diye dağılıyoruz. Evet, kendimizi o kadar didikleyip de hassaslaşmış haline indiğimiz şeylere -ya da o şeylerle- bağlıyoruz.Kopuncaki halimiz evdeki televizyonu tamir etmek için dağıtan ama toparlayamayan adamdan bile kötü oluyor. Ya da kardeşinin sözüne içerleyen ablanın hali de benzetme için kullanılabilir. İşte en az o kadar oluyoruz neşemizi bize bağlayan ipler koptuğunda, diye anlatıyoruz.
Acaba neden en az koptuğu kadar kolay düğüm atılabildiğini düşünmüyoruz. Şaşırtıcı aslında bu. Bağla gitsin, iliştir olsun. Eskisi gibi olmaz demeyin. Zaten kopuşları da kendimiz kurduk. Aynı kurmaca ile bağlayıverip ona inanıversek ne olur ki. Aynı yanılsama.
Olay kendine attığın ve eğer mümkünse kendini inandırabildiğin yalanlarda. Uydur gitsin. Bi kırmızı, bi siyah terlik.

15 Mart 2009 Pazar

Söyleyin, bundan sonra ruhları visko malzemeden yapsınlar

Visko malzeme olmasa da olur. Mesela geçen bir eğlenceli bilim belgeselinde görmüştüm. Bir malzeme vardı. Şimdi unuttum adını, birşey nişastası ve su karışımı olabilir. Neyse işte. Bu sıvı belli bir sürede belli bir darbeye katı gibi tepki verirken sonra sıvı gibi tepki vermeye başlıyordu. (Ciddi bilgi; Newton sıvıları ve Newton sıvısı olmayan sıvılar, Newtonian fluids and non-newtonian fluids)
Şimdi ben yine konuyu uzatacağım, kimse anlamayacak. Kısa keseyim Aydın havası olsun.
Efendim, ruhları visko malzemeden yaptıralım ki darbelere, baskılara maruz kaldıklarında eski hallerine geri dönebilsinler. Tabi ben bi ek hizmet de isteyeceğim üretici firmadan, varolan ruhlara kaplama talebim de var.
İyice arazi şartlarında çalışanlar içinse şu acayip sıvıdan istiyorum. Sert, kesici, delici alet uygulamasından da sorunsuz çıkabilsinler diye.
Olmuyo böyle batırıyorlar, çıkarıyorlar. Kanıyo falan. Cık cık cık.

3 Mart 2009 Salı

Özlemin bencilliği

Özlem duymaya ket vurma uğraşılarına bir gerekçe buldum sanırım. Bencil olmamak için özlem duymamaya çalışmak kulağa nasıl geliyor. Özleyenin kendi ihtiyaçlarını karşılayabilme amacıyla bu eylemi yaptığı, bu hissiyata girdiği durumlara bencillik ismini koyunca çok mu acımasız ya da fazla gerçekçi oluyoruz. Özleneni istemek özlenene mi özleyene mi fayda sağlar. Getirisi kimedir. Özleme halinin dile getirilmediği durumları, hissettirilmediği durumları kenara koyuyorum. Kızılcık şerbeti iyidir. Ama özleme halini beyan etmek, yayınlamak mı, yo dostum yo, kendin için çalışıyorsun. Ben burada bir kamu yararı göremiyorum. Nalıncı keseri dersem kızma bana. Bak yine sinirlenip acayip şeyler yazmaya başlayacağım, karizmatik, duygusal, hisli harika yazım berbat olacak, susayım ben bu noktada, Tuba Kimeritçi sansınlar.

Buza tutunabilmek

Buz soğuk olabilir, ıslak da olabilir. Islak olmayabilir de. Kuru buz diye birşey var sonuçta. Sıcak buz var mı. Tutana bakar o. Hislerin ne halde olduğuna, ne kadar uyarıldığına, ne kadar soğuğa maruz kaldığına göre değişebilmekle birlikte bazı uç durumlarda elde tutulan buzun üşütmek yerine ısıttığı da vakidir. O algı karmaşasını yaratan sinir uçlarıdır. Ruh uçları diye birşey var mı peki. Avuç içinde nelerin uçları var bir bakalım. Damar uçları var, kas uçları var, sinir uçları var. Tırnaklar var avuç değil de el diyecek olursak. Bu müstakbellerden en liyakat sahibi olanı sinir sanırım, ruhu temsilde. Demek ki sinir ruhun da ucu oluyor. Hal bu iken biz el ile buzun ilişkisine dönelim. Deva niyetine alınsa ele buz, herhalde beklenen faydayı sağlar. Ama vuslat var mıdır bu ilişkide, hayır. Mahkumiyet vardır esasen. Acı son, erimesidir buzun. Damlar, eli ıslatır. Damladıkça da farkeder ki el, buz yumuşaklaşır, keskinliğini kaybeder. Hem serttir özünde, hem de yumuşak. El silse de ıslaklığı önleyemez. Buz ağladıkça ağlar, süreklidir bu. Yaştır el artık. Zaten buz da yaştandır. Kaçarı var mıdır bu ilişkinin, süreç geri döndürülebilir mi diye düşünür el. İstemez hiç parmakları arasından kayıp gitsin buz. Normal, gündelik hayatta yoktur çözüm. El özünü reddedip buzla beraber buzun buz kalacağı sıcaklığa inse belki buzu kurtarır ama o da elin varlığına tehdittir. Bu hem bir karar hem de bir süreçtir. Kim vazgeçecektir, el mi buz mu. El zaten buzu çekip aldığına göre roller baştan belirlenmiştir herhalde.
Sadece elin yandığında buzu hatırlarsan olmaz işte.

23 Şubat 2009 Pazartesi

Ne için yaşıyoruz

Aman aman, başlığa baktım da pek bir iddialı olmuş. Sakın yanlış anlaşılmasın, hayatın anlamını bulmuş falan değiliz. Aslında "Kim için" yaşıyoruz demek istemiştim. Kendimiz için yaşıyor muyuz gerçekten. Gerçekten kendimiz için mi yaşıyoruz. Kim için yaşıyoruz. Yaptıklarımızın ne kadarı, hareketlerimizin, seçimlerimizin kaçta kaçı kendi isteklerimizi gerçekleştirmek için acaba. Konformist olmak zorunda değiliz tamam, ama kendi konforumuz için mi yaşıyoruz, başkalarının konforu için mi. Hayatımızı hangi kurallara göre şekillendiriyoruz. Hangi hedeflere ulaşmak için uğraşıyoruz. Kimin hedeflerine yani. Cebimizdeki gazoz kapaklarını diyelim, kendimiz topladık, içlerindeki çamurları tırnaklarımızla çıkardık. Hatta bakkal amcanın dükkanının önünü serinletmek için sulaması sonrasındaki birikintide temizler gibi yaptık her tarafımızı çamur ederek. E sonra ne için değiş-tokuş ettik onları. Üleşemedik mi bile yoksa.
Aslında yazı bitti ama, örneklere geçelim, geniş dursun.
Evde battaniyeye sarınıp otururuz tasarruf için. Ama misafir geleceği gün talaşı iyice sıkı basarız. (Sobaya iki odun fazla atarız diye de okuyabilirsiniz)
Açlıktan ölsek bi domates doğramayız peynirin yanına. Misafire dört tencere yemek yaparız.
Zaten biz çiğ tavuk yer, dişimizi ve kafamızı da kırarız.
Niye para kazanırız, niye çalışırız. Niye kendimizi her gün üç katlık mesafe aşağı yürütüp sonra on kat yukarı taşırız asansörle. Niye on saat iki çarpı iki metre yerde çalışır ve sonra altı saatliğine yüzyirmi metrekarede uyuruz.
Cevap yok, yaparak ve yazarak zaman geçiriyoruz sadece.

11 Şubat 2009 Çarşamba

Kültürel Gelişim

"T yaşında Y1'e göç etmiş bulunan babası tarafından Y2 nüfus kayıtlı olup annesi tarafından Y3'de tanınmış Y4'lü XXX göçmen bir ailenin evladı olarak kültürel gelişimini sağlamıştır."

Efendim, daha sonra hem alıntı hem de mahremiyet sorunları çıkmaması için kararttığım şu üstteki cümleye takıldım ben. Tamam, önümüzdeki seçim döneminde aday olan bir kişinin demagoji kokan cümlesi bu ama derdim o değil. Derdim o değil çünkü, bunu herkes yapmakta. Topluca kötüye yakınsamamızı tartışabilecek kadar bile zehirlenmemiş yeri kalmadı artık beynimin.
Sıkıntım, şu "kültürel gelişim" kısmında. Kişinin kültür istiap haddi belli midir, kilosu ya da boyu ile orantılı mıdır. Ne kadar sürede dolar, dolması için bir son tarih var mıdır. O son tarihe ulaşıldığında dolamamış ise "artık geçmiş olsun, sür eşşek, Niğde'ye" midir. Yoksa bu arkadaşın kültür parseli kafatasında mı hazine arazisi kapatmıştır da zavallı beyine az yer kalmıştır.
Bu arkadaş, anasının babasının memleketini idrak edip, üstüne de prof olup kültürel gelişimini tamamlayabildi ise, -mesela- Cemil Meriç boku bokuna mı kör olmuştur ölümüne okumaktan.
Yazık.