13 Aralık 2007 Perşembe

Aynı serinin üçüncü yazısı ya da Tespih taneleri gibi lambalar




Saat 0439. Otuzdokuz dakika kadar önce kalkmışım. Nedenini bilmem. Bolu dağı tünellerimin soldakisi daha kısa biraz. Nefesyol böyle iken ara yollarda da tıkanıklık ve asfalt kaplamada kistleşme olduğunu tahmin edersiniz. Ondandır herhalde. Neyse, kalktık ya, o önemli.

Benim kaldığım evin konumu ve yapısı gereği eski bir çinko damlı gecekondu yağmur efekti yakaladım yine. (Gecekonduda kalmadım hiç, atıyorum. Hem ayrıca bu demin okuduğun "hayvanlama isim-sıfat tamlaması, ortaya karışık" idi)

Geceli veya yağmurlu önceki iki yazı bu ve şu idi. (Önceki bu, sonraki şu) Ama bu sefer o kadar da ağdalı cümleler kurasım yok. Belki şöyle diyebilirim: Kalktım, ilginçtir dışarıdaki yağmur sol gözüme de yağmış. Okuduklarımı bulanık görme pahasına, gözümü sıkıca kapayıp yanağıma kovalama eylemini gerçekleştirmiyorum. Sanırım yastığa öteleyeceğim.

Aynı efekti aşağıdaki fotoda daha mı iyi yakaladık ne. Bakın, yol ıslak.



Not1: Yorumda "bir sonraki yazı çok kötü olacak, çook" dedik. Ama bu yazı, o yazı değil. An tespiti adına bunu öne aldık.
Not2: Harbi bi virgülcü vardı, ne oldu ona :)

11 Aralık 2007 Salı

Ağırlık

Öyle ince bir şeye (haksızca) yükleniyorsun ki kendi ağırlığınla,
batıyor o sana. Yırtıyor vicdanını. İçine geçiyor. O öyle duruyordu
orada, sen abandın, sen çekeceksin. Karşıdakinin ezikliği ve kibarlığı
ve eli-kolu bağlılığınını camda son anda gördün ama nafile, kırdın bir
kere. İşte kendi kendini ezdin, hem de birini kullandın, onu da ezdin.

İnsanın kendine hakim olması gereği böyle birşey. Keskin sirke küpüne de, içene de zarar.



8 Aralık 2007 Cumartesi

Üç sahipsiz yazı


Susuz boğaza bırakılan bir damla, ya soluk borusuna kaçarsa. Yokken varsa ama yanlış yerde olduysa.

Kişi tarafından hep taşınan isim, varlığı bile sorgulanmayan isim... biri tarafından değiştirilirse. Hemen diğer gün yeni isimle devam edilebilir mi.

Seksen yaşında bir bellek, bir gün gelip siliniverirse, sokakta kaybolup, bir başına kalıp... Birilerinin gelip kendisini bulmasını bekler halde iken yardım edilmez mi. Hele ki aranmıyor olduğu korkusu, dayanılabilir bir korku mudur.
--
Neden Allah'ı abimizden çok severiz. Çünkü, birincisi her ne yaparsak yapalım affeder. İkincisi etmeyebilir.
--
Bugün bir kedi gördüm zengin bir mahallede. Yaşına göre besili olduğu belli olan bir kedi idi tekir. Camdan gördüm, sonra aynadan gördüm. Evleri gezdi. Dilendi.
Bugün bir kedi daha gördüm aynı mahallede. Aynı yerde, tekirden biraz geride gördüm. Yaşına göre zayıf kaldığı belli olan bir kedi idi gri. Onu ikinci kez göremedim bile. Beceriksizlik ve çekingenlik vardı üzerinde. Belki zayıflığının sebebi.

Tekir hep yedi, gri hep kaldı sanki. Ama kedi dediğin kendini beslemek için fare tutmalı, dilenmemeli. Niye sadece tekir suçlu dileniyor diye, ya da niye sadece gri suçlu geride kalıyor diye. Besleyenlerin hiç mi suçu yok onları böyle alıştırıyorlar diye.

Not: Belki boğaz ve kedi yerine ülke, isim ve bellek yerine kültür, abi yerine abi koyarak okunabilir. Allah yerine birşey konmaz, şirke girer.


6 Aralık 2007 Perşembe

Nefret Ediyorum

Nefret ediyorum
nefret
nefret
nefreeettt
nefret nefreettt nefreEETT
kahretsin kahretsin, iğrenç iğrenç.

giysilerin, saçın, tenin, terin...
üzerine sinen sigara kokusundan nefret ediyorum.
nefret nefret neffreetttt

sigara içen yakınlarımı ne kadar seviyorsam içtikleri sigaraların kokusunun giysilerimde kalmasından da bir o kadar nefret ediyorum işte.
yıkanan malzeme var, yıkanmayan var.
fısfıslardan da nefret ediyorum kokuyu bastıran.
hepsinden nefret ediyorum işte.

Bu çok saçma, gerçekten çok saçma.
Seviyorsan katlan mekanizması neden hiç bana bana yontmuyor anlamıyorum.
Yonttuğu durum varsa da anlayamıyorum ben.

Hiç de kızdırmaktan, kırmaktan, gücendirmekten korkmuyorum,
açık açık...
Nefret ediyorum işte.
İğrenç bir koku bu, sigaranın kendisinden bile iğrenç.

Çözümüm var, bu çözüme bozulacak arkadaşlarıma da kusura bakmasınlar diyorum buradan açıkça...

Nefret ediyorum.


2 Aralık 2007 Pazar

İyi düşün, iyi olsun; ölüyü göster, hastalığa ikna et


Bir dizi baktım, sahne cezaevinde idi. Kadın karakter yanındakine "seviyordum, öldürdüm" dedi.

İnsanın algısına bağlam bulaşır. Aynı olguyu farklı bağlamlarda farklı algılar. Algısı kayan kişi zaten doğru olguyu değerlendiremeyebilir de. En önemli başlığa/köken sebebe değil de, farklı/tali noktalara odaklanabilir. Bu hastalıklı durum tekrar eder hale gelirse, kişiden kişiye bulaşırsa paradigma kaymasına uğranır. Artık yeni bir doğru/gerçek çerçevesi vardır. bu iyi de kötü de olabilir. Önemli olan hata yapmamak, doğru yapmak, değişim elimizde ise de doğruya doğru yöneltebilmektir.

Hayatımızı da yaşadıklarımız değil, yaşadıklarımıza yüklediğimiz anlam şekillendirir zaten.

Not: Yazdıklarım bilimsel bilgi gibi değil, cahil cesareti gibi algılansın lütfen.


27 Kasım 2007 Salı

Acemi işi Un Helvası ve Yokluk


Ah çağlar, ah çağlar... Sana bardakla, kaşıkla yapma, gramla yapma demedik mi. Ruhunla yap demedik mi. Ah çocuğum, vah çocuğum... millete verir talkımı kendi sokar çuvaldızı. Al işte. Yersin böyle dört kişilik helvayı.


Çağlar'ın içi sıkılmaktadır. Çoğumuza olduğu gibi herşeyin kötüsünü gördüğü bir gecededir.
Abur-cuburu yoktur, keyfi yoktur, çikolatası yoktur, keyfi yoktur, tatlısı yoktur, keyfi yoktur.
Yani nereye baksa boşluk görmektedir. Telkinler ve destekler de fayda etmez. Heyhat... mutfak kaderi ağlarını örmektedir. Tüm bu yokluklar unlarından yeniden doğacak helvanın ayak sesleridir aslında. Gerçek olmayan bu karamsarlıktan yine kendi başına çıkması gerektiğini bilen çağlar titer/silkinir ve kendine gelir,
- Dünyanın bütün unlarını getirin bana!!!

Neyse, çaktırmadan bu ve şu tariflere bakar. şu olanı sallamaz, bu olanı da dörde bölerek tek kişiliğe indirgeyeceği bir yokluk çözümünü tasarlar.
B.o.k tasarlar.
Her tasarının hayata geçtiğini nerde gördünüz a dostlar. Tabii ki evdeki hesap ocak başına uymaz. Planlananın iki katı un ile manalı kıvama ulaşılır.



Nispet yaparcasına, kalıba bile dökülerek okuyucunun (görsel) beğenisine sunulur helva. Kıvama inanamayacaklar için de kenara dağınık konur. (En üste bak çocuum)

Neyse;

Yarım su bardağı şekeri üstünü iki parmak aşacak kadar su ile kaynat. Çeyrek su bardağı sıvı yağı kızdır, Dört tepeleme çorba kaşığı unu azar azar yağa ekleyerek kavur, kıvamlandır. Rengine kendin karar ver koçum. Bana ne bakıyosun, narı var esmeri var, sarısı var di mi. Ben sana soruyo muyum kılodya, nayomi felan, lütfen. Sonra kaynamış şerbeti de azar azar ekleyerek karıştır. Belki başka tariflerde "topaklandırma" diye birşey duymuşsundur. Bak ben sana birşey söyleyeyim. Orada şekil olarak topaklanmamaktan bahsedilmiyor. Aslında sadece iyi karışsın, yağla buluşmamış un, unla karışmamış şeker kalmasın denmek isteniyor. Yoksa helva helva oldu mu tabii ki parça parça dağınık felan olacak, tırsma. Hem bi de koluna kuvvet he. İyi karıştırcan. Hani baştan bil de, ay elim şeyoldu, vay tırnağım kırıldı, ah kolum tutuldu anlamam ben. Karıştırcan.
Tarif bitti aslında, bu kadar.

Notlar:
1- Annem, oğlum sıcak sıcak yeme, midene oturur dedi. Yarım metre yanımdaki birinci fotonun kokusu burnumda iken yazıyorum şu yazıyı. Siz düşünün artık nerem şişti.
2- Yok, yok. Duramadım tabi, tadına baktım.
3- İtiraf: "Anneeaaa, immdaaakkkk. Bu, sıvı kaldı" diye aradım çalışmanın ortasında. Cevap belli. Malzemesi un, şeker, yağ olan bir yiyeceğie ne eklenir... Un tabi :) Sağolsunlar. Tamam, ben hallederim dedim, kapattım.
4- Harbi ben de inanamadım tadının bu kadar şahane olacağına. Takdir edersiniz ki ilk deneyim...
5- Un helvası ile üzdüklerim varsa, özür buradan.


25 Kasım 2007 Pazar

Beklenti



Artık, yazı sayısı artık. O nedenle yazıların arasında aradım beklenti kelimesini. Arkasında pek benim istediğim mantık olmasa da şu yazının yorumlarında geçmiş. Bakın bi isterseniz. Siz tabii ki eğer o yazıya tıklarsanız aradığınız yazıyı bulamayacaksınız. Tahminen beklentiniz karşılanmayacak orada. Neyse, şair burada tecavüz-ü arif yaptı sair deyin, geçelim.

Olasılık tanrıları diyoruz, az mı çok mu diyoruz, hep aslında bir dengeden bahsediyoruz. Entropinin önüne bent koymaya çalışıyor gibi hissediyorum kendimi denge denge diye mızmızlandıkça ama, sanki başka da bir çözüm yok gibi görünüyor, zira istekleri serbest bırakırsak onlara karşılıklarını verecek kadar hırslı olamayacağız diye kaygılanıyorum. O karşılanmamış istekler beni korkutuyor. Peki neden bu kaygıya karşı isteklerin profillerini düşük tutma çözümüme saldırılıyor. (burada sinirlenmeye başladım, zaten bu konuyu da başka bir yazıda anlatmıştım, geçip devam edelim)

İsteklerimizi daha içimizdeyken zaptedemediğimiz ortada iken, hangi cüretle dışımızda, karşımızda istek üretiriz ki. Yani beklenti üretiriz. Bunu yapmak şu şekilde en ucuzundan, ayıp değil mi. (Beklenti satın alanların beynine tecavüz edeyim, o iyice omurgasızlık)
Beklenti oluşturduğumuzda karşıda bir tatminsizlik haline neden olma ihtimalimiz belirir. Bunu bilinçli yaptı isek, tatmin de edeceğizdir. Konu sadece zaman meselesidir. Ama eğer konu bizim denetimimiz dışında ise ne olacak. Korku işte bu noktada. Lan ben senin dudağını ısırdığını farkettim sadece, başka bir olayım yoktu dediğimizde biz sıyrıldığımızı sansak da oradaki beklenti yanardağı patlak mıydı, değil miydi bilemeyeceğimiz, patlarsa nereye püsküreceğini de tahayyül edemeyeceğimiz için ayp etmiş olmaz mıyız.

Beklenti oluşturmamak = Ot gibi yaşamak
Fazla beklenti oluşturmak = Utanmaz arlanmaz adam
Beklentiyi oluşturmak ama karşılamamak = Öküz
Beklentiyi oluşturmak ve karşılamak = Hem hayalci hep pazarlıkçı