10 Ocak 2008 Perşembe

Kıçımın mutluluk fabrikası


Bi vakit önce ben, televizyondaki reklamlara takmıştım. Sonra unutmuşuz bu konuyu. Aslında bin tane reklam var da çemkirilecek, şimdi aklımda biri var iyice sinirimi bozan. Hani siz de farketmişinizdir kafakola reklamı.
Bu reklamı izliyorum izliyorum, aklımda bir soru:
Yani Kaka Kolayı böcekler mi yapıyo anacım.

http://www.youtube.com/watch?v=ZXqLQzXHL_w


5 Ocak 2008 Cumartesi

Bayat soru


Beş, belki altı yıl kadar önce (yoksa daha mı eski idi yahu... iki bu ev, iki öbürü... dört eder. ikibiniki, iki burda, beş orda. ikibinbir... öyle birşey herhalde işte) aklıma bir soru gelmişti. O zaman bilebileceğini düşündüğüm arkadaşlara sordum, cevabını bulamadık. Sonra soruyu da kaybettim. Şimdi denkgeldi, soru yeniden geldi aklıma.

Belki bir şans, özel ilgi alanı olan vardır, seven, merak eden olur. Belki kafası benzer dönen vardır. Deneyelim tekrar sormayı, hatırladığımız kadar.

Rüyamda mı gördüm, izledim de unuttum, aklımda mı bunlar kaldı bilmem ama; gözümün önünde bir enstantene var, onu anlatacağım. Bu nedir diye soracağız. Herşey -sanırım- kodlu yanlız. Emin olmadan anlatıyorum.

Küçük, yaklaşık elli, altmış metrekarelik bir kare salon düşünün. Dumanaltı. Üç, belki dört duvarda balkon var. yani çepeçevre balkon. Salona, alta bakıyor balkon. Burası bir meyhane gibi. Loş değil ama iyi aydınlatılmamış. Sanki giriş de altta heybetli, perdeli bir giriş şeklinde. Bir köşede sanat müziği ekibi, yerlerinde. Salonda ve balkonlarda masalar var. Masalarda insanlar. Dinleyiciler. Hepsi takım elbiseli, kibar. Salona bakıyorlar. Paşa geliyor mu, zaten orada mı bilmem. Herkes sessizce izliyor. Paşa "unutma beni" gibi sözlerin geçtiği bir şarkı söylüyor. Bitiriyor. Herkesi eli ile selamlıyor ve "unutmayın beni, hep hatırlayın" gibi birşeyler söyleyip çıkıyor. Herkes alkış. İzleyenleri anlatmak isterim ama anlatamıyorum. Zeki Müren'i büyülenmiş gibi izlemek. Ama daha çok saygı.

Kafamdaki kayıt böyle birşey. Azı çoğu, varı yoğu, dahasını bilmem. Hatırlayamıyor, çıkaramıyorum. Gerçek mi, beynimin bir oyunu mu bilmem.

Şimdi arkadaşlar, bu nedir. Bir klip midir, bir film midir, nedir. Ama aslında asıl soru; bu şarkı hangisidir. Böyle bir şarkı var mıdır. Yalnız, Esmeray'ın söylediği "Unutma beni" değil kesinlikle. O cevap kabul edilmiyor.

Hadi buyrun. Bakalım buradan çıkacak mı. Yıllar önce İnternet de yoktu pek, umarım birşeyler bulabiliriz.

Not: Soru bu sefer nasıl denkgeldi sorusunun cevabı ise; 'Bir dizide karşıma "Gurbette ömrüm geçecek" türküsünün çıkması, onun sözlerini aramam, ilgili bilgilerden iyi söyleyenlerden birinin Zeki Müren olduğunu öğrenmem' şeklinde...


3 Ocak 2008 Perşembe

Organ ticareti


Ben galiba hayatım boyunca hiç beyin olamayacağım. Olabilmek için ciddi anlamda yürek olmak lazım, o da eksik sanırım. Etrafınızda vardır pazu ya da bilek arkadaşlarınız. Ben o kadar da gözü kara olamadım, olamayacağım hiç sanki. Bilek olabilmek için bile bir karar lazım, hareket lazım ki nerede beyin olmak.

Hadi yürek olamadık, gönül olabildik mi. O da meçhul, yok. Herşeye yok dediğimize göre bizim bakan göz'lükten gönül göz'lüğüne de terfimiz sümen altı kalmış, belli.

Biraz omuz olmuşluğumuz var ama o da ne kadar sürekli, bilemiyorum. Dengesiz, gidip geliyor. Yani o da üzerimize uyan bir şablon değil. Omuz oldun mu sırt da olabileceksin daha sonra. O da yok ya, ondan diyorum omuzluktan da ileri gidemeyeceğimizi.

E ya ne olacaksın, bu kadar şeyi olamıyorsan derseniz; benden çene ya da dil olur herhalde gördüğünüz üzere. O da maşallah pabuç.


27 Aralık 2007 Perşembe

Anlayana


insanı insandan ayırıyorlar
o sizden bu bizden kayırıyorlar
dört kitap ne diyor anlamıyorlar
ortalık karıştı düzen bozuldu

yetiş ya muhammed yetiş ya ali

yolumuz düştü hacı bektaşa
kaderde olan gelirmiş başa
can düşman olmuş kardaş kardaşa
yetiş ya muhammed yetiş ya ali

anaya babaya saygı kalmamış
insanlık elinden nasib almamış
herşeyi var ama gözü doymamış
biçare insanlar nefsine uymuş

yetiş ya muhammed yetiş ya ali

yolumuz düştü hacı bektaşa
kaderde olan gelirmiş başa
can düşman olmuş kardaş kardaşa
yetiş ya muhammed yetiş ya ali

öyle bir dünya ki kıran kırana
düşenin sırtından vuran vurana
akşolsun gerçekten bir dost bulana
insanlık yaralı can pazarında

yetiş ya muhammed yetiş ya ali

yolumuz düştü hacı bektaşa
kaderde olan gelirmiş başa
can düşman olmuş kardaş kardaşa
yetiş ya muhammed yetiş ya ali

Not: Trt1


Mızıkçı


Bayram tatilinde baba evine otobüsle gittim. Genelde gece katettiğim yolu bu sefer -uygun bilet bulamadığım için- gün içinde harcamak durumunda kaldım. Hava açık, yol aydınlık, uyku da kayıp olduğu için ve dahi merak da tavanda olduğu için az biraz etrafımla ilgileneyim, belki bloa yazı yakalayacak yem bulurum dedim. Çok geçmedi; görüleceği görmez, görülmezi keser pörtlek göz gördü, duyulacağı duymaz, duyulmayacağı armoniklerine ayırır kepçe kulak duydu. Buyrun:

Şehirlerarası otobüslerin ön camları yekparedir. Şöför de biz de aynı camın arkasından gittiğimiz yöne bakarız. Ben de baktım. Ama yönümü değil de kocaman bir kamyonun yine kendi sikletindeki kasasını gördüm. Şöför arkadaşımız tahminen onu da değil, anca -belki- kamyonun plakasını görebileceği bir açıda ve dahi kamyona yaklaşık bir metre mesafede takip eder halde idi. O halden sollamaya çıktı, uzadı uzadı.. sol (yani karşı, yani aslında gelen araçların kullandığı) şeridinde bir süre kamyonu ve önündeki konvoyu solladı. Birkaç ilerisinde kendisinden önce sollamaya başlamış başka bir kamyon vardı. Sevgili şöförümüz kendi sollama sürecini kesintiye uğratıyor olduğu için sanırım yaklaşık on hertz sıklıkta sellektör yaparak ilgili kamyonun kenara çekilmesi talebini kibarca iletti. Tabii otobüste kimse uyumuyor, izleyici artık sadece ben değil, çoğunluk oluyor o anda. Otobüsten uğultular yükseldi:
"Çekilse ya"
"Cık cık cık"
"Ne biçim kamyoncular var"
"Kim ehliyet veriyor bunlara"

Şimdi efendim, o bizim şöförün yaptığı çok yakın mesafeden sola geçişe "tampondan örümcek ağı temizlemek" sıfatı veriliyor olduğunu bilecek kadar racon ve şu mizansendeki hataları düzgünce sayabilecek kadar trafik bilir birisiyim. Görüyorum ki bizim adam kel tepesinden yumurta topuk paçalarına kadar hatalı. E hal böyle iken nedir bu benim yol arkadaşlarımdaki kraldan çok kralcılık vaziyeti. Mal mısınız birader. Hadi malsınız diyelim, mal mal otlasanıza kenarda, ne karışıyorsunuz. Mal bile mallığını biliyor di mi. Yani neden hep sen, seninkiler, senin yanındakiler, seninle birlikte olanlar, senin işine yarayanlar doğru ve en doğru ve hep doğru ve sabi sübyan, sütten çıkmış ak kaşık ve ayın ondördü de, karşıdaki -her kim ise- hep kötü.
Ulan yok mu herkesin götü.
Sen gökten Burak'ın sırtında mı indin, keyif için buralarda geziyosun da hem doğru ve hem doğruyu görensin. Hiç mi dönüp kendine bakmazsın.
Biz neden böyleyiz, neden hemen yansıtırız. Aslında yansıyan apaçık kendi hatamızken, "o yaptı" diye parmağımızı utanmazca karşımızdakine doğrulturuz.

Tamam, bizim gibiler gıcıktır, mükemmeliyetçidir, hep yanlışı görür, tatmin olmaz, kronik sinirlidir, güzeli taltif etmez, normal karşılar da, kötüyü hep gösterip doğrulsun ister. Ama tamam bu kadar olun demiyorum da biraz da teraziniz doğru tartsın be birader. Ben buradan memleketin tüm ahvalinin iskeletini bulurum da, sinirlendim yine.
Öf.
Yazmıycam işte, ne haliniz varsa görün.

Not: Şaka len okuyucu, seviyom seni. Gel gitme, yorum yap. Korkma ;)


24 Aralık 2007 Pazartesi

Malum soru

Bilmem okuyunca ne dersiniz. Belki çoğunuz zaten farkındasınız. Belki
de bazılarınız zaten önemsiz görüp, "A benim alık oğlum..." dersiniz,
"Ya ne sandındı." Ama siz her ne derseniz deyiniz, bana benim
meşrebimce birşeyler malum olmuştur, bakalım kelimelere dökebilecek
miyim.



Elimizde birkaç malzeme var ve bir de sorumuz: "Ne olacağım". Malzemeler aklımız, gönlümüz ve belki birikimlerimiz.



Kişi(bu ben oluyorum) ne olacağım sorusunun içinde kaybolup duruyor.
Kaybolmasının sebebi fikirlerini ve duygularını bol biriktirmiş
olmasından kaynaklı, çok dolanması. Yani biriktirdiğimiz herşeyi ne
olacağım sorusuna cevap verebilmek için kullanıyoruz.
Biriktirdiklerimizden ne olacağımızı ayıklamaya çalışıyoruz. Yanlış bu.




Doğrusu ve kolayı şu ki; Ne olacağım sorusuna bir cevap buluvermek ve o
biriktirdiklerimizi bulduğumuz cevaba ulaşmak için araç olarak
kullanabilmek olmalı. "Hadi oradan, asıl dert o soruya cevap vermek ya
işte, dolanmışsın çalının kenarından" dediğinizi duyar gibiyim. Ben bu kadarını bulabildim işte. Ama belki bir ipucu, cevap birazcık
büyük ve de cesur olabilmeli. Uzatasım yok, siz anladınız umarım.



14 Aralık 2007 Cuma

Çok kötü yazı ya da Kestane kavurma ya da Nispet yapar gibi

İşte, kötülüğü ile vaadedilen yazımız pişti, yayında. Çok uzatmayacağım;
Kestaneleri ruhundaki siniri yansıtacak şekilde, ya da fantezilerine göre ÇİZ,
Sıcak suda beklet biraz.
Islak ıslak teflon tavaya koy, az sula. Yak altını, kavur.
Takıl işte. Salona falan git. Üstünü değiştir, yap işste bişeyler.
Gel tavanın yanına. Al, dinlendir, soğut. Ye.




Eh, nispet kime, bellidir herhalde :)