Bu yazımızda size bir arkadaşımızdan bahsedeceğiz. Demiki Yadaya İkenile Nedahiyili. Adının uzun olduğuna bakmayın, biz ona kısaca Demiki diyoruz. Hatta Dem.
Demiki, Japon bir babadan olma, Hint bir anneden doğma bir insan evladı. Yirmili yaşlarının sonunda. İlk ergenlik zamanlarında, aklının başına geldiğini sandığı yıllarda kendini dünya vatandaşı olarak tanıtıyordu "Sen şimdi nereli oluyorsun, kim oluyorsun Demiki" diye sorduklarında. Net bir cevap verememenin ürettiği o gerginlikten kurtuluş yolu olarak bunu seçmişti. Bu sorunun "Anneni mi seviyorsun, babanı mı" sorusu gibi bir soru olduğuna kendini inandırdığı ve tabii ki saçma bulduğu için böyle bir refleks geliştirmişti. Soranların hep kendisini aşağıladıklarını, bir anlamda alay ettiklerini düşünürdü. Sonra ikibinli yıllar değişiklik yılları idi. O zamanlarda kendisi de bilmiyordu, aslında büyüyor muydu, yoksa dünya mı değişiyordu. Benim dediği dünya pek de öyle düşündüğü gibi yekpare değilmiş, gördü. O zamanlara denkgeldi Türkiye'deki doktorası.
Tahmin edilebileceği gibi en büyük zorluğu dili öğrenmekte çekti. Ama azimliydi. Sonuçta neden olduğunu bilmediği bir iç kıpırdanması onu geldiği bu memlekete bağlamıştı. İnsanlarının sıcaklığı demek çok kolayına gelecekti ve eğer öyle derse geldiği yere de takılıyordu aklı. Öğrendikçe eğlence gibi gelmeye başlamıştı bu dil ona. Korkutuğu kadar değildi aslında. Hatta kolaymış bile diyecekti de, utandı.
İlk başta şu de konusu ilgisini çekti. Bağlaç olan de ayrı yazılıyordu. Hiç sertleşmiyordu. Ya sözünden sonra gelirse de ayrı yazılıyordu. Bulunma durumu olan de ile bağlaç olan de eklerinin nasıl birbirlerine karıştırıldığına da inanamıyordu. Cümle daha okunurken bas bas bağırmıyor muydu, ayrı olan da bitişik yazılan da yerinde zıplıyordu sanki, eğer yanlış yazılmışlarsa.
Ya şu mi ekine ne demeliydi. O da ayrı yazılmıyor muydu aynı kardeşi de gibi. Bu mi öncekinden ayrı idi ama kendisine eklenenler ile bitişikti. Komik, ama alışınca gerçekten mantıklı geliyordu. Zaten bu mi ekine karışan da yoktu. Hep ayrıydı. İşte o kadar.
Bağlaç olan ki eki de hep ayrı idi. Sadece bazı kalıplaşmış örneklerde bitişik yazılabiliyordu. Onları da toparlamak çok kolaydı ki: belki, çünkü, halbuki, mademki, meğerki, oysaki, sanki. İşte bu kadardı ki, zor muydu ki. Değildi işte. Anlaşılıyordu.
Demiki bunlar ve bunlar gibi birkaç tane kafa karıştırıcı yazım kuralını yazdıkça ve okudukça çözmüştü. Çok okuyordu, Yazdıklarındaki olası hatalar için bizden yardım alıyordu. Ama itiraf etmek lazım, biz ona bu ekler hakkında pek de yardımcı olamıyorduk ki. Allahtan imla kılavuzları vardı. Dem, ya o kılavuzlarla çözüyordu dertlerini, ya da edebiyat bölümünde alıyordu soluğu.
Artık bizim dilimizi bizden daha iyi konuştuğunu ve yazdığını söylesek inanır mısınız bize bilmem ama gerçek bu. Bu dile olan hakimiyeti ile biz ve o ayrımını kıralı çok oldu Demiki. Kendi kafasındaki duvarları da kırdı, dumanlı sokakları da aştı Demiki.
En sonunda bulmuştı nerelisin, kimsin sorusuna cevabı, çok rahatça Türkçe olarak "Ne mutlu Türküm diyene" diyordu ve net olarak da anlıyordu bu cümle ne demek istiyordu.
Not1: Konu hakkındaki karamsar bir yazı şurada, Talat Halman'dan: http://www.milliyet.com.tr/2000/07/23/yasam/zhal.html
Not2: Kaynaklar ve öneriler; www.tdk.gov.tr