Takipçiler farkındadır, burası pek bi etliye sütlüye dokunmaz görünür. Şöyle bir bakan "pek lümpen be" bile demiştir muhtemel. Okuyorum iddiasındaki de "farklı, sıradışı" felan diyerek açık edebilir belki bu fikrin kuzenlerini.
Özünde yazan kişi olarak ben anlaşılamasam da çok da yakından irdelediğimi düşünürüm gündemi. Ha anlatmayı becerememekteyim, orası kabul edeceğim bir gerçek. Yapıcı tarafından(kemiksiz yani) eleştiriler de alırım, "daha anlaşılır yaz, amacına ulaş" diye. Yapabilsem olacak da, yapamıyorum işte.
Bugünlerde birçok gazete köşe yazarının da incelediği gibi, artık yorumlanamaz, incelenemez, etkileri değerlendirilemez, hatta bırakın bunları, takip bile edilemez hızda gündem değiştiriyoruz. Çene ishali olmuş gibi millet, neresini tutacağız belli değil. Fil girmiş züccaciyeciye, mabadı sallandıra sallandıra geziyor, bi halt da alacağı yok da, endam gösteriyor. Hangi birini tutmaya çalışacaksın ki devrilen çamların. Yani bunu bile yaptılar. Denilen ve gündem başlığı olan lafları satır satır listeleyip, her birine birer satır doğrusunu yazıp başetmeye çalıştı yazarlar, o bile olmadı. Anacım bunlar nasıl sçıyorlarsa, silsen de izi kalmakta. Yani ayıp olacak ama güvercinlere, onlardan bile becerikliler bu konuda çene ishallilerimiz. Yani son bir ayda gördüklerimizden, yaşadıklarımızdan anlıyorum ki, eğer Japon olsak en az on harakiri izlemiş olurduk, ya da ne bileyim hepimiz şaşırmış Hollandalı olsak k.ip-ne.yim ama seviyorum, istifa ediyorum lafları görmüş olurduk. Anlatamadım işte ama böyle birşey. Konuş konuş bitiremediler.
Biliyorsunuz başka bir seride irdeledik, iletişimde(burada konuşmayı bir alt kolu olarak aldım iletişimin) "ne anlattığınızdan çok nasıl anlattığınız önemlidir, hatta ne anlatmadığınıza da dikkat edilmelidir aslında" gibi küçük sonuççuklara varmıştık. Şimdi bu kadar konuşulunca diğer hiç bi işe vakit kalmıyor ve yapılmayan işlerin de üstü örtülüyor gibime gelmeye başladı. Ya da yapılan işlerin üstü de örtülüyor olabilir pekala. Yani azıcık bi iş beceriyorlar, onu da yanlış işi yanlış yaparak ediyorlar, üstüne de kum atıyorlar kedi gibi galiba; Diyorum, ne dersiniz.
Çingeneleri ve diğerlerini çok severim, ve hatta böyle ayrımcı lafların koşutunu, daha reel politik olanlarını aramak da isterim lakin tam da burada "Merd-i kıpti şecaat arzeder iken sirkatin söylermiş" diyesi gelmekte insanın apansız.
Hani gündem ya yazının gündemi, zaman tam adı haber olan ama haber niyetine hiçbirşey bulamadığım şeylerin zamanı iken hızlı hızlı geziniverdim aptal kutusunun içinde. Biri diyor ki onbinler, iki adım ötede öbürü de diyor ki yüzbinler. Hadi bugün özlü sözlerden gidelim, bizde adama "ya sayı saymayı bilmiyorsun ya da dayak yememişsin" diye sorarlar yekten.Bu ne iştir kardeşim. Senin o reklamlardan aldığın paraların yüzü suyu hürmetine bari, azıcık işine saygın yok mu. Ya işini yapamıyorsun, uyduruyorsun ya da hesap peşindesin. Uzatıyorum evet, ama açıkçası şöyle basit şekilde özetlenmiş zamanında "gaflet ve dalalet(delalet değil) ve hatta hıyanet" diye. Seçin birini kardeşim de, bilelim kimlerle aşık attığımızı.
İş bilmez diye naif tarafından yaklaşalım. İşte o zaman da en yaman tarafına denkgeliyoruz sorunun. İşi bilen değil bilmeyen yapıyor. Yani liyakat sorunu var. Yazık ama şu laf da edilmiş çok önce ve bugünün baş ağrılarının baş üstüne koyacakları kişi tarafından "işi ehline vermek" diye. Ama nerde. büyüğe vefa sözde kaldıktan sonra. Ha ne diyorduk, işi bilmeyen yaptığında o iş yanlış yapılır anacım. Herşey yanlış olur. İşi yapamadığında kapatmak için işi yanlış yaptığını göreceklerin gözünü başka yere çevirtirsin onları kayırarak. Adam ayırırsın. Yaltakçı olursun. İşler olmazken oluyormuş gibi edersin. İşte o zaman da yaşadığın ve memleketin en büyüğü olan şehrinin yüzde altmıştan fazlası kaçak olur. Şehrin diyorum, tüm şehrin. Eğer bunun farkına varırsan çok daha net görmeye başlarsın bizle en patlayanından maytap geçildiğini. Adam işini yapamıyor ki, yetişemiyor. Belki yetişmek istemiyor ya da yetişirse başkalarının ayağına basıyor olacak, o kadarı hak almak olacağından girmeyeyim ama arkadaş... ne diyeyim. Tüm şehrin... hepsinin... yarıdan fazları aslında şehircilik adına yürümesi gerektiği gibi yürümemiş. Yok olması lazım aslında. Şehrin bu kadar büyümesine birşey demem ama sen bu büyümeye nasıl yetişemezsin arkadaş. Hadi bu bahsi de kapatıp daha derine inelim. Bu iş bilmezlik ve yapamamazlık neden kaynaklanıyor diyelim.
"Eğitim şart" diye alay klişeleri üretti değil mi bu toplum, sağolsun. Biz bunu alay konusu ederken adam aldı başını, başörtüsünü yürüdü. Eğitim şart evet gerçekten, biz bunu alay konusu olarak irdelerken aslında daha "evet şart" ve "hayır şart değil" arasında bocalamakta olduğumuzu kaçırdık. Aslında bu noktayı çoktan geçmiş ve nasıl eğitim demeye başlamış, çözmüş ve uygular olmadı idik. Uygular olmalı idik ki o iş bilmez iş yapıcılarımız iş bilir insanlar olaibilsinler eğitimleri süresince. Ama olmayınca olmuyor. Hiç bir yapı beklemez ki senin ona yetişmeni, o gider, sen seğirtirsin arkasından. Olayı yönetemezsen ezilirsin işte. Kriz yönetimi okumak lazım. Ha ben okumadım ama kırbadan sallasam tutar sanırım: "Her şeyde ve her yerde olduğu gibi, sosyal yapılarda da hiç bir zaman boşuk oluşmaz, boş bırakılan yer hep doldurulur alternatifi tarafından". Sen konuyu yönetemezsen başkası yönetir, sen eğitemezsen istediğin gibi, başkası eğitir, sen konuşmazsan başkası konuşur, sen yazamazsan başkası yazar. Sen hakkı hukuku dağıtamazsan başkası dağıtır ya da dağıttırır, sen özgürleşemezsen, gelir biri, özgürleştiriverir makattan. Biz buna da başka birşey diyoruz ya gerdek ve dış kaynak kullanımı ile ilgili, şimdi demeyeyim burada düzünü, ayıp oldu, daha çok olacak.
İşini doğru yapan adam üretmeliyiz(biliyorum sert ama adama ürün gibi yaklaşmak, onu bile beceremedik daha)
Toplum denen saat çok ama çok karmaşık bir dişli sistemi. Ağır yürür. Çok uzgörülü, çok planlı hareket etmek gerekir. Yoksa boş bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya. Bakın yine toplumla ve eğitimsizlikle ilgili trajik birşey söyleyip mızırdanmayı bırakayım bu seferlik: Biz memleket olarak yaşamamız için gereken enerjinin yüzde kırkbeş kadarını sadece ve sadece ekmekten alırmışız. Bunun da lafı var hani ekmek yemezsem doymam diye, o hesap. Ama aynı zamanda her gün ürettiğimiz on ekmeğin birini çöpe atarmışız. Komik değil mi. Hani sıçana kadar yiyor da arttırıyor olsak hepimiz, anlayacağım, sadece işini bilmeyen fırıncılarımız var, ellerinin ayarı yok diye ama, acımızdan geberiyoruz, o da ortada. Demek ki sorun var toplumsal olarak da işbilmezlik dışında. (Acaba batının ahlaksızlığını aldıktan sonra mı elde edildi bu oran. Ahlak eğitimimiz çok mu iyiydi.) Onda bir az göründü değil mi. Şöyle anlatayım, her gün 13 (yazı ile onüç) milyon adet ekmeği çöpe atarmışız. Kutsal olanı hani. Yere düşünce öpüp başımıza değdirdiğimiz ve en azından kuşlar yesin diye duvara koyduğumuzu. Onüç milyon somun.
Afiyet olsun.
Not: Sayıları net hatırlamıyorum, onüç değil de oniki ya da onbeş olabilir. O kadarı için affedin.