6 Mart 2008 Perşembe

Varlık ya da amaç


- Lan ben ne yazacaktım...
- Lan deme abi, karı kız var, ayıp.
- Hay sana da, ayıbına da, ka.. neyse.

Güç dengesi kurma sürecine, sadece uzlaşı demek, aslında eksik bir tanımlama yapmak olur diye düşünmekteyim. Uzlaşı bile aslında bir anlamda hükmeden ve tahakküm altına giren arasında olduğuna göre, yani çıkarların bir çeşit hesabı yapıldığuna göre illa ki sonuçta bir eşitlik kurulacaktır fakat içler dışlar çarpışırken sadeleştirme her yere aynı vurmayabilir. Bir taraf büyüyecek, bir taraf da küçülecektir. İki tarafın da kazanması durumu ancak iki tarafın da aynı tarafta bulunması, yani tekleşmeleri ile mümkün gibime gelmekte.
Yalnız benim incelemek istediğim bu da değil. Daha basit bir noktadayım henüz. Zaten yutacak olan büyüğün küçükle uzlaşarak hakimiyeti altına alır iken öeyeceği diyetlerden ve bu diyetlerin aslında o kadar da kaygı güdülecek, üzülünecek kayıplar olmadığından dem vurmak istiyorum. Aslolan kazanılanlar ya da kaybedilenler değil, amaçlar ve bu amaçlara ne kadar ulaşıldığıdır sanki.
Büyük, amacına ulaşmak için kayıp verebilir, değişebilir, büyüklüğü elden bırakabilir, hatta yenilebilir bile belki. Buraya takıldım ben. Amacın varlığı etkilemesine.
Neyse, işte öyle.

Not: Şimdi yine lütfen karışmasın ortalık, ben bu yazıyı aptal bir Edward Said eleştirisi okuduktan sonra karaladım. Doğu-Batı, oryantalizm falan. Başka birşey değil. Saygılar.


2 Mart 2008 Pazar

Gıcık direk

Biraz önce kendimle ilgili önemli birşey farkettim("Oha hayvan, bu
yaşta mı anca" diyebilirsiniz, haklısınız) ki ben
problemleri/sorunları/hataları gördüğüm kalitede ve sıklıkta,
çözümleri/cevapları bulamıyorum. Haliyle, mutsuz ve huysuz bir adam
olmamın sebebi bu sanırım.



29 Şubat 2008 Cuma

Yörükhan Güveç Lokantası Hürriyet Gazetesinde


Kendimizin bildiğimiz lokantamız, Hürriyet gazetesi 29 Şubat 2008 Cuma günü(bugün) sayısında "Cuma" ekinde "En iyi 10 Güveç adresi" başlıklı haber/araştırma yazısında 5 numarada kendine yer bulmuş. Ankara bu onluya iki lokanta sokmuş. Biri bizimki.



Not: Kız sambadi, senin parmağın var mı bu işte, ya da kardeşin :P

Not2: Tekrar yazmakta fayda var. Basit adres "Aşağı Öveçler Mahallesi 7. Cadde Pazaryeri karşısı Ankara". Telefon: 0312 472 3192. Adres tarifi isteyenler bu linke



25 Şubat 2008 Pazartesi

İnsan ilişkilerinde 'Duvar' mecazı

İnsan kendisini çok özel sanıyor bazı zamanlarda. Lan ne biçim herifim
be, öyle bi çeşitim ki dünyada bir eşim yok, olsa öküz sabanına koşacam
diyor. Sanırım kendisini çok inceleyen insanlar değiştirip
düzeltemedikleri için önce kabulleniyor, sonra da kutsuyorlar
kendilerine dair tespitlerini. Hemen bir sonraki adım da yüceltmek ve
isim koymak. "Üzgünüm, ben böyleyim, kendimi korumak için yapabileceğim
tek şey bu, benim duvarlarım var ve çok kalın. Sana özel değil, hep
böyle. Çok incitiliyorum yoksa" Pek hoş bir betimleme, değil mi. Okuyan
vay anasına diye yorumlayabilir. Ama yorumlamayabilir de. Çok özel bir
yaklaşım değil bu tırnak içindeki. Her insan böyle olabilir. Her
insanda kendisini sakınma güdüsü gelişmiş olabilir. Yani demek
istediğim bu tırnak içi o kadar da özel biri değildir. Herhangi biri
gibidir. Önemli olan kendini yüceltip şişirmeden, bu hissin de normal
bir insani hal olduğunu sağduyulu bir şekilde tespit edebilmek kendinde
sanırım. Ancak o zaman bu duvar mecazının faydalarını, zararlarını
inceleyebilir kişi.



Şimdi girizgahı yaptığımıza göre ayrıntılandıracak olursak duvar
mecazı şu: Kişinin kendisine dair özel saydığı bazı şeyleri dışarısı
ile paylaşmaması durumu. Bu tarif eksik olabilir. Çünkü dikkat edilirse
bu tarifin dili o dışarıda bırakılanların dili imiş gibi farkettiniz
mi. Kişinin kendisi dışında diğer tüm insanlar yani. İlgili duvar
kişinin kendisini koruma mekanizması.


"Ben zamanında çok üzüldüm ve yıpratıldım, artık kendimi korumak
için insanları belli bir noktada tutuyorum. Daha ileriye geçmelerine
izin vermiyorum. Özümü kendi istediğim gibi saf tutacak bir duvar bu. O
kadarına karışılmasını istemiyorum. Belli birine karşı bir korunma
değil bu, herkese karşı böyleyim."



İstenirse bu durumu anlatmak için yukarıdaki paragraftan çok daha
ağdalı edebiyat kesilebilir.  Aşağı yukarı böyle birşeydir bu yazının
konusu olan şey. Ya da belki karşı taraf; "Ya neden içine girmeme izin
vermiyorsun, niçin özellerini benimle paylaşmıyorsun, niye beni
kendinden uzak tutuyorsun, aç bana kendini" gibi şeyler de diyebilir.



Konuyu iki taraftan da incelemek faydalı olacak. Savunan, incinmekten
korktuğu için böyle davranıyordur. Ya da cesur değildir. Saldıranda ise
hakim duygu merak olmalı.



Savunanın olası kaybı saldırandır. Saldıranın olası kaybı da savunan. (Bak burası komik aslında)



Olası hatalar da şunlar: Savunan pek matah birşeymiş gibi sakladıkça
gelişimi engellemiş olur kendinde. Savaşın klasiğidir, iyi savunursan
duvarı nasırlaştırırsın daha fazla. Saldıran da çok da gerekliymiş gibi
girince anlamsızlığı farkeder.



Esnek ve rahat olmak lazım, hiçbirşeyi hakkından çok zorlamamak lazım.
Olursa olur, olmazsa olmaz. Olursa olacağından olmuştur. Olmazsa
olmayacakmıştır.


Savunanın davranışına biz, gizlilik/belirsizlik/meçhullük vasıtası
ile güvenlik(security by obscurity) ya da saklayarak güvenlik sağlamak
diye isim veriyoruz. Saldırana ise kedidir kedi diyoruz. He ama
biliyorsunuz insanın başına gelen ya meraktan ya kürekten.

E
biz senin ne dediğini anlamadık, bir tarafa da meyletmemişsin
diyenlere; "E o kadar direk diktik, boşa değil ya. Aralarına da duvar
örmek lazım ki kişinin benliğinin evi ortaya çıksın." diye cevap vermiş
olalım son paragrafla.


Not: Şöyle de bir şarkı var ilham verici sınıfında. Geçen yine denkgeldi. http://www.youtube.com/watch?v=gTh4xU_BHBc


19 Şubat 2008 Salı

Bir otonom sistem olarak insan


Dizi bakıyordum, "sakın kendini bırakma oğlum" diye bir replik duydum. Benim kireçli beyin gır gır dönmeye başladı. Başlayınca başlık süslüsünden böyle çıktı. Bir otonom(özerk) sistem(dizge) olarak insan. Ama aslında kafamdakini anlatmıyor bu. Bir sonlu durumlu makina(finite state automata) olarak insan da diyebiliriz sanırım.

İnsanın kendi kendisini yönetebilme gücünden bahsetmek istiyorum. Yo aslında bahsetmek istemiyorum. Sadece selam durmak ve hakkını teslim etmek ve alkışlamak istiyorum sanırım. İnsanın kendi kendine yetebilmesinden, hükmedebilmesinden vesaire.

Evet insan kendini bırakırsa düşer, bırakmazsa düşmez. Düşmüşse ve kalkmak isterse kalkar, istemezse kalır.

Not: Ya şeyi unuttum, Direnen Canlar diye bir kitap var mıydı, ne anlatıyordu.


16 Şubat 2008 Cumartesi

Acı acı gülmek

Ya da, iletişim kazası olmayan şekilde havlamak



Dün bir adam izliyordum televizyonda, kızmıştı. Kızılmasına kızmıştı.
Halihazırda güçlü olanın sadece bir iletişim yöntemi olduğu iddiaasıyla
öfkelenmesine öfkelenmişti. Kendi cümleleri ile; "İtidal çağrısını
güçlü ve dolayısı ile üstte olan mı yapmalı, yoksa biz gibi güçsüz ve
yalnız ve altta ezilmiş olan mı yapmalı" diyordu. Zaten güçlü olanın,
kendisine öfkelenecek olan için elinde her türlü alet edevat olanın
sakin olmak yerine bu kadar şeyin üstüne bir de öfkelenmesine
"ahlaksızlık" ismi veriyordu.

Yani özetle zaten güçlü olanın bir de öfkelenmesi, kızması, sindirmesi
"hak" mı diyordu. Sadece zaten kaybetmiş ve bunu kabullenmişlerin
becerebileceği şekilde acı acı gülüyordu.



Bu da bu şekil bir güç yazısı olsun. Kaos ve çelişki dolusundan.



Not1: Güç isminde bir sınıf açtım. Direkler kısmında varolan güç paradigması yazılarını oraya taşıdım.


Not2: Yazı kendi başına anlaşılmıyor olabilir. Sebebi isimsiz anlattığım adam değil, kavramların ilgili sınıfın diğer yazıları ile çok bağımlı olmasındandır.

11 Şubat 2008 Pazartesi

Ev ilişkileri


En uzun süreli ilişkiyi bilgisayarla yaşıyorum. Sürekli askıntı oluyor. Nereye gitsem peşimde. Koluma takıp gezdiriyorum. Bilirsiniz, pek de nazlı olurlar bilgisayarlar. Ama ne kadar değişken ruhlu olsalar, ne kadar hassas bir yapıda olsalar, ne kadar çok ilgi isteseler de hiç yapmak istediğimi yapmadıkları olmamıştır. Hayatıma giren her türlü bilgisayara -ama zor, ama kolay- dediğimi yaptırdım. Sonuçta karmaşık da olsalar deterministik(nedensel) dünyanın vatandaşlarıdır bunlar.

Klozet var mesela kafayı taktığım. Yanlış olmasın, kafamı klozetin herhangi bir yerine takmıyorum. Hele içine hiç sokmuyorum(Belki biraz kıçımı sokuyor olabilirim). Ama sonuçta ne kadar karmaşık olabilir ki: Delik var, sıçıyorsun. Su rezervuarı ve o rezervuarın içeriğini, senin içeriğinin üzerine boşaltmak için bastığın bir düğme var. Nasıl bir dert olabilir, olamaz dert falan. Nettir olaylar. Ne bileyim, kalın sıçmışsındır, klozet bunu kabullenmek istemeyebilir, ikna edersin. Ya da işte sular kesiktir, rezervuar boştur, dolmamıştır. O düğme bozuktur, ya suyu boşaltmaz ya da boşalmış suyun yerine yenisi dolmaktadır ya, şamandıra durdurur akışı düğmeye bağlı şekilde, takılır, sürekli akar falan. Siz hiç, herşey düzgün olduğu halde size olan kızgınlığından dolayı su boşaltımını reddeden klozet gördünüz mü. Ya da yaptığınızı gururuna yediremeyip iade edenini?

Kapılar var sonra evde. Açıyorsun, öbür tarafına geçiyorsun. Böyle bir işlevi var insan hayatında kapının. Ayırıcı olduğu kadar buluşturucu da. Kapı mesela arkasına geçip üşüyeceğiniz(dışarı çıkıyorsunuz) düşüncesi ile açılmamazlık eder mi. Etmez. Açılmıyorsa başka bir nedeni vardır daha basit(Occam'ın usturası ilkesi). Kilitlidir vb. Yani bir kapının en beklenmez davranışı siz giderken arkanızdan gıcırdamasıdır. Üzüldüğünden değil, yağsız kaldığındandır o da.

Koltuk var başka bir gıcırdayan. Aha yine gıcırdadı bak. O da "hayvan herif, niye abandın üstüme, kalk" demiyordur. Hele ki "Beni ne doktorlar istedi de annem, işlemeli kanepeyi dinlemedim" hiç demiyordur. Vidaları gevşemiştir.

Ev eşyalarında hayat nettir. Karışık ve düzensiz ve değişken ve tahmin edilemez değildir.

Kombiyi düşünün şimdi. Evet evet kombiyi. Hadi hep beraber kombi düşünelim, ya da olmadı, şofben düşünün. Kombi fıtratı gereği su ile ilişkili bir hayvandır. Su damlattığında kara kara düşünmezsiniz acaba üzüldüğü için mi ağlıyor yoksa sevindiği için mi demezsiniz. Pis sömürgeci ingiliz anahtarını alır sıkarsınız, damlatmaz(Damlayan yere ped ya da bebek bezi bağlamak reklamlarda olur, ki saçma).

Telefon, düğmeleri var. Basarsın, dediğini yapar. Ocak, bunun da düğmeleri var, çeviriyorsun. O da öyle, ne dersen onu yapar. A evet lamba da öyle.

Şimdi gelelim zurnanın (üflediğin için) zırt dediği yere. Evde bunlarla ve bu çeşit bir ilişki içinde yaşadığında başka çeşit ilişkilere kafa yormak istemezsin. Saçma gelir. Anlayamazsın, anlamlandıramazsın, reddedersin, kaçmak istersin eve.

Determinizm ile ilgili ama yazı ile ilgisiz not: http://caglarbilir.blogcu.com/1191049/