18 Şubat 2009 Çarşamba

Sevişme işleri

Nereden zihnime çalındı bilmem ama yine takıldım. Sanki biryerlerde okumuştum diye düşünüyorum. "Sevdiğine değil de seni sevene meylet" diyordu. Yani böyle demiyorduysa da ana fikir bu idi, ben şimdi cümleye döktüm. Evet evet, herhalde okudum biryerlerde. Evlilik ile ilgili bir tembih idi sanki.
Onu düşünüyorum bir vakittir. Yok evliliği değil de, bu sevme, sevilme işlerini. Düşünüyorum ama karşı cinsle münasebet anlamındaki sevi olmak zorunda değil hani düşüncem. Cinsiyetsiz, insan insana olan ilişkilerde de sanki bu böyle olmalı mı ki. İnsan kendini sevdirmek için debelenmeli mi, illa sevdirmeli mi. Yoksa zaten seven insanlara mı değerini teslim etmeli. E hani her kaynak gibi insanlara ayıracağımız zamanlar, sevgiler, enerjiler de kısıtlı mı ki. Beni neden sevmiyor, sevsin işte diye yapacağımız uğraşılar sırasında orada aportta bekleyen arkadaşı ıskalar mıyız ki.
Daldaki kuş, eldeki kuş diye misal vereceğim, teşbih hata kabul etmez; yanlış olacak. Bir fayda, verim, idare süreci gibi görünüyor olabilir biliyorum, lakin öyle değil de hakkı teslim etmek diye kodlanmasını arzularım okuyanın dimağında.
Açamadım, uzatamadım berraklaştıramadım konuyu, biliyorum ama bu kadarla yetineceğim, siz ne dersiniz bilmem. Benim uykum geldi. Uyku gelmişken haksızlık etmek olmaz, yatmak lazım.

Not: Sevişme, sevi işinin işteş hali. Daha fazla arsızı değil.

11 Şubat 2009 Çarşamba

Kültürel Gelişim

"T yaşında Y1'e göç etmiş bulunan babası tarafından Y2 nüfus kayıtlı olup annesi tarafından Y3'de tanınmış Y4'lü XXX göçmen bir ailenin evladı olarak kültürel gelişimini sağlamıştır."

Efendim, daha sonra hem alıntı hem de mahremiyet sorunları çıkmaması için kararttığım şu üstteki cümleye takıldım ben. Tamam, önümüzdeki seçim döneminde aday olan bir kişinin demagoji kokan cümlesi bu ama derdim o değil. Derdim o değil çünkü, bunu herkes yapmakta. Topluca kötüye yakınsamamızı tartışabilecek kadar bile zehirlenmemiş yeri kalmadı artık beynimin.
Sıkıntım, şu "kültürel gelişim" kısmında. Kişinin kültür istiap haddi belli midir, kilosu ya da boyu ile orantılı mıdır. Ne kadar sürede dolar, dolması için bir son tarih var mıdır. O son tarihe ulaşıldığında dolamamış ise "artık geçmiş olsun, sür eşşek, Niğde'ye" midir. Yoksa bu arkadaşın kültür parseli kafatasında mı hazine arazisi kapatmıştır da zavallı beyine az yer kalmıştır.
Bu arkadaş, anasının babasının memleketini idrak edip, üstüne de prof olup kültürel gelişimini tamamlayabildi ise, -mesela- Cemil Meriç boku bokuna mı kör olmuştur ölümüne okumaktan.
Yazık.

8 Şubat 2009 Pazar

Bir Adım

Genelde sıradışı olanı yadsırız. İstemeyiz yakınlarımızda. Aykırı olanı dışlayıp kendimiz gibi olanı yakın tutmaya çalışırız.
Biz diyorum, çünkü tehlikeli olan genelleme işine daldım. Kendimi de sokayım ki dışlamayın.
İşteş fiilleri paylaşırız. Hiç anarşist fiilimiz yoktur. Varsa bile kesinlikle salona girmez. Arka odada kendi başına bırakırız. Üstüne de örtü örteriz belki misafirler gidene kadar saklı dursun da istersek açalım diye. Toplum bu aynılaştırma süreci ile kendini besler. Sadece topluma saldırmıyorum. Zaten saldırmıyor, tespit yapmaya çalışıyorum gecenin bu saatinde dumanlı kafayla. Her türlü örgütlenmenin gereği budur. Birçok şeyin ortak olması gerekir, emeller gibi. Çıkıntılar törpülenir(Simler dökülür demiştik bu törpü işinden bahsederken bir ara) ve şablona uydurulur herşey.
Bu kötüdür diyemem. Aksine iyi çalıştığı çok zamanı gördüm. Görmeyip de okuduğum ve takdir ettiğim örnekler de var. Hatta bir ara bir adam, ikinci adama birşey göstermek için laleler dışındaki tüm çiçekleri söktürmüş güzelim bahçede. Oluyor böyle şeyler. Ama bu benim konum dışında şu anda.

Aynı olanı sevip, isteyip farklı olandan kaçmak, aynı olana yakın durup, farklıyı uzakta tutmak bu sefer takıldığım şey.

O korunaklı alan ile tamamen aykırı ortam arası çok uzak diye düşünülür hep. Zaten korunmanın sınırı olmamasının sebebi de o uzaklığın hiçbir zaman tam olarak bilinememesi, hep daha da büyütülmek istenmesidir. İnsan kendi içine göçtüğünün farkında değildir bu korunma refleksini abarttıkça. Herşeyden her yönde uzaklaşmanın kendisini, kendi şişirdiği küresel balonun tam ortasındaki nokta haline getirdiğinin, hem zaten hayatın öklid geometrisine uygun işlemediğinin farkında değildir işte insan. O korunaklı bölgedeki noktalar, yani güvendeki insancıklar aynı tiplerin birbirini ittiğinin, birarada kalabilmek için insan algısının çok ötesinde çekirdek enerjilerine ihtiyaç olduğunun, bu enerjinin stres, prozac, aldatma, tatminsizlik, doyumsuzluk, obezite, alerji ve bunlar gibi bilumum çağdaş arızalar olarak götlerinden çıkmaya çalışırken bağırsaklarının son kısımlarını dışarı sarkıttıklarının farkına varamazlar.

Ama işte hiç zor değildir. Korkulacak da birşey yoktur. Tek bir adımda sınır oradan kalkıverir. Tek bir adımla başlar uzaklığın eritilmesi. Bir tek adım başlatır süreci. O tek adım farklılıkları da ortadan kaldırır. Ayrı değil de aynı olunduğunun görülebilmesi için, dövmeli ya da piercinglinin de sabah uyanmak için kahve, akşam ısınmak için çay içebildiğinin farkedilmesi için, Türkçe bilmeyenin de simitle ayranın güzel gittiğini tecrübe edebileceğine inanmak için, çöpte teneke toplayanın da parmağı kesilince canının yandığını, Avustralya'ya güzel sanatlar okumaya giden ve geceleri de marka güneş gözlüklerini çıkarmadan gezen ve önceden işçilerin kullandığı özelliksiz düz renk naylon bota moda olduktan sonra yüzlerce dolar veren balyajlı kızın da dedesi öldüğünde ağladığını, içinin acıdığını bilmek için o bir tek adım yeter. Ya içinde ya da dışında olmak gibi bir zorunluluk yoktur. Bir adımla ayağın biri içeride, biri de dışarıda olabilir.
Aslında herkes bir adımlık mesafede, uzanınca tutunuverecek ya da tutuverecek uzaklıktadır.
Hayır; uzaklıkta değildir, yakınlıktadır.
Evet, o kadar yakındır işte.
Uzanana.

4 Şubat 2009 Çarşamba

Kulaktan klavyeye Dem Bu Dem 04022009

Sözler sınıfı genelde Kulaktan klavyeye serisinden oluşuyor. Hatırlatmak gerekirse eğer, televizyonda, radyoda ya da bilgisayarda dinlediğim şeyleri o anda anladığım kadarıyla yazıverince ortaya çıkıyor. Çoğunlukla yarım, bozuk, yanlış anlaşılmış olabiliyor. Ama bu tür yazıları da böyle seviyorum. Yine Dem bu dem programına denkgeldim Trt4'te. Oradan iki parçamız var bu yazıda. Darmadağınık.


Oy yol üstüne ?desdere goymuş
oy gelin vurmayın
ke delikten mi aldın a gız
sen bu sürmeyi
sürmeyi gideyi

Sarı zeybek eşelere yaslanır aman yaslanır
hele yaslanır
deli oğlan alacakta uslanır aman uslanır
efem uslanır

çam oluktan soğuk sular içilir
??yaz gelince pos balı mara göçülür??
göz... ..
??dertlilere derman derman baş da bağlılar??

?Cemileler yalnız gezer dağlarda aman dağlarda
hele dağlarda
üzüm galdı mor sümbüllü bağlarda aman bağlarda
yeşil bağlarda

********

demirciler aman demir döyer ...
sevip sevip ayrılması fidan boylum güç olur
haydinni çatal çatal ?özger var
benim yarimde halka gibi gözler var

inme de ... inme
böyle susuz çöllere
ben gidersem aman sen kalıyorsun fidan boylum ellere
haydinni al işlikte mor düğme
cavurun kızı yine geldin göynüme

31 Ocak 2009 Cumartesi

Çağdaş Ozanlar

Okumadım külliyatı, ve okumadığım için de üzülüyorum kendim için. Ama hissedebiliyorum, çok büyük. Bugünlerde gibi kelimesinin üzerine çok yüklenen ne oldum delisi yazarcıklara kızıyorum. Sırf onlara uyuzluğumu sümküreceğim bir bütün yazı yazmak da istiyordum fakat o gücü bulamıyorum kendimde. Ama eğer bıkbık gibi, vıkvık gibi bırtbırt gibi diyecekseniz, o kadar sündürecekseniz şu gibi kavramını, yapmadan önce bir düşünün derim.
Lütfen, bakın nasıl yakışıklı kullanılabiliyor bu. Adam yüzyıllar önce "yel esip geçmiş gibi", "göz yumup açmış gibi" diyor, ben bugün ömrümü düşünürken içimin tellerinin zınlamasına hakim olamıyorum. Adam "Gök ekini biçmiş gibi" diyor, ben dört kelimeyi okuduğumda kaç mehmet düşünüyorum biçilip gitmiş. Anlatabiliyor muyum bilmiyorum ama nasıl ki şu gibi kavramına, sanki elinde başka hiçbir kelime yokmuşcasına, Türkçenin
yeni gelini gibi sarılanları okuduğumda sinirim tepeme çıkıyor, 'van minit' bile demeden alnının çatını gömçürtmek, dillerini kravat niyetine boğazlarından çıkarmak istiyorum. Evet, o kadar sinirleniyorum. Herhangi bir harekette bulunmuyorum tabii ki. Sadece içim kaynıyor, ama tutuyor, yutuyorum.
Sonra seviniyorum, yine de bu saçmalıkların arasından parlayan cümleleri görebiliyorum. Kul Ahmet'e "yalan dünya" dedirtip onu bir ceketle Ahmet Bey yapabilenleri, "Kimi tatlı peşinde, kiminse tuzu yok" deyiverip de gündelik hayatımızda yaptığımız birçok şey için suçluluk duymamızın sebeplerini anlatıvermiş olanları dinleyebilmiş, okuyabilmiş olmaktan mutluluk duyuyorum. Yine ve hala ve her seferinde hep yürek kabartıp ve aynı zamanda huzur vermiş olmalarından dolayı minnet duyuyorum. Sakinleşiyorum.

Sinir boşalımı da sayabilirsiniz, anma da. Ama bunu da yazasım vardı. Rahatladım.

Yazıda geçen anahtar insanlar: Yunus Emre, Barış Manço

26 Ocak 2009 Pazartesi

Kriz yönetimi

Daha yirmi yedi yaşındasın. Niye akşam iş çıkışı mutlu saatler diye nitelenir diye düşünmeden birkaç kişi toplandınız ve eğlendiniz. Alkol güzel. Şimdi içmeyeceksin de ne zaman içeceksin ki, değil mi. Yalnız o etin porsiyonu biraz fazla idi sanki. Ama bira iyidir, rahatlatır mideyi. Bira, patates, bira, biraz daha patates, sıkılınca çerez. Ortam güzel. Zaten bu adamların muhabbetinden hoşlandığın için buradasın. E giysiye sinen sigara kokusunu da çekivereceksin, olur o kadar. Bu iş sonrası eğlencelerin artık kaçamak değil de bir ritüele dönüşmesi seni mutlu ediyor. Bu sosyal kişiliğinin oturan tuğlalarından biri. Evet böyle düşünüyor ve bundan keyif alıyorsun. İnsan kendini insanlara, şeylere, yerlere ait hissetmek istiyor.
Gece geç vakitte eve döndüğünde çok yediğini farkettin yatağa yatınca. Şişlik var, uyutmuyor. Acaba dış kapıyı kilitlemiş miydin. Amaan, bu sefer de kilitsiz kalıversin. Zaten sitede yıllardır bir tane bile hırsızlık olayı olmamış ve her yer kamera dolu. Bırak kafanın içindeki konuları artık, uyumalısın. Yarın işe dağılmış halde gitmemek gerek, toplantı var. Bak düşünme diyorum, uyumanı engelliyor bu kafanın içindekiler derken daldın.
Ah, bu ne. Böyle karın ağrısı mı olur. Yutkunamıyorsun, batıyor göğsün. Kolunun üstüne mi yattın yahu. Doğrulamıyorsun, göğsünün üzerine kocaman bir kaya oturmuş gibi, nefes de alamıyorsun. Aahhh, sesin de çıkmıyor. Birşeyler oluyor, bu ne. Gaz falan değil, birşey oluyor, bariz göğsün ağrıyor. Yataktan kalkmaya çalışırken yana düştün ve gece lambasının aydınlığı da gitti gözlerinden. Gözlerin açtığında çok uzun süre olmadığını düşündün, çünkü ağrı devam ediyor hala. Batıyor da. Göğüs kafesin içine göçmüş de kalbine basıyormuş gibi. Evet, kalbine. Aptal, kriz geçiriyorsun. Aklın başına geldi ama vücudun artık sana yetmiyor. Birşeyler yapmaz ve kendini kurtarmazsan öleceksin. Biraz sürünerek, biraz dizlerinin üzerinde duvarlara tutunarak dış kapıya kadar geldin, kolunu tuttun elinin gücü ile bile değil kendi ağırlığınla açıldı, tükeniyorsun. Merdiven boşluğunda ışık olduğunu gördün, sesler geliyor. Dışarıya doğru yıkıldın ve film burada koptu.
...
- Beyefendi, acilen sizi ameliyata almamız gerekiyor, kriz geçirmişsiniz ve aslında hala geçiriyorsunuz. Haber vermemizi istediğiniz kimseniz var mı?
- Yok.
...
Masanın soğukluğunu sırtında hissediyorsun. Maskeden verdikleri uyuşturucu kupkuru. Cevap vermedin sordukları sorulara ve başladılar. Sol kolunu altına aldılar, kalçanın altına sıkıştırdılar elini. İlginç bir uyuşma bu. Farkediyor ama hissetmiyor, duyuyor ama acımıyorsun. Göğsünü bir ıslaklık kapladı tam ortadan, yukarıdan karnına kadar. Hemşire birkaç kez sildi. Doktorun açtığı kesiyi algılıyorsun, gıcırtı gibi geliyor. Testere sesi duyuyorsun. E ama testere ile kesiyorlarsa sonra parça kaybını nasıl çözüyorlar. Komiksin, belki ölür ve bunları düşünmezsin. Bir alet getirdiler. Gözlerin kapalı, görmüyorsun ama vücudundaki gerilme ve karınındaki esnemeyi hissediyorsun. Birkaç kesi daha attılar içeride. Kalbini avuçladığını duyumsadın. Ve artık vücudunu bir makina yönetiyor.
Herşey karardı. Kimse yok.

16 Ocak 2009 Cuma

H. Çağlar Bilir - 7 (Alıntı)

Efendim bu sefer bir değişiklik yapacağım ve -sanırım benim sayılır artık(sekiz yıl olmuş)-, üniversite yıllığımdan beni anlatan birkaç alıntı yapacağım. Özyaşam öyküsünün bu bölümü de böyle olsun. Tabii ki, yanlı makaslayacağım. Hem ilginç olsun diye, hem de sansür niyetine. Bir de tam tam almayayım ki fikri mülkiyet, cart curt. Ha tabi yıllıklar hep yanlı olur, bilerek okuyun.

  • A.S.: "Bazen kendi kendinize itiraf edemediğiniz bazı gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalabilirsiniz. İşte sizi bu gerçeklerle yüzleştirecek yiğit birine ihtiyaç duyulur. Bu işi yapacak kişinin, ki gerçekte elini taşın altına sokan odur, sizin şiddetle reddedebileceğiniz bir gerçeği yüzünüze karşı söylemesi gerekebilir. Ve bunu yaparken sizin tepkinize bağlı olarak pek çok şeyi riske atabilir."
  • Ö.E.: "Birine çok kızmak isteyip de kızamamana, bazen aşırı alçakgönüllülükle maskelenmeye çalışılan megalomanlığına, ..."
  • S.D.: "Gerçekten çok iyi bir dinleyicidir ve gerçekçi yorumlar yapar."
  • U.A.: "Çağlar çok iyi bir dost, ama tadında bırakılması gereken bir insan. Fazla uğraşmaya gelmez onunla, çünkü Çağlar’ın sonu gelmez nedense ... Sizi tanıyor ve her yönünüzle tanıyor. Zaman O ‘nun lehine işliyor hep. O’nun için bir eğlence sanki bu. Kendinizde farketmediğiniz detayları da yakalıyor, yüzünüze vuruyor ve sonra da bilgiç ve tatmin olmuş bir tavırla yüzünüze bakıyor."
  • M.A.: "Haksızlıklara dayanamaz"
  • S.K.: "Haksızlıklıklara dayanamadığına çok kez şahit oldum. Özellikle fizik labratuvarında kopya muamelesinden düşük not aldığın raporu tekrar yazmanı anlayamamıştım o zamanlar. Ayrıca açık sözlü oluşun, kimseye keyif bağışlamayışın hep imrendiğim bir tavrın. "
  • A.S.: "Sürekli devam ettiğin doğruyu arayışını hiç bırakma, eminim bir gün bulacaksın."
  • S.P.: "İşte içi dışı bir nadir insan.  Açık sözlülüğü en belirgin özelliği.  Söylendiğinde acıtan sözlerin söylenmediğinde daha büyük yaralar açtığının farkında."
  • F.T.: "Öğütler verdin, düşünmemi sağladın. Her zaman da haklı çıktın."
  • Ş.M.: " ... ağzı sıkı, dikkafalı, uzlaşmaz, dayanıklı, sır saklayan, ödün vermeyenlerinden biri, ... Sonradan öğrendim, hain Çağlar o acımasız hicivlerini üstüme yönelttiğinde, kızgınlığımın çabucak eriyebilmesini. "

Sekiz sene sonra ilginç bir inceleme oldu bu. O vakit fikir paylaşmış arkadaşlarıma teşekkür etmiştim, şimdi bir de burada gıyaplarında teşekkür edeyim.