Visko malzeme olmasa da olur. Mesela geçen bir eğlenceli bilim belgeselinde görmüştüm. Bir malzeme vardı. Şimdi unuttum adını, birşey nişastası ve su karışımı olabilir. Neyse işte. Bu sıvı belli bir sürede belli bir darbeye katı gibi tepki verirken sonra sıvı gibi tepki vermeye başlıyordu. (Ciddi bilgi; Newton sıvıları ve Newton sıvısı olmayan sıvılar, Newtonian fluids and non-newtonian fluids)
Şimdi ben yine konuyu uzatacağım, kimse anlamayacak. Kısa keseyim Aydın havası olsun.
Efendim, ruhları visko malzemeden yaptıralım ki darbelere, baskılara maruz kaldıklarında eski hallerine geri dönebilsinler. Tabi ben bi ek hizmet de isteyeceğim üretici firmadan, varolan ruhlara kaplama talebim de var.
İyice arazi şartlarında çalışanlar içinse şu acayip sıvıdan istiyorum. Sert, kesici, delici alet uygulamasından da sorunsuz çıkabilsinler diye.
Olmuyo böyle batırıyorlar, çıkarıyorlar. Kanıyo falan. Cık cık cık.
15 Mart 2009 Pazar
11 Mart 2009 Çarşamba
Hani gerçek
Takip ettiniz değil mi geçen gün gazetelerde yer alan haberi. Yedi yüz gram et, içine enjekte edilen bişey bişey ile bir kilo çeker oluyor. Gerçi Et üreticileri birliği yalanlamış bunu ama bi kere okuduk artık. Şırınga edilen malzeme, etin su tutma özelliğini arttırıyormuş. Yani etçiden et diye su alıyoruz. Tabi etin et olarak ne kadar sağlıklı olduğu ayrı bir muamma. Sağlıklısı diye tavuğa yanaşsan, o zavallım zaten ayakta kalsın diye dayanan ilaçlardan antibiyotik torbası olmuş. Şaka gibi ama tavuk eti yediğinde yanında antibiyotik ilaç yemiş oluyorsun, mis. İkisi bir arada. Şimdi sen okuyup atlayacaksın hemen balığa, "hayır bi kerem, en sağlıklısı balık" diye. Biliyor musun yediklerinin nerede ise hepsinin besi olduğunu, her besi balığın tek tek ilaçlandığını, diğer balık arkadaşlarının atıkları ile yemlendiğini, besi(çiftlik) balığı olmayanların da zaten ağır metal deposu olduğunu.
De ki sinirlendin etten, döndün. Ot bok yiyeyim dedin.
Halt ettin.
Sanki onlar başka bokun soyu. Transgenik midir ne karın ağrısıdır bir kavram var. GDO falan da diyenler var. Özünde genetik yapısı ile oynanmış gıda demek. Sebze, meyve dünyasında da o işler at koşturuyor durumda şu anda mirim. Hıyar buzdolabında büyür. Seracı kendi yiyeceği sebze için seranın bi köşesine ilaç atmaz, gerisini sana kakalar. Domates odun gibidir, muz tatlı değildir, çilek de zaten kokmaz. Lan çarlistonun çekirdeğinden ne istedin, bari onu bıraksaydın. Biliyor musun arkadaşım, bu memlekette ithal domates tohumunun hırsızlığı yapılıyor. Evet aynen yazdığım gibi, o kadar değerli ki tohum, kasada saklanıyor, ama hırsıza kilit dayanmaz, oradan da çalınıyor. O da tek ekimlik tohumdur allah bilir. Bak sinirim oynadı yine, kıçıma sürmeyeceğim çölde, göt kadar yerde tohum üretiyor adam(azimlerine hayranım, o ayrı) sonra sana onu onbinlerce liraya satıyor, tek kere ekebiliyorsun çünkü genetiği ile oynanmış, seneye yine alasın diye, ay bunaldım. Biliyor musunuz, cips şeyleri istiyor diye bin çeşit olan allahın patatesini sallayıp bir çeşite odaklanıyor tüm iç anadolu. Sonra o bir cins öyle bir hastalıktan kırılıyor ki, millet aç kalıyor. Zaten toplu üretimde o sorun var, çeşitlilikten uzaklaştığında risklere daha çok açık oluyorsun(yumurtaların aynı sepete doluşturulması hesabı)
Neyse, uzatmayalım, diyeceğim tarım politikaları falan değil zaten.
Yiyemediklerimizden sonra, gelelim içemediklerimize. Su var mı su. Kana kana içilecek su. Yok değil mi. Ters ozmoz ne lan. Delirtiyorsunuz adamı. Peki son on yılda Bursa'nın yeraltı su kaynaklarının elde edildiği derinlikte oluşan değişimi bilen var mı. Dip suyu çekilmesinin sebeplerini geçtim, bölgeye etkisini inceleyen oldu mu hiç. İntihalden intihale koşan kafaları patlayasıca bilim insanlarım acaba bu problem ile, ünlü Bursa çileğinin (ki yanlış bilmiyorsam ta istanbula padişahlara gidermiş bu çilek zamanında) üretim kapasitesi arasında ilişkiyi incelemişler midir.
Daha iki hafta önce milli besinimiz yoğurdun tebliği değişti, biliyor musunuz. Katı madde oranları düşürüldü. Her düzeyde cıvıdık memleket olarak, yoğurt da öyle olacak haliyle.
Neye elini atsan yalan, neye baksan kurgu.
Hava sıcak mı mesela. Ev sıcak olabilir de, mart ayı için hava nasıl.
Ya da memleketteki tüm şampuanların sadece içlerindeki koku ve renk maddeleri değişik, farkında mısın.
Her güzel dediğinde aslında makyaja tav oluyorsun. O pastel rengi çorap, ya da yüksek çizme de zaten yapılmamış etek traşı kamuflajı, ne sanıyorsun. Zaten oğlanlar da belim ağrıyor, o nedenle dik durmaya çalışıyorum derken göbeklerini içeri çekiyorlar. Kimse de o partiye oy vermemişti ve vermeyecek yine, yersen.
Gerçekte mi yaşıyoruz, dizilerde mi mesela.
Herkes birbirini aldatıyor lan, kafayı yiyeceğim. Kimin kimin altına yattığı, hangi dingilin kime tırmandığı belli değil.
Sonra diyorsun ki seviyorum. Hadi ordan. Aç da kıçını sev. (Bu noktada yine küfrettim, sonra sildim)
Ben bu rolü sevemedim gitti arkadaş. Çiğ duruyor üzerimde.
De ki sinirlendin etten, döndün. Ot bok yiyeyim dedin.
Halt ettin.
Sanki onlar başka bokun soyu. Transgenik midir ne karın ağrısıdır bir kavram var. GDO falan da diyenler var. Özünde genetik yapısı ile oynanmış gıda demek. Sebze, meyve dünyasında da o işler at koşturuyor durumda şu anda mirim. Hıyar buzdolabında büyür. Seracı kendi yiyeceği sebze için seranın bi köşesine ilaç atmaz, gerisini sana kakalar. Domates odun gibidir, muz tatlı değildir, çilek de zaten kokmaz. Lan çarlistonun çekirdeğinden ne istedin, bari onu bıraksaydın. Biliyor musun arkadaşım, bu memlekette ithal domates tohumunun hırsızlığı yapılıyor. Evet aynen yazdığım gibi, o kadar değerli ki tohum, kasada saklanıyor, ama hırsıza kilit dayanmaz, oradan da çalınıyor. O da tek ekimlik tohumdur allah bilir. Bak sinirim oynadı yine, kıçıma sürmeyeceğim çölde, göt kadar yerde tohum üretiyor adam(azimlerine hayranım, o ayrı) sonra sana onu onbinlerce liraya satıyor, tek kere ekebiliyorsun çünkü genetiği ile oynanmış, seneye yine alasın diye, ay bunaldım. Biliyor musunuz, cips şeyleri istiyor diye bin çeşit olan allahın patatesini sallayıp bir çeşite odaklanıyor tüm iç anadolu. Sonra o bir cins öyle bir hastalıktan kırılıyor ki, millet aç kalıyor. Zaten toplu üretimde o sorun var, çeşitlilikten uzaklaştığında risklere daha çok açık oluyorsun(yumurtaların aynı sepete doluşturulması hesabı)
Neyse, uzatmayalım, diyeceğim tarım politikaları falan değil zaten.
Yiyemediklerimizden sonra, gelelim içemediklerimize. Su var mı su. Kana kana içilecek su. Yok değil mi. Ters ozmoz ne lan. Delirtiyorsunuz adamı. Peki son on yılda Bursa'nın yeraltı su kaynaklarının elde edildiği derinlikte oluşan değişimi bilen var mı. Dip suyu çekilmesinin sebeplerini geçtim, bölgeye etkisini inceleyen oldu mu hiç. İntihalden intihale koşan kafaları patlayasıca bilim insanlarım acaba bu problem ile, ünlü Bursa çileğinin (ki yanlış bilmiyorsam ta istanbula padişahlara gidermiş bu çilek zamanında) üretim kapasitesi arasında ilişkiyi incelemişler midir.
Daha iki hafta önce milli besinimiz yoğurdun tebliği değişti, biliyor musunuz. Katı madde oranları düşürüldü. Her düzeyde cıvıdık memleket olarak, yoğurt da öyle olacak haliyle.
Neye elini atsan yalan, neye baksan kurgu.
Hava sıcak mı mesela. Ev sıcak olabilir de, mart ayı için hava nasıl.
Ya da memleketteki tüm şampuanların sadece içlerindeki koku ve renk maddeleri değişik, farkında mısın.
Her güzel dediğinde aslında makyaja tav oluyorsun. O pastel rengi çorap, ya da yüksek çizme de zaten yapılmamış etek traşı kamuflajı, ne sanıyorsun. Zaten oğlanlar da belim ağrıyor, o nedenle dik durmaya çalışıyorum derken göbeklerini içeri çekiyorlar. Kimse de o partiye oy vermemişti ve vermeyecek yine, yersen.
Gerçekte mi yaşıyoruz, dizilerde mi mesela.
Herkes birbirini aldatıyor lan, kafayı yiyeceğim. Kimin kimin altına yattığı, hangi dingilin kime tırmandığı belli değil.
Sonra diyorsun ki seviyorum. Hadi ordan. Aç da kıçını sev. (Bu noktada yine küfrettim, sonra sildim)
Ben bu rolü sevemedim gitti arkadaş. Çiğ duruyor üzerimde.
3 Mart 2009 Salı
Özlemin bencilliği
Özlem duymaya ket vurma uğraşılarına bir gerekçe buldum sanırım. Bencil olmamak için özlem duymamaya çalışmak kulağa nasıl geliyor. Özleyenin kendi ihtiyaçlarını karşılayabilme amacıyla bu eylemi yaptığı, bu hissiyata girdiği durumlara bencillik ismini koyunca çok mu acımasız ya da fazla gerçekçi oluyoruz. Özleneni istemek özlenene mi özleyene mi fayda sağlar. Getirisi kimedir. Özleme halinin dile getirilmediği durumları, hissettirilmediği durumları kenara koyuyorum. Kızılcık şerbeti iyidir. Ama özleme halini beyan etmek, yayınlamak mı, yo dostum yo, kendin için çalışıyorsun. Ben burada bir kamu yararı göremiyorum. Nalıncı keseri dersem kızma bana. Bak yine sinirlenip acayip şeyler yazmaya başlayacağım, karizmatik, duygusal, hisli harika yazım berbat olacak, susayım ben bu noktada, Tuba Kimeritçi sansınlar.
Buza tutunabilmek
Buz soğuk olabilir, ıslak da olabilir. Islak olmayabilir de. Kuru buz diye birşey var sonuçta. Sıcak buz var mı. Tutana bakar o. Hislerin ne halde olduğuna, ne kadar uyarıldığına, ne kadar soğuğa maruz kaldığına göre değişebilmekle birlikte bazı uç durumlarda elde tutulan buzun üşütmek yerine ısıttığı da vakidir. O algı karmaşasını yaratan sinir uçlarıdır. Ruh uçları diye birşey var mı peki. Avuç içinde nelerin uçları var bir bakalım. Damar uçları var, kas uçları var, sinir uçları var. Tırnaklar var avuç değil de el diyecek olursak. Bu müstakbellerden en liyakat sahibi olanı sinir sanırım, ruhu temsilde. Demek ki sinir ruhun da ucu oluyor. Hal bu iken biz el ile buzun ilişkisine dönelim. Deva niyetine alınsa ele buz, herhalde beklenen faydayı sağlar. Ama vuslat var mıdır bu ilişkide, hayır. Mahkumiyet vardır esasen. Acı son, erimesidir buzun. Damlar, eli ıslatır. Damladıkça da farkeder ki el, buz yumuşaklaşır, keskinliğini kaybeder. Hem serttir özünde, hem de yumuşak. El silse de ıslaklığı önleyemez. Buz ağladıkça ağlar, süreklidir bu. Yaştır el artık. Zaten buz da yaştandır. Kaçarı var mıdır bu ilişkinin, süreç geri döndürülebilir mi diye düşünür el. İstemez hiç parmakları arasından kayıp gitsin buz. Normal, gündelik hayatta yoktur çözüm. El özünü reddedip buzla beraber buzun buz kalacağı sıcaklığa inse belki buzu kurtarır ama o da elin varlığına tehdittir. Bu hem bir karar hem de bir süreçtir. Kim vazgeçecektir, el mi buz mu. El zaten buzu çekip aldığına göre roller baştan belirlenmiştir herhalde.
Sadece elin yandığında buzu hatırlarsan olmaz işte.
Sadece elin yandığında buzu hatırlarsan olmaz işte.
2 Mart 2009 Pazartesi
Gündem sözleri
Uzun süredir ilgilenmediğim bu sınıfa gündemde kaşıntı yaratan konular sayesinde yeniden uğruyorum. Derseniz ki ne sınıfı, eski blog derim, TDK derim, sözler derim. Uyuzluk mevzusu ise politikacılar tarafından kavramların içlerinin boşaltılması, içlerine kendi gayelerine uygun saçma anlamların doldurulması, laf enflasyonu yaşanması ile ilgili. Delirtiyorlar ezber bozduklarında, değişime direniyoruz diye tenkit ettiklerinde vb.
Sen kimsin de benim dilimi sündürüp bana çeviriyorsun, laf godoşu!
Sen kimsin de benim dilimi sündürüp bana çeviriyorsun, laf godoşu!
değişim
isim
isim
| 1 . Bir zaman dilimi içindeki değişikliklerin bütünü: "Bu müsamere günündeki selamlama süresince bedenimde bir değişim olmuştu."- A. Ağaoğlu. |
| 2 . Para aracılığı olmaksızın, bir nesnenin dolaysız olarak bir başka nesne ile değiştirilmesi, değiş, değişme, değiş tokuş, takas, mübadele, trampa, trok. |
| 3 . biyoloji Yeni döllerin atalarına tıpatıp benzememesini sağlayan özelliklerin tümü, varyasyon. |
| 4 . denizcilik Rüzgârın yön değiştirmesi. |
| 5 . matematik Bir niceliğin birbirinden ayrı değerler alması veya böyle iki değer arasındaki ayrım. |
dönüşüm
isim
isim
| 1 . Olduğundan başka bir biçime girme, başka bir durum alma, tahavvül, inkılap, transformasyon: "Alfabe dönüşümü halkın okumayı kolay sökmesi içindi."- N. Cumalı. |
| 2 . biyoloji Görevinin değişikliğe uğraması yüzünden bir organda ortaya çıkan değişme. |
| 3 . ruh bilimi Bilinçaltına itilmiş bir duygu veya isteğin, karşıtı görünümünde veya başka bir biçimde bilince yükselmesi, transformasyon. |
gelişim
isim
isim
| 1 . Gelişme işi. |
| 2 . Serpilip büyüme. |
| 3 . İlerleme, inkişaf, tekâmül. |
| 4 . tiyatro Aksiyon. |
idame
isim, eskimiş (ida:me) Arapça id¥me
isim, eskimiş (ida:me) Arapça id¥me
| Sürdürme, devam ettirme. |
idare
isim (ida:re) Arapça id¥re
isim (ida:re) Arapça id¥re
| 1 . Yönetme, yönetim, çekip çevirme. |
| 2 . Ülke işlerinin yürütülmesi, kamuya ilişkin hizmetlerin bütünü. |
| 3 . Bir kurum veya kuruluşun yönetildiği yer veya makam: "Meğer Gazi Paşa gelecekmiş. İdare her sınıfa Afet Hanım'ın Yurt Bilgisi kitabından üçer nüsha dağıttı."- H. Taner. |
| 4 . Bir kurumun işlerini yürüten kurul: "Gazete idaresi tarafından zarf kazara açılmış."- P. Safa. |
| 5 . Tutum: "Birdenbire, elindeki suyu günlerce idareye mecbur bir kazazede hâline geldim."- N. F. Kısakürek. |
| 6 . İdare kandili veya lambası. |
| 7 . Hoş görme, göz yumma. |
| 8 . Yetinme: "Bu son hatıralarla sonuna kadar idareye çalışıyorum."- S. F. Abasıyanık. |
28 Şubat 2009 Cumartesi
Kısa kes, sayılarla işimiz var
Muharrem abinin ayağı iyileşmiş. Vicdan azabı duymadan traş oldum kendisine. Sakal traşı da oldum. Saçımı da yıkadı. Söylemiştim değil mi, kendisi otuz iki model bir abimizdir. Sanırım yaşı en çok olan arkadaşım kendisi. Şu anda yetmiş yedi yaşında. Hey maşallah diyorum her seferinde içimden, otururken belim ağrıdıkça, kendime hayıflana hayıflana.
Sonracığıma, kafa kağıdına göre otuz altı yaşında olan bir tabure ile tanıştım yine Muharrem abinin orada. Gerçi on bir senedir tanışıyoruz da simaen, resmi olarak bu güne nasipmiş. Muharrem abinin taburenin yaşını tahmini şu şekilde oldu: "Yirmi altı bu dükkandan, on da aşağıdakinden; etti mi otuz altı. Belki daha fazlası da var." Otuz altıda duralım dedik sağlamlaştırmak için ayakkabıcı arkadaşının taktığı takoz ve vidaları incelerken. Ha o ayakkabıcı arkadaşın tabureyi tamiri de herhalde bir on sene kadar önce olmuş.
Altmış dört sene içmiş avanak otunu, geçen sene ben askerde iken bırakmış doktor tavsiyesi ile. Bak tekrar yazıyorum ders olsun diye: Altmış dört sene içmiş ve geçen sene bırakmış, bırakabilmiş. Daha önemlisi mutlu, "İyiyim" diyor.
Yetmiş iki senedir bu mesleğin içinde. Hem işini yapmış, hem camiaya hizmet etmiş. Berberler odasının, derneğinin, konfederasyonunun çalışmalarında bulunmuş. Şimdi meşgale olsun diye yapıyor. Yarın da tabure, merdiven birşeyler bulup tüm dükkanı temizleyecekmiş, içine sinmemiş, toz alması lazımmış.
Bir saat bir müşteriyi bekledim muhabbetle. Bir saat Muharrem abiyi bekledim Nutuk okuyarak. Bir saat de ben kestirdim, yine muhabbetle.
Muhabbet ne miydi. Ohoo, bol: Altmış darbesinin yapıldığı gün Muharrem abinin sokakta olması -sokağa çıkma yasağı varken-, parolanın sağ eli kaldırmak oluşu, eskiden ve hala makam odalarının arkalarında özel odalar olması, o odaların ne işe yaradıkları, kimin o odalarda dostları ile düşüp kalktıkları, hangi sara hastalarının kimle iş tutarken üstünde bayıldıkları, hangi eşlerin bunu öğrenip eşlerini boşamadığı da işi sıkı tutar oldukları gibi hayatın küçük, ufak, minik detayları muhabbet konumuzdu. Yani özetle memleket havaları efendim.
Söz aldım Muharrem abi'den, traş zul gelirse söyleyecek. Dolayısı ile ben de gönül rahatlığı ile gitmeye devam edeceğim ona.
Sonracığıma, kafa kağıdına göre otuz altı yaşında olan bir tabure ile tanıştım yine Muharrem abinin orada. Gerçi on bir senedir tanışıyoruz da simaen, resmi olarak bu güne nasipmiş. Muharrem abinin taburenin yaşını tahmini şu şekilde oldu: "Yirmi altı bu dükkandan, on da aşağıdakinden; etti mi otuz altı. Belki daha fazlası da var." Otuz altıda duralım dedik sağlamlaştırmak için ayakkabıcı arkadaşının taktığı takoz ve vidaları incelerken. Ha o ayakkabıcı arkadaşın tabureyi tamiri de herhalde bir on sene kadar önce olmuş.
Altmış dört sene içmiş avanak otunu, geçen sene ben askerde iken bırakmış doktor tavsiyesi ile. Bak tekrar yazıyorum ders olsun diye: Altmış dört sene içmiş ve geçen sene bırakmış, bırakabilmiş. Daha önemlisi mutlu, "İyiyim" diyor.
Yetmiş iki senedir bu mesleğin içinde. Hem işini yapmış, hem camiaya hizmet etmiş. Berberler odasının, derneğinin, konfederasyonunun çalışmalarında bulunmuş. Şimdi meşgale olsun diye yapıyor. Yarın da tabure, merdiven birşeyler bulup tüm dükkanı temizleyecekmiş, içine sinmemiş, toz alması lazımmış.
Bir saat bir müşteriyi bekledim muhabbetle. Bir saat Muharrem abiyi bekledim Nutuk okuyarak. Bir saat de ben kestirdim, yine muhabbetle.
Muhabbet ne miydi. Ohoo, bol: Altmış darbesinin yapıldığı gün Muharrem abinin sokakta olması -sokağa çıkma yasağı varken-, parolanın sağ eli kaldırmak oluşu, eskiden ve hala makam odalarının arkalarında özel odalar olması, o odaların ne işe yaradıkları, kimin o odalarda dostları ile düşüp kalktıkları, hangi sara hastalarının kimle iş tutarken üstünde bayıldıkları, hangi eşlerin bunu öğrenip eşlerini boşamadığı da işi sıkı tutar oldukları gibi hayatın küçük, ufak, minik detayları muhabbet konumuzdu. Yani özetle memleket havaları efendim.
Söz aldım Muharrem abi'den, traş zul gelirse söyleyecek. Dolayısı ile ben de gönül rahatlığı ile gitmeye devam edeceğim ona.
23 Şubat 2009 Pazartesi
Ne için yaşıyoruz
Aman aman, başlığa baktım da pek bir iddialı olmuş. Sakın yanlış anlaşılmasın, hayatın anlamını bulmuş falan değiliz. Aslında "Kim için" yaşıyoruz demek istemiştim. Kendimiz için yaşıyor muyuz gerçekten. Gerçekten kendimiz için mi yaşıyoruz. Kim için yaşıyoruz. Yaptıklarımızın ne kadarı, hareketlerimizin, seçimlerimizin kaçta kaçı kendi isteklerimizi gerçekleştirmek için acaba. Konformist olmak zorunda değiliz tamam, ama kendi konforumuz için mi yaşıyoruz, başkalarının konforu için mi. Hayatımızı hangi kurallara göre şekillendiriyoruz. Hangi hedeflere ulaşmak için uğraşıyoruz. Kimin hedeflerine yani. Cebimizdeki gazoz kapaklarını diyelim, kendimiz topladık, içlerindeki çamurları tırnaklarımızla çıkardık. Hatta bakkal amcanın dükkanının önünü serinletmek için sulaması sonrasındaki birikintide temizler gibi yaptık her tarafımızı çamur ederek. E sonra ne için değiş-tokuş ettik onları. Üleşemedik mi bile yoksa.
Aslında yazı bitti ama, örneklere geçelim, geniş dursun.
Evde battaniyeye sarınıp otururuz tasarruf için. Ama misafir geleceği gün talaşı iyice sıkı basarız. (Sobaya iki odun fazla atarız diye de okuyabilirsiniz)
Açlıktan ölsek bi domates doğramayız peynirin yanına. Misafire dört tencere yemek yaparız.
Zaten biz çiğ tavuk yer, dişimizi ve kafamızı da kırarız.
Niye para kazanırız, niye çalışırız. Niye kendimizi her gün üç katlık mesafe aşağı yürütüp sonra on kat yukarı taşırız asansörle. Niye on saat iki çarpı iki metre yerde çalışır ve sonra altı saatliğine yüzyirmi metrekarede uyuruz.
Cevap yok, yaparak ve yazarak zaman geçiriyoruz sadece.
Aslında yazı bitti ama, örneklere geçelim, geniş dursun.
Evde battaniyeye sarınıp otururuz tasarruf için. Ama misafir geleceği gün talaşı iyice sıkı basarız. (Sobaya iki odun fazla atarız diye de okuyabilirsiniz)
Açlıktan ölsek bi domates doğramayız peynirin yanına. Misafire dört tencere yemek yaparız.
Zaten biz çiğ tavuk yer, dişimizi ve kafamızı da kırarız.
Niye para kazanırız, niye çalışırız. Niye kendimizi her gün üç katlık mesafe aşağı yürütüp sonra on kat yukarı taşırız asansörle. Niye on saat iki çarpı iki metre yerde çalışır ve sonra altı saatliğine yüzyirmi metrekarede uyuruz.
Cevap yok, yaparak ve yazarak zaman geçiriyoruz sadece.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
