27 Kasım 2006 Pazartesi

Özet akşamı


Bu akşamüzeri başıma çok kötü şeyler geldi. Beni hayata bağlayan köklerimden cebren koparıldım. Bu bana çok acı verdi.
Gerçekten acı verdi.
Uyuşmuş gibiydim, ama acıyı da hissedebiliyordum.

Sonra dişçim Burak kalsiyum hidroksit ile kanalları doldurdu, çarşamba akşam gel, dolgu yapıp bitirelim işi dedi.

Acımayacak da dedi ama eve gelince öyle olmadı, dört tane viyaaakra kılıklı apranax gömdüm yine de ben buradayım diyor dişe yapılan tedavi. Hayırlısı.


26 Kasım 2006 Pazar

Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.

Ayine ayna demek. Kişiyi anlatan yaptıklarıdır, dedikleri değil, demek istemiş Ziya Paşa.

Ben yine bu lafı alıp birşeyler yazayım istedim. Yazınca belki biraz sakinleşirim. 10 saniye içinde hem üzdüm hem üzüldüm zira.

Üstteki lafa tersinden bakarsak ve kişiyi anlatan yaptıklarıysa eğer; yaptıklarına, kararlarına, hareketlerine, bunların sonuçlarına yapılan hareket kişiye yapılmış hareket sayılır. Doğrusuyla yanlışıyla kişinin kendisi haline gelmesine yarayan işler, kişiyi vareden şeylerdir. Onları yok saymak ya da onları yargılamak ya da onlara saldırmak, kişiyi yok saymak, kişiyi yargılamak, kişiye saldırmak olarak algılanır kişi tarafından.

Fakat, -eğer yanlış bilmiyorsam- kişi değil yaptıkları yargılanır adalet paradigmasında. Adalet'in felsefesi nedir, bilen var mı.

Erdal Öz'in Yaralısın diye bir romanı vardır. Bunu bilir misiniz. Bu roman bir hapisanede geçer Herkes Nuri'dir orada. Bende yer etmiş romanlardandır bu.

Herhalde de cezaevinde bir iş yapmazsınız ve kişiliksizleşirsiniz.

Of, boşaltmadı bu cümleler beni.



22 Kasım 2006 Çarşamba

Aradığınız beyne şu anda ulaşılamıyor*


Bugün öğlene kadar işyerinde debelendik. Sonra 1315 gibi dükkandan çıkıp derse topukladım. Ders de 1340'ta olduğu için insan gibi kullanmadım yolda diyebiliriz. Sonra bunun üstüne İlhan hanım derse gecikti. Yani yetişmek için çabalarken trafikte ölsem ya da birilerini öldürsem, amaçsız ölünmüş olacaktı, ne komik değil mi.
Saat beşe kadar bayıldıktan sonra geri dükkana döndük. 1930'a kadar yine debelendikten sonra Ümitköy'e indik. Seyir Cafe diye bir yer var, oraya yıkıldık. Fesleğenli fettucini yedim. Bildiğiniz fesleğen otlu erişte işte. Su içtim, ama içerken kendimi şehirlerarası otobüste sandım. Sonra elmalı nargile de içtim. Ya da çektim. Bereketli idi nargile. Bi freşa meyveli soda ve 3 bardak çay eşliğinde ( sıra ile ) 23 civarına kadar sürdü nargile keyfi. geceyarısına kadar da konuşma sürdü. Sonra bitti.

Çocuklar çocuk değil, sadece boyu posu bodur normal insan onlar. Örnekleriyle bunu öğrendim.

İnsanın nüvesi öyle bir şeydir ki, bitmez. İnsan, o kendi potansiyelinin boyutlarını da bilemez. Bittiğinizi sandığınız anda bir o kadar daha gidebilirsiniz aslında. Bunu bilirseniz yapabilirsiniz. Akşam şirketten çıkarken pilim bitmiş, yapılamayan işten dolayı moralim dip yapmış vaziyette iken, bunun üzerinde beş saat daha konuşup dinleyebildim. Oturup bu eyleme başlamadan önce ise sadece eve gidip göçmeyi planlıyordum. Kendi potansiyelinizi bilin. Hatta onun bir sınırı olmadığını varsayın, ne kadar uğraşırsa uğraşsın insan, kendini tüketemez. Bitmezsiniz, erimezsiniz. Korkmayın.
Eh saat yeni gün olmuş diye eve geldim. Kafamda bu minvalde bir yazı yazıp günü noktalamak varken oturdum, aldım bilgisayarı kucağıma. Bir baktım, posta kutumda bir yardım çığlığı. Eh dedim, mesai bitmemiş nüve kullanımında. Cevap postam da şu üstteki paragrafın bir özeti idi. Bir baktım sikaypee'de bir adam. Sarıldım boğazına, işim için sıkıştırdım. Bakın, bu da planda yoktu, bunun için de enerjim yok sanırdım biri hariçten sorsa idi, yapar mısın diye. Daha da yapıyor olduğum şeyler var şu anda. Biri de benim boğazıma sarıldı yine şikaype'de, onu da ufalıyorum.
Özetle, kendi potansiyelinizin farkına varın demiyorum. Sadece onun sınırsız olduğunu düşünün. İyi düşünün iyi olsun. Olur deyin olsun. Yaparsınız. Sınırı kendiniz çiziyorsunuz, sınır koymayın. Sınır yok.



*: Cümle işyerinde bir arkadaşın ağzından dökülmüştür.


19 Kasım 2006 Pazar

Dün neler yaptım(Aslında bu yazı, bugün neler yaptım olacaktı)


Günlüğü günlük gibi kullanacağım bir yazı düşünmüştüm dün gece ama sağolsun altyapı sağlayıcımız blogcu bizi ayazda bıraktı. Dolayısıyla da yazı bugüne kaldı. Böyle olunca da yazı genişledi. Düne bugünü katarak birşeyler karalayacağım. Ve hatta bu yazı genel yaklaşımımın dışında, biraz görsel olacak. Görsellik için şimdiden kaykıl ört'e (google earth) teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Önce giriş amacıyla birkaç cümle kuralım. Dün bütün gün dükkandaydım ve eğitim veriyor idim. Eğitim bittikten sonra ancak, anlatılabilir saatlere geldik. Akşamüzeri 1700 gibi Beysukent'teki dükkandan araba ile çıktım, Cebeci'ye gittim, traş oldum, Öveçlere gittim doydum, eve döndüm. Bu hareket silsilesinin genel fotoğrafı hemen alttakidir. Yekün de 42 küsur kilometredir. Haritada da sağ alt benim ev, sol üst de Cebeci'deki berber oluyor. Ortadaki yatay düz hat gidip döndüğüm Eskişehir yolu.



İşten çıkıp eve yığılmak yerine, arkadaşları alıp birini Kızılay'a birini de Cebeci'ye bırakma gerekçem yine arkadaşların papaz olduğum, ensemin artık birşeye benzemediğine dair yorumları idi. Muharrem abilere gitmek de tabii ki akşam trafiğinde Cebeci çekmek demek oluyor. Gidiş uzun sürmesi dışında problemsizdi. Berberde Murat benim kafamı inceltirken pek eğlendik gene. Bu sefer yaptığını itiraf etti: Eğer bekleyen müşteri yoksa işini uzatıp duruyor. Yani kafamda eğleniyor. Muharrem abi de geçerken takılıp durdu; hem sana hem kendine eziyet ediyor gibi birşeyler dedi. Sonuç itibariyle ensemde saç yok diyebiliriz. Pek bir natürel etti beni Murat. Ama sağolsun kazık gibi olmuş sırtımla da ilgilendi biraz. En önemli konu ise Muharrem abinin sağlıklı, ayakta ve traş ederken görülmüş olması idi. İşimizi halledip, kahvemizi içtikten sonra ayrıldık. Berberim şu alttaki Cebeci tarafı biraz büyütülmüş haritada, sağ üstteki karenin üst noktasında. Oradan dönerken ise bir micra tarafından gebertiliyordum. Gebertiliyor olmamdan daha eğlenceli olan ise bunu birkeç kez yaşamam oldu. Nedense adam benimle uğraşıyormuş gibime gelmişti.




Amca önce itfaiye meydanında üstüme çıktı. Mekan resmin sağ ortalarındaki Kurtuluş parkının sağdaki köşesi, biliyorsunuz. Sonra Sıhhiye köprüsünden aşağı Maltepe/Tandoğan tarafına kıvrılacakken yaptı bunu. En sonunda da Atatürk Lisesi'nin yanında yolumuza kontrolsüz çıkan bir beyefendi! nedeniyle önümdeki taksi acil durdu, ben de düzgünce dozlayarak durmaya başladım. Ama bu gibi durumlarda refleksleşen bir şekilde gözü dikize diktim. Tahmin ettiğim gibi amca kısa mesafedeydi ve kayarak gelmeye başladı. Eh bu durmda bize yapacak pek birşey kalmıyordı. Amcanın benim bagajla kardeş olmasını engellemek için, ben frenlememi azaltarak
taksiye biraz daha yaklaşıp, emmiye biraz zaman kazandırmış oldum. Belki de bu akşamımızı orada tamamlamamızı engellemiştir, bilemiyorum. Olayımız üstteki resimdeki Ankara yazısının bitiş "a" harfinin altında oldu. Allahtan amca beni Anıttepe civarında terketti de rahatladık :)
Sonra Bahçeli ve Türkocağı caddesi güzergahından Öveçler'i hedefledim. Burada ilginç tek şey Türkocağı'ndaki panayır alanında bulunan ve ne olduğunu bilmediğim kalabalıktı. Hala da bilmiyorum. Çoğunluk genç olduğu için bir pop konseri olduğunu falan sanıyorum. Çok da önemli değil.
1900 civarında Güveç'te idim. Yarım porsiyon çorba, bir tabak bulgurlu ve yoğurtlu pazı, yarım tabak alatlı pilavı ve elma kompostosu yuttum. Bunu onbeş dakkada becerdiğim düşünülürse ve eve dönmek için yola 2045'de çıktığımı da bilirseniz Güveç'te geçirdiğim bibuçuk saatte başlığı yemek olan pek hoş bir muhabbet ettiğimiz ortaya çıkar. Yediklerimizden, yemediklerimizden, yalan kaburga dolmalarından ve birçok başka şeyden bahsettik. Bugün sanırım oraya tekrar çıntar'a gideceğim.

Dönüşte pek ilginç bir şey olmadı. Sadece Öveçler 5. caddede, demirköprü'den sonra doncu Koray'ın orada ve Çukurambar içinde artık bolca olan ışıklardan sürekli yeşilken geçebildiğimi ve bu süreçte kendimi pek bir şanslı hissettiğimi belirtebilirim.
Yolun sonu şurada aşağıdaki gibi:




Eskişehir yolundan beytepe köprüsüne zıpladım, 70'le köprü üstünde dönebildiğimi gördükten sonra yeni Angora Bulvarı denen yoldan eve indim.

Sonra da bu yazıyı yazıp işi bitirecektim ama blogcu olmayınca Gökhan'la çok önemli işlere imza attık ve Anadolu için hayati tespitler yaptık. Mesela Gökhan'ın aklına neden Şaşmaz'ın ordan direk Ümitköy'ün bağlanmadığı gelmiş. Adam haritaya bakıp eline kalemi alıp direk bir çizgi çiziyor ve buraya yol niye yapmıyorlar diye kızıyor. Burada Gökhan'ın aslen Artvin'li olduğunu belirtmeliyim :D
Biraz inceleyince gördük ki adamımızın istediği yolun Ankara çayını geçmesi gerekiyormuş. Uydu görüntüsünden bakınca çay, güzel yapılmış bir asfalt yol gibi görünüyor. Gökhan'a yolun yapılması için -eğer öyle ise- geçilecek arazinin askeri arazi olması sorununun çözülmesi gerektiğini, sonra da peşkeş çekilecek bir arkadaş bulunmadan ihale edilmeyeceği gerçeğinin kabul edilmesi gerektiğini anlatırken aklıma şu soru takıldı: Bu Ankara çayı'nın temel kaynağı nedir?
Hemen kendi kendime cevabı buldum. Biz Ankara otururlarının sindirim sistemlerinin son ürünleri, aslında bu çayın asıl kaynağı. Tabii ki karşılıklı iki ödev yapmak istemeyen arkadaş , kendimize bu yaptıklarımızın nerelere gittiğini bulma oyunu türettik. Uzun uzun anlatmayacağım, önce iki baraja, sonra da Sakarya nehri taşımacığında Adapazarı'nın falan içinden geçerek Karadeniz'e sıçıyoruz arkadaşlar.
Tabii araştırmacı kişiliğimiz Ankara çayı'nın Çubuk barajından başladığını gördü. Dayanamayıp daha ötesini bıraktık. Ankara'lılar olarak barajlar arasını batırıyoruz.

Bugünü de mi anlatsam ki. Yolda gördüğüm insanlara başla selam verme görevinden malülen emekli edilmeyi istedim sabah ekmek almaya giderken. Malüliyetimin sebebi tahmin edileceği üzere birçok kişinin selamımı almamak için gözünü kaçırmasıydı. Önce bir inşaat işçisi amca aldı, sonra 8-10 adet sabah sporuna çıkmış insan kaçtı. Sonra bir adet ekmek almaya çıkmış insan yine gözlerini kaçırdı. Sonra bir kişiye arabasının içinden selamımı ulaştırabildim. Sonra yine bolca kaçışlar. Bu kararı sonra yeniden değerlendiririz sanırım.

16 Kasım 2006 Perşembe

fikir-duygu

Akşam akşam önüme yine bir tabela çıktı cümleden yapma. Cümle ise televizyonun hoparlöründen çıkıyordu ama çıkmasının sebebi Haşmet Babaoğlu'nun diliydi.

Dedi ki; "Fikirlerin çoğunun duygular olduğunu düşünüyorum". Tam böyle demediyse de ben böyle anladım.

Yine kıskandıracağım milleti ama ben bu cümleden yazı yazacağım şimdi.



Son cümlemi en önce yazayım: Tanıklık taraflıktır.

Düşünmek, bu eylemin sonucu olarak ortaya fikir çıkarmak tamamen öznel bir çalışmadır. Düşünene özgüdür. Düşünürken kullanılan girdilerin bir kişide ortaya çıkardığı fikirler, başka bir kişide ortaya çıkardıklarından farklıdır. Mutlak doğru gibi bir şeyin öyle olduğunun garantisi, sadece kendisini ortaya çıkaran girdilere bağlı olsaydı, mutlak doğru diye birşey varolurdu. Ama işte sonuçlar hiçbir zaman sadece girdilere bağlı değildir. Aynı zamanda işleç de konuda söz sahibidir. Düşünme eyleminin işleci de insandır. E dolayısıyla insana bağımlıdır fikirler. Elinizde üç tane istatistik değer varken sizin ak benim kara diyebilmem de istatistik biliminin kaypaklığından değil, benim kaypaklığımdandır. Karışıklık olmasın, kara diyen kaypaktır.

Anladınız siz onu. Kısa keseyim aydın havası olsun.



12 Kasım 2006 Pazar

Titriyorum

Niye bilmiyorum ama, tüm eklemlerim ağrıyor. Hasta oluyorum galiba.


11 Kasım 2006 Cumartesi

Altın hızmav mülayim ve diğerleri


yine trt4'de yakaladım. söyleyen kendi memleketinden getirmiş türküyü. dolayısıyla bu kadar çözebildim. tamamını bilmek isteyen kolayca bulacaktır. Aşağı ham, duyulanın yazılması işidir.

Altun hızmav mülayim
seni haktan dileyim
yaz günü tamuuzda sen terle ben sileyim
gün gördüm günler gördüm
seni gördüm beyg oldum
gün gördüm günler gördüm
seni gördüm şad oldum

kerkügem yaralıyam kergügem yaralıyam

bir bahtı karalıyam
el diyer bizim kerkük
ben bilmem haralıyam
bir vay ki var üç vay

bir derde düşmüşüz
desem vay demesem vay
..

kerküklüyem ben özüm
kulak ver dinle sözüm
bu canlar kerküge kurban
.
gözlerim aman çağıram avar
.
... bir kurban keser
kerküge kurban olsan ne var
.

altun hızmav incidir
.
ben lal olmuş dilim
.. diyar incidir...

gün gördüm günler gördüm
senin kahrunden öldüm

****
Nokta olan yerler çıkaramadığım yerlerdir.

Alttaki de yine bildiğimiz, başka bir türküdür.
****

Kalanin dibinde bir daş olaydım
gelene gidene yoldaş olaydım
bacısı gözele kardaş olaydım
atma bu daşları men yaralıyam
... ben karalıyam

Kalanin dibinde üç ağaç incir
elimde kelepçe boynumda zincir
zinciri sallama kolların incir
atma bu daşları men yaralıyam
elalem ... ben karalıyam

anamm annaaam anaamm
öz anam fikri ...
...
demek özen uzagam ...
di gel ağam gel
di gel gözüm gel
ben sana gözüm demem sana ..
ben sana gülüm demem gülün ömrü kem olur
ben reyhan demem .... olur
ben sana derviş demem post gider abdal olur
ben sana paşam demem attan düşer .. olur