21 Ağustos 2007 Salı

Göğüs mü, kalça mı


Hadi bakalım, delikanlı olan itiraf etsin, hangisi.
Göğüs mü, kalça mı.

Bazılarımız göğüs tercih ediyordur, bazılarımızsa kalça. Konuyu açmak için ben başlayayım mesela. Ben göğüs isteklisiyim. Nasıl desem, tüm dünyada kalça göğüse göre biraz daha toplu. Yani lütfen yanlış anlaşılmak istemem, kiloların sebebi göğüsten çok kalça değil mi. Kibar olmaya çalışıyorum ama hanımlar da böyle düşünmüyor mu.

Niye böyle bir seçim yapayım ki diyenler olabilir aramızda, onları boşverin. Ağızlarının tadını bilmiyor onlar. Olsa yemem yanında yatarım diye demogoji yapmak isteyenler de olabilir, lütfen yorumlarda kalsın bu duygu sömürüsü.

Bakın tahminen bir de bilinçli kesim çıkacaktır, bu küresel dünyada eskiye rağbet gösterenler. Onların argümanı da gideceksin köyden alacaksın, şehir yerinde hayatın tadı tuzu olmuyor, içi dışı bir olmuyor şeklinde olacak muhtemelen. Bit pazarına nur yağıyor mu, yağmıyor. E o zaman malesef şehirliye talim edeceğiz diye bir cevap vermek isterim.

Neyse ben çok sizin yerinize konuştum, buyrun fikirlerinizi alalım.

En son tercihimi yineleyerek konuyu kapatayım. Aşağıda gördüğünüz gibi, göğüs...




Not: Hindi göğüs ikiyüz gram kadar. Bir çorba kaşığı fındık-zeytin yağı karışımı. Karabiber, tuz, pul ve toz kırmızı biber, köri, iki çeşit kekik, domates. Yanında yoğurt ve ekmek.


18 Ağustos 2007 Cumartesi

Aile babası


Biliyorsunuz uzun bir süredir bir aile babasıyım. Şuralarda bir yerde bunun haberini vermiştim. O mutlu birlikteliğin sonucunda iki adet yavrumuz oldu. Sonra bana yapılan uyarılarda dendiği gibi bir yeni gunnama faaliyeti ile iki yeni yavrumuz daha oldu. Ben hala o balkonu sahiplenemedim. İşin daha da ilginci bulunduğum yedinci kat çağlar cephe'de güvercin popülasyonu arttı. Burayı doğal bir fauna ilan ettiler sanırım. Ya da işgal ediliyorum haberim yok.

Ha biliyorsunuz Ankara'da havalar da sıcak. E haliyle ben kapıyı bacayı açıyorum. Mutfak penceresi, arka oda penceresi derken aradığım şey ufak bir esinti sadece. Ama bunun da yan etkileri var normal olarak. Dışarıya tam açıklık ve belki hatta şeffaflık, hatta abartırsanız glasnost ve prestroyka hali olunca davetli davetsiz misafirler artıyor.

Bugün yine salonda yayılırken bir ses duydum mutfak cenahından ve aynen çaktım köfteyi. Sizinkilerden biri tahminen içeri girdi. Bu zavallıyı korkutmamak için yerimden kalktım ve daha koridorda iken, mutfağa girmeden ve dahi görünmeden bir kez ellerimi çırptım. Sevinçten çırpılmak zorunda değil ya eller di mi ama.  amacım ben buradayım, bura benim anlamına gelecek bir ses çıkarmaktı. Osursak kokar, bağırsak kaba kaçar. E ben de madem iki elim var(atasözümüze selam) ses çıkarayım dedim.

Kuşları bilirsiniz, beyinleri ile anılmanın yanında yüreklerinin hızlı çarpışı ile, yani ürkeklikleri ile de ünlüdürler.(Ara not: Kuşların nabızlarının genelde kaç attığını, vücut ısılarının normalde kaç olduğunu bilmiyorsanız bir araştırın bakın. İnanamayacaksınız. O nedenle hem su verin, hem de korkutmayın onları)

Ellerimi bir kez çırpınca korktuğum başıma geldi ve bu kadarı bile zavallıya yetti, çıldırdı. Korktu ve girdiği açık pencere yerine cama çarptı. Düştü. Sakinledi. Ben bir adım daha ilerledim ve ne olduğunu gördüm. Aynı hani sinekler yapar ya, girer ama girdiği yeri unutur, bilemez. İçerisi de ona göre değildir. İlk gördüğü dışarı görüntüsüne bodoslama gider. Çat. Sonra çat çat çat. Eğer sadece kızıp onu orada ezmezseniz düşünürsünüz, bunu neden yapıyor diye. Aptal şey diye düşünme evresini geçtiğinizde farkedersiniz ki, sizin o gelişmiş dünyanızın arkasını gösteren ama geçirmeyen cam adlı nesnenizin kurbanıdır o. Ne bilsin hayvan, ya görüyor, ya ışığı algılıyor, ya ısıyı. Bir şekilde aradığı yerin orası olduğunu sanmakta. Ama bu sizin pencere o algıladığı örüntülerin tamamını içeri geçiriyor, bir tek o sineği geçirmiyor. Elinizdeki o gazete parçası ile pat diye ezmek yerine belki yolu gösterseniz kibarca daha estetik olur yaptığınız. Hem o kadar konuşmuştuk önceden, güçlünün tevazu sahibi olması gibi güzel bir erdemden bahsediyoruz, di mi ama.

Neyse bizimki beni gördü ve ikinci denemesinde de çarptıktan sonra çekirge gibi üçüncüde buldu doğru yolu. Oh.

Len rüzgar, çekip toplama şu perdeyi işte. Perde açık camın önünde iken korkup girmiyorlar. Açma.

Görsel malzeme pek kullanmayacağız dedik ama duramadım, altta o benim çocuklardan ikisinin bu sefer salon penceresini sahiplenme çalışmasından bir sahne görüyorsunuz. Artık her ne yapıyorlardı da yakaladım bilmem. Gece iyi göremiyorlar. Ben perdenin arkasında, ceptel kamerası ile ellerim onlara yakın şekilde çektim. Dört kare (aslında dikdörtgen de, böyle alışmışız) çekmeme izin verdi haylazlar. Ama en neti bu.



Not: Kara sinek mi, yok artık. O kadar duracak değil ya, temizlik yaptım tabii ki.


14 Ağustos 2007 Salı

Hafriyat çalışmalı göz



Gün içinde gözlerinizle hangi uzaklıklara dokunduğunuzu bir farkeder misiniz lütfen kendiniz için. Mesela şu anda bu yazıyı okurken bir metreden daha kısa bir erimde gözleriniz. Tüm gün böyle. Belki odadaki arkadaşınıza baktınız, üç metre. Yemeğe inerken merdivenlere baktınız iki metre. Musluk, bir metre. Havlu birbuçuk. Araba kullandınız ya da durakta otobüs beklediniz, Yüz metre? beşyüz metre?

Peki bulutlar kaç metrede. Ya yıldızlar.

Dikkat; gençliğiniz ya da istikbalinizin mesafesini sormadım, onlar zor sorular.


Not Başlık yazının iki farklı konulu olacağı düşüncesi ile öyle atılmıştı. Ama şu yukarıdakilere baktım, yok ikinci konuyu ayrıca yazarız başka zaman. Şimdilik bunlar yeter.

10 Ağustos 2007 Cuma

Nedeni ne kadar biz

Eşitler arasında birinci,
yırtmak,
koparmak,
kopup gitmek
...

gibi başarı kavramları bizim yakınına bile uğrayamadıklarımızdan.

biz,
umutsuzlar,
unutulanlar,
kaybedenler,
kaybolanlar,

tutunamayanlar
...

arasında bile sıralamaya giremedik.

karıştık ama tat bile katamadık.
eridik ama renk bile veremedik.



8 Ağustos 2007 Çarşamba

Memleketten insan manzaraları, zavallı olanından


Cem Yılmaz'ın elektrondan koşarak kaçan temizlikçi Türk tiplemesinden sonra;

Yirmibirinci yüzyıl Türkiye Cumhuriyeti başkenti Ankara'sında...

Çağlar Bilir'in suya koşarak yetişen temizlik kaygılı Türk tiplemesi...

Gel vatandaş, biletler üçotuz paraya, tüm sokaklarda oynanan bir tragedya bu...

Aslı'nın bir önceki yazıdaki bela okuma dileklerine katılarak bitirelim bu kısa durum komedyasını.


5 Ağustos 2007 Pazar

Çorba gibi yemek yazısı ama çorba yok menüde


Ulen ne yazsam ne yazsam diye düşünüyordum, otobiyografi yazılarına bir adet daha eklesem mi diye baktım, eğer yazarsam aynı sonuncusu gibi güdük kalacakmış gibime geldi. Boşverdim.

Sonra benim geçen bi hafta izin yaptığım, seçimden sonra araba ile Antalya'ya indiğim, oradan büyükleri alıp babam köyüne gittiğim, bir hafta kafa dinlediğim aklıma geldi. Ve dahası orada küçük bir kağıda birkaç not aldığım bile anca şimdi aklıma geldi. Böylelikle yeni konu ortaya çıktı efendim, buyrun:

Köye gittik ama köyde bi tane bile foto çekmemişim iyi mi, ben de bu eksikliği gidermek için size köyümüzün (Gödene/Gökbel/Menteşbey) bağlı olduğu ilçe Akseki'den bir manzara göstereyim bari.(Tel sineklik gerisinden, korkmayın)



Köyde Filiz Aşı diye bir yemek duydum, anlattırdım, şimdi buraya alalım tarifini. Malzeme olarak bir baş yemeklik kuru soğan, bir su bardağı kadar kırık bulgur, az biraz kuşbaşı kavurma et, üç yemek kaşığı kadar tahin, salça veya domates(veya domates kısmı Güveç lokantası için, çünkü onlara önereceğim bu yemeği ve onlar genelde salça kullanmazlar), bir dolu avuç filiz.

Filiz ne la diyenler için açıklama gerekecek biliyorum. Filiz bizim oralarda iyice körpe taze asma yaprağının kurutulup ovulmuşuna denirmiş. Olmadı tazesi yırtılarak parçalanarak kullanılabilirmiş.

Yapımı ise çok basit: Soğanı kavur; salçayı öldür; filiz at, pişir; üstüne sıcak su sal; bulgur at, şişir; kavrulmuş kuşbaşıyı da at; kıvamlanınca tahini kestirmeden azar azar sal. Bitti.

Kestirmeden ne mi demek, okumuyosun di mi birader sen benim yazıları, Piyaz yazısında anlatmadık mı, tahin kesilebilir diye, kesilmemesine dikkat ederek azar azar kullan diyorum.

Neyse.. Ben bu yemeğin bir benzerini yırtma ismi ile Güveç'te yemiştim ama o taze asma ile yapılıyordu ve sanırım onun içinde tahin yoktu, bakalım Erol abi ile Nurcan hanım bunu beğenip uygularlar mı..

Ya gelmişken alakasız olacak ama güveç'te yediğim bi masa görüntüsü de koyalım, tam olsun.



Benim için çok büyük olaydır bamya yemek... Yanında da hoşaf ve alatlı pilavı var sanırım.

Köyde başka ne notlar aldın derseniz, bir de eşki tarana ( Ekşi tarhana ) notu aldım. Onu anlatayım. Daha önce anlatmıştım ama bunu di mi. Olsun, canım istedi bir daha yazayım:
 
Öncelikle ekşi tarhananın kendisinin nasıl yapıldığını anlatalım.
Yabani erik kaynatılacak, çekirdek ve kabuğu ayrılacak. Pilavlık çekilmiş yarma buğday ile yoğrulacak. Biraz bekletilecek ve bu lapa tekerlek şeklinde parçalara ayrılarak kurutulacak. Bu tarhananın saklanması için. Tabi siz farklı şekil vererek de kurutabilirsiniz ama işte ne bileyim yıldız yaparsanız mesela uçları kırılabilir. Daireyi düşünün, evet evet hadi hep beraber düşünelim.. Doğruuu, dairenin herhangi bir köşesi yok evet, saklanırken sürtüp kırılacak yeri pek yok eveet :)

Bu yemeğin nasıl yapılacağına gelelim, bi kere buna tarhana dediğimize bakmayın, çorba değil, yemek oluyo bu.

Kemikli et, şeker pancarı, acı yeşil biber, karnı kara börülce, sarımsak, taze fasulye ve aklınıza ne gelirse sebze :)

Akşamdan tarhanayı bir taşım kaynat, kapat. Kuru börülceyi ıslattındı di mi, herşeyi ama herşeyi karıştır, uzun süre pişir(4 saat?) azaldıkça su ekle. Bu kadar.

Bunun ve filiz aşının fotosu yok, sadece anlatabiliyorum, kusura bakmayın. Ama eksiğimi gidereceğim, mesela köy dönüşü Özdoyum'u kapalı bulunca şehrin içinde Şişçi Ramazan'a gittik ve şu masayı hallettik diyebilirim.



Evet o ortadaki piyaz. Ve flu çıkmış, gözümün dönmüşlüğüne verin lütfen. Panoramada şiş köfte, köz biber soğan, dereotu, piyaz, domates, cimbiber, anne ve baba elleri var.

Bi de alakasız olacak ama canım istedi, uyuz istanbulun reklamı gibi görmezseniz bu hafta iş için yaptığım bir istanbul gezisinde çekilmiş, Moda üstünden Kalamış görüntüsü, akşam.



Bu çorba gibi yazı da burada biter.


2 Ağustos 2007 Perşembe

Ölü kara sineğin sırtüstü yolculuğu


Ben ölmeden önce diye başlayan şarkıyı hiç dinlememişti kahramanımız kara sinek. Zaten kara sineklerin oturup şarkı dinleyecek vakitleri hiç olmaz, hep aceleleri vardır. İlgi zatın hayatına dair tahminler etmekten öte pek malumatımız yok malesef. Şu an itibariyle önemli olan kanının son damlasına kadar ölü olması. Acaba ukala bir kara sinek miydi, bilmiyoruz. Ama inatçı olduğu kesin, elimizde bunun genetik bir özellik olduğunu iddia edecek kadar bol deney sonucu var.

Kara sineğin bir cinayete kurban gidip gitmediğini de kestiremiyoruz. Biz kestiremeyince başka kimse de herhangi bir şey kestirmemiş oluyor. Konuyu da kestirip atmak istemediğimizden hariçten yorum yapmaya devam etmek elimizdeki az sayıdaki kurşundan biri. Doğrudan darp görmüş olmasa da, tetiği çeken el belli olmasa da hayatın tamamen doğal akışında dönen çarkların arasında mı ezilip kaldı acaba. Tabii buradaki ezilmek mecazi bir fiil, zira kendisi çok yakışıklı bir ölü, formu hiç bozulmamış. Hem zaten canlıyı ölü haline sokacak birçok şey yok mu tamamen doğal olan, yani herhalde en az yaşatan şeyler kadar öldüren şeyler de vardır dopdoğal örtü içinde. Yani dememiz o ki doğallık hep de iyi birşey değildir. Hem öyle olsaydı ölüm de bazen iyi bazen kötü değerlendirilmezdi, değil mi.

Belki okura ilginç gelir diye belirtmeden geçemeyeceğiz, kahramanımız ölü iken hareket ediyor. Zaten etmeseydi nasıl başlıktaki yolculuğu yapabilirdi değil mi. Kendini şu anki haline bakarsak, tamamen hayatın akışına bırakmış gibi. Normalde sineklerin ne kadar süre içinde ecellerine kavuştuklarını bilen var mı aramızda acaba. Belki kardeş köylerden olan kelebekler kadar medyatik olsalardı bunları da bilebilirdik. Ama ne yazık ki fotojenik olmaları dolayısı ile flaşların önünde çok daha fazla yeralan kelebeklerimizin koskoca bir tam gün yaşadıklarını nerede ise hepimiz biliyorken, işi bu olanlarımız dışında -sanırız- hiçbirimiz sineklere dair böyle bir bilgiye sahip değiliz.

Burada şunu söylemeliyiz ki, ölü sineğimiz ölülük hayatına gerçekten uzun süredir devam etmekte şu anda bulunduğu yerde. Ölüm hayatına müdahale etse idik çoktan  memleketin az su ile zor ilerleyen kanalizasyon sisteminde yolculuk eder olacaktı. Ama ya şimdi... şimdi farkettim ki köşeyi dönmüş, yönünü çıkış kapısına çevirmiş.