26 Eylül 2008 Cuma

H. Çağlar Bilir - 6 (Güncelleme)

Efendim, dizi yazı haline gelmiş özyaşamöyküsü denememize hoşgeldiniz. Başlıkta da görüleceği üzere ufak bir güncelleme için rahatsız ediyoruz sizi, şimdiden özür dileriz. Belirtelim:

Hüsnü Çağlar Bilir; hala Antalya'lı, halihazırda herhangi bir yerde çalışmayan, hala yüksek lisans eğitimine devam edemeyen(dondurulmuş durumda), hala mühendis, hala bekar bir insan evladıdır. Ama artık anayasal hakkı ve ödevi olan ve dahi mecbur olduğu askerliğini yapmış, memleketinde istirahattedir.

Arada hemen, Kaynakça:
1) Türkiye Cumhuriyeti Anayasası: MADDE 72. – Vatan hizmeti, her Türkün hakkı ve ödevidir. Bu hizmetin Silahlı Kuvvetlerde veya kamu kesiminde ne şekilde yerine getirileceği veya getirilmiş sayılacağı kanunla düzenlenir.
2) 1111 Sayılı Askerlik Kanunu:
Madde 1 -Türkiye Cumhuriyeti tebaası olan her erkek, işbu kanun mucibince askerlik yapmağa mecburdur.

Bu resmi girizgahtan sonra beklenti karşılama kısmına gelelim. Efendim askerlik esaslı yazı yazmayı planlamıyor olduğumu daha önce de belirtmiştim ki bu inadım devam etmekte. Meraklı okuyucu(evet sana diyorum akıllım) ileride gelmesi muhtemel(söz verilmemiş) yazıların satır aralarında belki bu baharatı tadabilirler. Şimdi ise şu alttaki bilmece bildirmece su altında, dil üstünde, ekmek arasında, yarın arkasında, emin önünde kaydırmaca kısmı ile idare ediniz. Vav ile Viv bir olmasalar dahi kendi başlarına yapabilirler, o kadar kolayca.

Bulmaca bile olamayan bilmecemizin esası sarı kapaklı Horzum Spot not defterinden çıkar. İki kolon vardır yan yana değil de yazı derdine alt alta yazılmış olan. Birinci kolonda başlıklar, ikinci kolonda ise içerikler bulunmaktadır. Okuyucu başlıklar ile içerikleri eşleştirerek kendince sevindirik olacaktır. Not: İçerikler bütün değil, kısmi alıntıdır.

Birinci Kolon:
1) Kıbrıs Günlüğü
2) Yeni Sıfatlar
3) Ustada dinlenenler
4) Manisa-Acemi
5) İlgilenilecek Sağlık Sorunları
6) Askeri Jargon

İkinci Kolon:
A)
16.4(Çarş): Eğitim, Dizde ağrı
17.4(Perş): Eğitim, Sporda koşamadım, gece rev.
18.4(Cum): revir=2 gün yatak, ilaç, yürüyemiyor

B)
Ramazan Kardeş
Arif, Düğün
İbrahim, İlk gün sürünmek
Nöbette sayıklayanlar, sayıklayanlar
150 sayarken aranmamanın koyması

C)
Lan
Eleman
Gözlük

Ç)
Diz
Diş
Göz
Kilo

D)
Yapcak bişi yok
Geçmiyor
Yardırmak
Götünüz başınız oynamasın
Göte gelmek
Sallanma sağda solda, geç içtimaya

E)
İlk banyo
İlk çamaşır
İlk çarşı
İsmail YK'nın Bas Gaza adlı eserini sonuna kadar izlemek


Daha askerlik soranı oyarım gari, demedi demeyin. Oturun çalışın, ağır fikir yazıları yazcem. Bu arada bu yazı yeni yazı değil, talep cevaplamasıdır. Yazcem dediğim yeni yazılar ne zaman olur, bilemem. Çok yoğunum, kilo almam lazım.

31 Mart 2008 Pazartesi

Kutlama ve Duyuru


Sürgün'ün yorumlarını ve benim cevaplarımı takip ettiyseniz çok önceden(birkaç ay önceden) planlanmış bir kutlamam var. Kendi doğumgünüm bilindiği üzere onbeş kasım. Ben bugün kendi doğumgünümü kutluyorum kendi kendime. Pastalı, mumlu falan değil ha. Sadece içimde kutluyorum. Sanki bir yaş daha büyümüşüm ve aynı zamanda gençleşmişim gibi. Bir adım daha atmışım, bir kapı daha açmışım gibi. Hem belki Pandora'nın sakladığına erişmek için bir kutu daha açmışım gibi. Çok da burkmanın gereği yok, birçok şeymiş gibi işte.
Kutlu olsun.
Ama sadece doğumgünü değil, başka şeyler de kutluyorum. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımızı da kutlarım. 19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramımızı da. 30 Ağustos Zafer Bayramımızı da. Eylül'ün son gününde başlayacak Ramazan Bayramımızı, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımızı, Aralıktaki Kurban Bayramımızı ve Yılbaşımızı da. Hepsi hepimize kutlu olsun.
Öylesine değil, birlik beraberlik adına da değil. Bu zamansız kutlamanın sebebi, kuvvetle muhtemel, benim, bu saydığım zamanlarda buralarda bulunmayacak olmamdır. Yazının bu noktadan öncesi şaka değildi, emin olun, bu noktadan sonrası da şaka olmayacak. Tarihin şakacılığından da bağımsız, şaka olmayacak.

Bazılarınızın zaten bildiği, bazılarınızın tahminlediği, bazılarınızın ise bihaber olduğu üzere, ben 1 Nisan 2008 tarihi itibariyle askerim.

Hemencecik, artık mekanikleşmiş bir şekilde ilgili bilgileri vereyim: Şu anda kısa dönem erbaş(birbuçuk ay acemilik ve sonrasında altı aya tamamlayacak şekilde usta birliği) mı ya da asteğmen(yapacağınız işe göre onsekiz gün ya da üçbuçuk ay acemilik ve sonrasında oniki aya tamamlayacak usta birliği) mi olacağım belirsiz. 1 Nisan itibariyle askerliğimden gün almaya başlamakla birlikte ne sınıf asker olacağım vb. 10 Nisan gibi belli olacak ve -tahminen- 12 Nisan gibi birliğime teslim olacağım. Kısa dönem olursa internet ile ilişkim olabileceğini sanmıyorum. Uzun olursa da söz veremiyorum. Yani bilemiyorum.
Kullandığım bilgisayarım şahsıma ait değil, bugünlerde şirkete teslim ediyorum. Ankara'da kirada oturduğum evden çıkmamı istedi ev sahibesi, evi boşaltmak işleri ile de uğraşıyorum bu süreçte. O nedenle bu yazı yüksek ihtimalle son yazı olacak. Askerlik ile ilgili durumlar, güncellemeler vb. bu yazının altına yorum olarak, belki gelebilir, bunun da sözü yok. Blog açık kalacak. Yorumlar da bugüne kadar olduğu gibi kalacaklar.
Blog'un anahtarı Gökhan'da(eryol.blogcu.com). Herhangi bir haber onun tarafından ya orda ya burda yayılacaktır. Gereğinden fazla uzattım, biliyorum. Ama bu konu(askerlik) blogun hayatında bu yazıdan ve olası yorumlarından fazla yer etsin istemiyorum pek, ondan uzamakta. Zaten o yüzden de bu haberi geciktirdim. Ufak bir rica; lütfen birliğime katılacağım tarihe kadar, olası internet kullanımlarımda okuyacağım yorumlar, zor okunur yorumlar olmasın arkadaşlar.

Bitirirken, saygılar ve teşekkürler hepinize.


26 Mart 2008 Çarşamba

Öylesine, kayıt altına alınsın diye


"Ben bilmem, beyin bilir"

İmza: Omurilik                                   



24 Mart 2008 Pazartesi

Daha kaç kere


Üçler beşler yediler
Kırklar
Tek diyen, dörtyüz yirmiyediler, altıyüz yirmiüçler ve otuzbeşbinler
Akıp giden, gezilip yalan olan Ondört yıllar, bin yıllar ve ondörtbin yıllar
Okunan seksenbinler


22 Mart 2008 Cumartesi

Korkuya dair


Güzel, üç kıllık zamanda su ısındı. Aferim şofbene.
Duş. Suyun altındayım, ve evet... fikrim geldi. Bakalım neymiş:

Gündelik olaylarda, klasik alelade yaşantıda, korkmayı unuttuğumu farkettim. Korkacak şeyler yaşamıyorum çok.

Burada yeni bir paragrafa geçip açıklama yapmalıyım. Harikayım, korkusuzum falan demiyorum. Yanlış anlaşılmasın. Ki değilim zaten. Ölümden ve benzeri kocaman olgulardan tabii ki korkarım herhalde, bilmiyorum. Benim söylediğim gündelik hayat, işemek, sıçmak falan. Trafik kazasından, birinin edeceği bir laftan, belirsizlikten, olacaklardan, olmayacaklardan, ne olacağından ve bunun gibi bi ton şeyden... korkmuyorum. Sadece sıkılıyorum. Bunalıyorum. Rahatsız oluyorum.

Örnek vermek gerekirse araba ile bir viraja girilmemesi gereken bir hızda girmişsem korku değil de, neden girdim böyle, şimdi ne yapmalıyım diye düşünüyorum. Kızıyorum falan kendime. Arabanın kıçı, başı kaydı ise iyice öfkeleniyorum mesela. Ya da ne bileyim, bundan sonra ne olacak, şundan önce bunu mu yapmalıydım ki o böyle olsaydı gibi cümleler ve düşünceler beni korkutmuyor. Sanki bu hissin bir ilerisine geçtim. Korkmaktan bile sıkıldım sanki. Ya da çok kanıksadım. Daha çok düşünüyorum ne olacak diye, ne oldu diye, hata ne idi diye. Daha da komiği bundan da bunaldım herhalde.

Neyse, bu düşüncelerden bir çıkarımda bulunabilir miyiz, bakalım. Çok izole, rafine ve tekdüze yaşıyoruz. Süreki geri sar, yeniden oynat düğmeleri üzerinde parmaklarımız. O nedenle alıştık. Değişiklik ve bilinmezlik korkutmalı belki insanı. O da yok.


20 Mart 2008 Perşembe

Yalaka, sırnaşık ve adam satıcı

Yurdumun batı kısımlarında çiğdem diye anılan ayçekirdeği ile yurdumun
herhangi bir kısmında kel diye anılmayan kabak çekirdeğini
karşılaştırmalı olarak incelemek istiyorum.



Yerken hiç dikkat ettiniz mi bilmem ama kabak çekirdeğini çitlediğinizde kabuğu dudaklarınıza yapışma eğilimindedir(temayül).

Buna mukabil, ayçekirdeği ise dişler tarafından maruz bırakıldığı
ayrışma, parçalanma davranışına karşı birlik içinde kalma arzusunu
kabukların birbirlerine aşk ile tutunmaları şeklinde gösterir. Bunu;
özü, nüvesi yani çekirdek içi, kendisinden darp ile koparıldığı halde
yapar. Bir anlamda "kaybedilen çekirdek ile ölünmez, kalan kabuklar
bizimdir" diyerek uygular. Kabuklar ağzınızda siz herhangi bir uğraşıya
girmeden kendi aralarında toplanırlar. Siz bunu tek harekette
dudaklarınızdan çekirdek kabuklarını defedebilirken farkedersiniz. Ama
sırnaşık kabak çekirdeği öyle midir ya. Değildir. O parçalanırken
çekirdek içini dilinize teslim etmekte sanki isteklidir. Bırakıverir
kendisini. İnanılmaz! Ama bunun da ötesinde, kalan kabuklar
dudaklarınızı terketmemek için sanki çekirdek üstü bir gayret
sarfetmektedirler. Yapışır kalırlar dudağınıza. Birbirlerini anında
satarlar ve size tabi olurlar. Siz, hiç bir işe yaramayan aşağılık
kabak çekirdeği kabuklarını defetmek için fazladan enerji harcarsınız.
Böyle de kişiliksiz kabuklardır bunlar.



Kabak çekirdekleri dudak fetişistleri midir acaba. Haydi, elele tutuşalım, gözlerimizi kapatıp hep birlikte düşünelim.




15 Mart 2008 Cumartesi

Altın, Yakıt ve Yonga


Ya da kan, ter ve gözyaşı
Ya da belki sürdürülemezlik, tükenme ve yokoluş

Evim ile işyerim arası kuş uçuşu iki, araç yolundan da üç nokta iki kilometre kadar. Işıklar olmazsa en fazla altı ya da yedi dakika sürdüğünü konuşmuştuk daha önce. Dünyanın en derin altın madenlerinden biri olan Tautona ise, yeryüzünden aşağı doğru üç nokta altı kilometre derinliğinde. Bunu sayı olarak da yazayım isterseniz. 3600 metre. Asansörle dibe bir saatte iniliyor. Bu asansörün hızı, eğer yanlış hesaplamadı isem yaklaşık ellisekiz kilometre bölü saat. Yani benim işe araba ile giderken ulaştığım hızlara yakın. Sıfırdan eksi üçbinaltyüze inilip orada çalışılmıyor. Madenin yaşamı boyunca dele dele, yeraltında bulunan damarlar takip edile edile ilerlenmiş. Yeraltında sekizyüz kilometre tünel ve benzeri yol var. Plan ve çalışma, madeni üç nokta dokuz kilometre derinliğe ulaştırmak için sürmekte. Binlerce işçi çalışıyor ve yılda beş işçi ölüm oranı var. Altın damarı televizyonda gördüğüm kadarı ile en fazla yirmi santım kalınlığında ve etrafından biraz farklı renke olan bir taş silsilesi. Yirmi santim kalınlığında saf altından bahsetmiyorum. Elinize alsanız bildiğiniz taş. O taş yukarı çıkarılıyor, uzun bir ayrıştırma ve saflaştırma sürecinden geçiyor. Çıkarılan taş, elde edilen altın oranını meraklı okuyucuya ödev olarak veriyorum. O girdiyi elde edebilirsek eğer yılda elde edilen altın ağırlığını bulup 300 kilo insan eti ile oranlayıp güzel bir değerlendirme yapabiliriz topluca. Üçyüz kilo, zira o madende çalışan işçiler güney afrikalı zenciler çoğunlukla, ve gördüğüm kadarı ile çoğu zayıftı. Herhalde madende çalışacak işçiler tıknazlardan seçiliyor.

Ben işe araba ile giderken yolda araç mazot yakıyor. Yani fosil yakıt. Fosil yakıtlar şu anda biliyorsunuz, insanların birbirlerini öldürmelerinin, ülkeler istila etmelerinin, ülkelerin kargaşaya sürüklenmelerinin, ya da ülkelerin diğerlerini bilinçli olarak kalkındırmamalarının sebebi. Birçok başka yan etkileri de var ama benim canım şimdi ozon tabakası delindi, küremiz ısındı diye mızırdanmak istemiyor(yanlış anlaşılmasın, o da gerçek). Ortaya çıkınca bokunda boncuk bulmuş gibi sevinen insanoğlu şu anda çözüm yöntemlerinden biri olarak biyoyakıtları koymuş durumda. Biyoyakıt dediğimiz şey fosillerden değil, biyolojik malzemeden(bitki) üretiliyor. En çok mısır, soya, şekerpancarı, palmiye gibi bitkilerden elde ediliyor. Komik ama bu tür yakıtı elde etmek için gereken girdiyi üretirken, yani bitki yetiştirirken insan, kendi yiyeceği bitkileri yetiştireceği kaynakları harcıyor. Suyu, toprağı harcıyor. Sonuç olarak yiyecek fiyatları artıyor. Küresel olarak artıyor. (Bi balonu şişirdiğinde heryeri şişer ey küreselleştirmeci, heryeri incelir) Daha da komiği, bu yakıtlar kullanıldığında ortaya çıkan karbon emisyonu ve diğer zararlı atıkların fosil yakıtlara göre o kadar da anlamlı faydayı sağlamadığı yönünde incelemeler var. (Bu cümleyi güzel kuramamış olabilirim, ama siz anladınız)

İşe vardığımda bilgisayar kullanıyorum, yapıp sattığım ürün yüksek teknoloji elektronik malzemeler içeren bir ürün, içinde yongalar var bolca. Yonga gündelik hayatta bizim çip(chip) diye bildiğimiz şey. İşte, bilgisayarlarınızın işlemcileri, bellekleri vb. şeylerin ana malzemesi. Silikondan yapılıyor. Ama hiç seksi değil. Yaklaşık iki gram ağırlığında bir silikon yonganın üretilmesi esnasında kabaca bu ağırlığın kırk katı(seksen gram) kadar kimyasal aşındırıcı malzeme kullanılıyor. Aynı zamanda yine iki gram yonga için yaklaşık otuz iki kilo kadar saflaştırılmış su kullanılıyor. Bunu da sayı ile yazmakta fayda var, 2 gram yonga için 32000 gram su, safından.

Başta uyarmalı idim, bu yazı bir yere bağlanmayacak, ama belki sansasyonel olsun ve sıkılmış okuyucuyu eğlendirsin ve aynı zamanda da bunaltan gündeme dokundurma içersin diye şöyle bağlayabiliriz:

Hani bi çene altı vardı,
sevgili çanaktutucugeçicimuhalefetpartimizinbukonudaşuandakisessizliği
göt üstü olarak yorumlanabilir mi, oturulanından.
Memleketimde ağlamayana meme vermezler evet, ama ey canına yandığım memleketim, ağlayıp duran bebe sandığın, kazık kadar olmuş partiye de, bu verdiğin memenin bir sınırı yok mu.

Ya da bana ne, biri altın didiklerken, biri yiyemediği mısırı hasat ederken, biri içemediği su ile silikon yonga yaparken ölür, biz de birbirimizi yerken ölelim. Yakışır bize.

  • http://en.wikipedia.org/wiki/TauTona
  • http://en.wikipedia.org/wiki/Biofuel
  • http://en.wikipedia.org/wiki/Food_vs_fuel
  • http://www.guardian.co.uk/environment/2008/feb/11/biofuels.energy
  • http://www.enviroliteracy.org/article.php/1275.html