16 Haziran 2009 Salı

Boğaz ve Ankara kıyıları

Kuleli Lisesi, Sepetçiler Kasrı gibi binalar otel, müze gibi kullanılmak üzere turizme hizmet edecekmiş, ya da en azından böyle bir planı varmış tepemizdeliklerin. Haydarpaşa garı da hiç bi işe yaramıyordu, ondan kapattık, değil mi. Sonra döndürüp bi yerimize sokacağız herhalde, ha?. Halep, arşın.. Lahana?

Ha bi de ulu belediye başkanımız var. Onu da anlatayım, daha dün akşam duydum.
Ankara'da otel stoğu eksiği varmış. Yenileri yapmak lazımmış. Millet açıkta kalıyormuş. Kızılay meydandaki bina/gökdelen (boş duran) otel olsunmuş. Başkanımız bu fikre karşı şöyle bir beyanat vermiş:
"Bu şehircilik katliamı olur, Kızılay'ın trafiği kilitlenir. Onun yerine o binaya alışveriş merkezi yapalım"
(??!!??) Otel? Alışveriş merkezi? Trafik?

Kaynak mı, tabii ki götüm.

12 Haziran 2009 Cuma

Politik saçmalıklar denemesi 1: Mahalli idare(Yerel yönetim) saçmalığı

Yeni bir yazı sınıfı açmaya karar verdim. Adı Saçmalıklar olacak. Gündelik hayatta karşıma çıkan ve bana saçma gelen olay/olgu/durum gibi şeylerin kaydını tutacağım. Genelde bunlar gazete haberleri ya da insanlarla olan iletişim sonucunda ortaya çıkan basit konular olmakla birlikte çoğunlukla politik oluyorlar. Zaten sırf bu nedenle yazmaktan sakınıyor idim. Düşününce farkettim ki ben bunları yazmayınca gerginlik üretiyor bünyede. Hani bi ara ben sinirlenemiyorum diyordum ya, biraz da bunlardan. Yazayım ki sinirimi akıtacak konu olsun. Aslında hepimizin bildiği, gördüğü şeyler, ama kanıksamak istemiyorum. Göze göze sokmak istiyorum sanki. Malumu ilan da olsa, ilan eden yoksa ben ederim. Aha buyrun hemen alt paragrafta ilki geliyor:

Dün serseri bir gazete okuma seansında iki tık ara ile iki habere denkgeldim. İlk haberde sevgili hükümetimizin hiper süper düper atılımı olarak anlatılan şey milli eğitim politikalarının merkezi olarak tanımlanıp denetlenmesi yerine bu işin mahalli idarelere verilmesi tasarısı idi. Bak dikkat et valilik bile değil ha, belediye. Buna adem-i merkeziyetçilik dendiğini duymuş ya da okumuş da olabilirsiniz. Merkezi, hiyerarşik yapılar yerine yerinden yönetim, bölgesel yönetim, falan da deniyor.

İkinci haber ise hükümetimizin; belediyelerin başarısız olduğu savından hareketle turistik işletme belgesi verilmesi işini belediyelerden alıp turizm bakanlığına vermesi tasarısı idi.

Evet, burada bir es veriyoruz.

Aynı gün lan, konunun mantıksal irdelemesini, belediyelerin başarılı mı başarısız mı olduğu değerlendirmesini falan yapmıyorum artık. Geçtim onları, aynı gün oğlum. Aynı gazetede, aynı gün, aynı öncelikte haber, iki tık yan yana. Yuh ulan.

Not: Haber, link, atıf matıf ile uğraşmayacağım artık. Merak eden gider tıklar, arşivler orada.

5 Haziran 2009 Cuma

Ölümü izlemek

Günümüzde insanlar nasıl ölüyorlar. Hala aynı çeşitlilikte mi çok eski zamanlara göre.

Ben hani teknoloji, tıp, bilim vb. geliştiği için daha huzurlu ölüyoruz diye basit bir yargı sahibi idim. Acaba bu ne kadar doğru. Hala aynı çeşitlilikte mi ölüyoruz, yoksa aslında kurduğumuz, kurmaca dünyamız sandığımızın aksine terkimizi zorlaştırıyor mu. Biz rahat ve izole dünyalarımızda sakin yaşarken -belki de bunun bir bedeli olarak- başka insanlar normalde olacağından çok daha vahşice mi ölüyorlar. Dahası, biz bunu kanıksıyor muyuz.
O ilacı al, bu ilacı vurun, şu ameliyatı ol, yat hastanede baksınlar sana. Bunlara yanlış diyemiyorum, o kadar cani olamadım daha. Hatta kendime lazım olduğunda nasıl tepki veririm bilmiyorum ama çok mu zorluyoruz acaba.
Bi bu yaşatma işi var, bi de işte sınırsız konfor talebimizin aslında hiç görmediğimiz yan etkileri var. Ne desem bilmiyorum ki.
Yani bırak kazayı, koşarak, hatta kovalayarak (yani amaç dahilinde) bir kediyi ayağınla nasıl ezebilirsin ki, yapamazsın. Ama işte öyle sabah evden işine tın tın arabanla giderken cart diye yapabiliyorsun bunu ve belki dikiz aynasından bakıp görmeyebiliyorsun bile o canın bedenden kopuş çabasının yerden yarım metre zıplayarak -hem de kerelerce- ortaya çıkmasını.

Tamam, şahit olduğum olaydan çıkıp konuyu insanlığın tamamına genellemek belki hatalı olur ama, ya hatalı değilse. Failin dümdüz devam etmesi, benim paralize olmuş bir şekilde geçmem, arkamdaki trafiğin de tahminen aynı şok ile kalakalması, bunun şokunun tahminen sadece 2 dakika sürmesi belki başka insanların bu sefer hayvanlar için değil insanlar için de böyle davranabileceğine gitmesi aklın.

Ölüm de hayatın parçası galiba, ama sanki biraz daha duyarlılık lazım gibi.

2 Haziran 2009 Salı

Fıtık İnisiyatifi

"Ohoo kardeşim senin de her bir yerin çürükmüş yahu" demeyecekseniz, size birşeyler anlatayım.
Benim tee geçen senelerden birinde yeni nesil görüntüleme teknikleri ile tespit edilmiş bir boyun fıtığı vakam vardır efendim. 2-3 farklı noktada varmış bu. Hemen şaşırmayın bi avuç yerde nasıl o kadar fıtık oluyor diye, oluyor işte. Ama ondan da öncesi var bu iskelet sistemimin arızalarının. Benim belim hep ağrır idi akşamları. Çok yorulunca, çok kaykılmış şekilde oturunca gün içinde, çok hareketsiz kalınca vb. akşam eve vardığımda gece olmazdı. Oturamaz, yayılırdım. Uyuyamaz, tepinirdim.
Geçen sene (den bir önceki sene) askerden önce el bileğimi kırdım. Sonra askerde de diz eklemimi oluşturan kemiklerden alttaki, hani kaval kemiği olan, iki bacakta da kırıldı. Kaval dediğimde anlaşılmıyor olabilir, tıp dilindeki adını söylediğimde de doktor kızıyor, o nedenle sizi gugıl ile başbaşa bırakıyorum.
Neyse işte, o kemikten iki tane oluyor insanda normalde, ben ikisini de kırmışım. Bunların hepsini birden toplayıp sonra da bel ağrılarını ekleyince asker dönüşü bir kırık-çıkıkçı, masajcı doktora gitmek farz oldu. Yanıma da aynı bel dertlerinden muzdarip bir arkadaşı yaren edip, bir başka büyüğümden aldığım öneri ve selam yükü ile bir fizik tedavi ve rehabilitasyon merkezine gittim. İsmi görünce insan sanıyor ki bi girecek merkeze, öbür kapıdan yepyeni olmuş şekilde, ilik gibi yumuşayarak çıkacak. Düşünsene, hem rehabilite oluyorsun hem de merkez, üüff. Ama işte kazın ayağı öyle değil, hele benim ayağıma hiç benzemiyor.
Bir kere önce teşhis safhası. Uzun anlatmayacağım, belde de fıtık varmış anacım. Hem de bolca. Ben diyeyim 3, doktor desin 4 adet fıtık. Bu arada öğreniyorum ki bu fıtık çok piç bi hastalıkmış. Aslında hastalık piç değil de, hastalığa önerilen tedavilere göre önerene rahatça piç, totoş, götoş, allahsız falan diyebilirsiniz. Ben basitçe size toplam fıtık vakalarının en fazla yüzde 3 ila 5'inin gerçekten fıtık ameliyatına gittiğini söyleyeyim, daha fazla küfretmeyeyim, siz edin.
Diğer hakim oran içinse bu fizik tedavi süreci işliyor. Bu süreci de ben -afedersiniz- "halini köpek gibi kabullen, nasıl bozduysan öyle düzelt, en az o kadar çabaya ihtiyacın var koçum" fikrinin hastaya kabul ettirilmesi olarak tanımlarım. Yani arazımız bu, bu arazın ürettiği bazı kötü çıktılar var tutulma, spazm, ağrı vb. gibi. Bu ağrıların azaltılması için doktor nezaretinde destek uygulamaları var, ısı, ışık, masaj gibi. Bunlar acil müdahale olarak düşünülebilir bölgesel ağrıların dindirilmesi için. Esas olan vücudun güçlendirilmesi oluyormuş. Fıtık fıtıkmış ve dışarı kaçan bir fıtık pek öyle kendi başına da geri içeri tıkılmazmış. Biz hasta olarak vücudun fıtıklı bölgeyi (bu örnekte mesela bel bölgesi) korumak için tutulma/spazm refleksi geliştirmesine yer bırakmadan güçlenmeliymişsiz ki fıtığı kendi kaslarımız ile koruyabilelim. Zaten bize o uzay merkezinde yapılan uygulamalar da en fazla bilmem kaç gün yapılıyor ve o günler içinde öğrenmemiz için bazı hareketler (egzersizler) gösteriliyor idi. Öğrendiğimiz hareketleri de sürekli (hep, her zaman, geberene kadar vs.) yapmamız gerekiyor. Aslında bu egzersizler de size "sen oturduğu yerden hiç kalkmayan koca götlü koca göbekli uyuzun tekisin, normalde senin olan o kasları, eklemleri hareket ederek, gün içindeki doğal hareketlerin ile zinde tutmalısın, e madem yapamıyorsun sana bu saçma egzersizler müstehak" demenin bir yolu. Özetle bünyemizin altından kalkabileceğinden az hareket ediyor ve durağan halde iken de düzgün durmuyor olunca bozuyoruz cihazı.
Eşzamanlı olarak kalıbı bozan aynı işyerinden üç arkadaş olarak benzer egzersiz paketlerine maruz bırakıldık, ya da yapmamız önerildi. Normalde çok sıkıcı ve motive olunamayan türde egzersizler ya bunlar, hemen tepemizde kırmızı(kesinlikle ak değil) bir lamba yandı ve neden bu hareketleri birlikte yapmıyoruz ki dedik. Bilenlerden risk almadığımıza dair onay aldık. Sonra yine bilenler tarafından önerilmiş olan başka bir paket egzersiz ile birleştirdik. (Bu arada bu ikinci paket de sürekli masa/bilgisayar başı iş yapan, durağan bir iş yaşamına sahip insanların günde birkaç kere yapması önerilen basit şeyler) Şaka maka, şöyle arka arkaya yapınca rahat bir on dakika süren paket oluşturmuş olduk. Bunu öğleden önce bir ve öğleden sonra bir olmak üzere iki kere yapalım dedik. Birimiz (o genelde ben oluyorum) görev edindi ve diğerlerine o günün egzersizlerini saatinden yarım saat kadar önce elektronik posta ile bildirir oldu. Saatleri de normalde hani fabrikalarda falan on-onbeş dakikalık molalar olur ya, ona benzer şekilde seçtik. Öğleden önce 11.00 ve öğleden sonra 16.00. Bu dediklerim sanırım yaklaşık bir üç, üçbuçuk ay kadar önce başladı. Çalışmamız kurumda, gözönünde olmaan bir koridor-fuaye gibi biryerde ama aynı zamanda kurum doktorunun ofisinin önünde oldu hep. Gören geldi. Adımız spor hocasına çıktı. Gün itibariyle posta atılan kişi sayısı sanırım yirmi ile yirmibeş arasında, katılan sayısı en az altı, en çok onsekiz. Sürekli sayımız ortalama sekiz ila on oldu. Birlikten kuvvet doğar, birbirimizi fişekleriz diye diye birbirimizi fişekler olduk.
Bugün itibariyle de hareketin adını Fıtık İnisiyatifi koydum. Egzersizon diye içeri almazlarsa da devam etmek, emelimiz.

28 Mayıs 2009 Perşembe

Hal ve Gidişat

Ben az biraz sinirliyim, hatta az diyerek kibarlaşmaktan da sıkıldım. Aha ciddi ciddi sinirliyim ben. Hem zaten iç yapı(gri maddenin şöyle böyle yarım santim altı) olarak hep öyle idim . Ama üst kat tutuyor idi beni. Artık tutmuyor diyemeyeceğim, hala da tutuyor da, onun da bir canı var, arada sırada ufak patlamalar ile gazını almak lazım, yoksam fayın tek parça halinde kırılması öngörülemez sonuçlar doğurabilir. Zaten biz de böyle bir duruma vücut hükümeti olarak hazır değiliz. Hal bu iken ne oluyor, durum tespiti yazıları yazılıyor. Bu da onlardan biridir.

Bi kere okuyucuların pohpohlama oranı azaldı, okuyucu da azaldı ya, neyse. Okuyucunun okumasını isteme ile, okuduğunu bilme arasında ilginç bir bağıntı var okuyucu kimliğinin katalizör olarak girdiği. Bu beni geriyor arkadaş. Oku ama, sen benim tanıdığım kişi olarak okuma, beni tanıyan kişi olarak da okuma. Beni okumak isteyen kişi olarak oku, Beni Çağlar Bilir olarak değil de caglarbilir.blogspot olarak oku. Bak olası bir pişmanlık beyanı gelecek şimdi: Acep isimsiz mi yazsa idim.

Sağlığımı yazarım, aile okur üzülür. İşi yazmaya niyetlenirim iş arkadaşları var, arıza çıkar. Kendi kendime gelin-güvey olup bin tane fren pedalı buluyorum yazı dümenine geçince. Lan bi küfür bile edemez oldum. Dilim şişerdi, parmaklarımın ucu da kaşınır oldu son zamanlarda.

Sinirlenebilmek istiyorum. Denetimsiz yazabilmek istiyorum. Kendi kendime koyduğum bentlere bakıp bakıp kızıyorum. Neden aynadan yapmışım ki bu bentleri, hiç beğenmiyorum. Yazacağım ama, yazdıkça rahatlayacağım. Bunu biliyorum. Sağım solum belli olmaz, çok küfür dinleyebilirsiniz benden. Daha basit, daha az düşünerek, daha anlık yazmayı düşünüyorum. (La totoş, düşünme, yaz işte)

Dolamıyorum, musluk hep tıs.

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Uyumaktan korkmak

Şu yazıya başladığım saat 0235. Uyumaktan korkuyorum. Gerekçem de uyanmak. Birçok şey gibi bu da saçma geliyordur şimdi size. Ben de öyle düşünüyorum ama zaten herşey saçma. Genel olarak yaşamı mantıklı olarak mı nitelendirirsiniz yoksa saçma mı. Yönetilemez, planlanamaz, öngörülemez, kapsanamaz bir olgu, yaşamak. Bunlar da beni hayatın saçma olduğu yargısına götürüyor şu anda. Evet bu yargıya götürüyor çünkü çok acayip bir şekilde sabaha karşı 0530'da uyanıyorum bir süredir. Olağanlaşan az uyuma değil ama bu. Nefes alamayarak, boğulma hissi ile uyanıyorum. Kuvvetle muhtemel, alerji ile ilintili. Akşam çok yakın bir arkadaşımla konuştum. Kendisi de alerji sorunu ile boğuşuyor, o da uyanıyormuş, hem de aynı saatte. Kalkıyorum, su içiyorum, elimdeki ilaçları orama burama sıkıyorum. Çok kötü isem duşa giriyorum öğürerek. Ne olduğunu bilmediğim şeylerden arındırmaya çalışıyorum vücudumu. Ama zaten suyun altında da nefes alamamaya devam ediyorum. Sümkürüyorum, birşey çıkmıyor. Ama kuru kuru burnum tıkalı. Öksürüyorum, hırlıyorum, gırlıyorum yine birşey çıkmıyor. Ama kuru kuru ciğerim kapalı. Ağzım açık ama nefes fakirliği çekiyorum. Nasıl anlatırım bilmiyorum, çekiyorum ama gelmiyor lanet olası hava içeri.
Psikolojik diyor etrafım, onlar öyle dedikçe evet konu psikolojikleşiyor. Saçma tabii ki psikolojimin solunum sistemimi sadece bu dönemlerde etkilemesi, ama bunu arkadaşlarıma anlatmakla bile uğraşmak istemiyorum çünkü fikirlerden de boğuluyorum. Akıl almak istemiyorum, çözümün derhal gelip beni bulmasını istiyorum.
Kıbrıs'ta askerlik yaptım geçen bahar, ki hiç sevmezdim orayı. Hala da sevmem ama orada bu sorun yoktu diyorum kendi kendime. Asker mi olayım, Kıbrıs'a mı yerleşeyim diye düşünüyorum uyumaktan korkarken şu anda. Bunu ilk kez düşünmüyorum.
Doz aşımını düşünüyorum kullandığım ilaçlarda, biten burun spreyini acaba tekrar bir iki fıs çıkar mı diye çöpten alıp almamayı düşünüyorum şu anda. Zaten kafamda bu kadar düşünce varken nasıl uyuyacağım ki. Uyumamak da bir tercih olabilir, gündüz nasıl olsa yorgunluktan bayılırım. Neden olmasın.
Yayınlayalım bakalım. Saat 0251.

19 Mayıs 2009 Salı

Su filtreli elektrikli süpürge ve gramineae

Efendim, biliyorsunuz beğenmediğim bir bünyeye sahibim. Bu beğenmezlik durumumun gerekçelerinden birini eskiden yazmıştım Alerjik Ben isimli yazıda. Hayatımın sondan 1 sene önceki 3 senesinde daha iyiceydim bu alerji işlerinde. Son senesinde ise harikaydım diyebilirim. Son sene, bildiğiniz üzere zorunlu hizmetim nedeniyle, zorunlu olarak bulunduğum başka bir memlekette geçti. Oranın mevsimi, hava durumu, bitki örtüsü, psikolojisi ya da artık ne derseniz, bilmiyorum, gibi gerekçelerle alerji bünyeme uğramadı. Ya da bünyem alerjiklik yapmadı. (Totoşluk yapmadı, .pnelik yapmadı, g.tlük yapmadı gibi geliyor deminki cümle, biliyorum ama teşbih yanlış sayılmaz, zira çevirin sokaktan sağlam alerjilere sahip birini, kendi bağışıklık sistemine ağız dolusu küfredecektir.) Ha, ne diyordum, son sene iyi geçti. Ondan önceki üç sene de göreli olarak iyi idi. Neye göreli olarak iyiydi derseniz hayatımın 2000-2005 arasına göre iyiydi diyebilirim efendim. İlk tam zamanlı işimin bulunduğu çevre çok daha zordu. Ankara'nın içinde bitki örtüsü açısından kurtarılmış bölge olarak nitelenen, bu şekilde literatüre giren, izole bir yerde çalıştım. Artistlik yaptığıma bakmayın, Odtü kampüsünden bahsediyorum sadece. Çoğu insan için kampüse baharın gelmesi, kuşların ötmesi, ortamın yeşillenmesi, çimenlere yayılmak gibi şeyler kışın ortasında ağlayarak beklenen şeyler iken benim için kabus idi. (Lan bak yine kızdım, neyi sevsem, neyde iyiyim desem arıza çıkıyor, bir örnek daha buldum. Ben yeşili çok severim yahu, öf.) Lafın özü, ben askerden sonraki yeni işimi yine bu kampüste buldum efendim. Döndüm dolaştım, yine otun, börtü, böcünün içine düştüm. Ve tahmin edileceği üzere bu bahar en sert geçen bahar olmaya namzet. Aday diyorum, çünkü daha düze çıkamadık, hapları, fısfısları, tıptıpları kullanmaya devam ediyoruz.
Göze damla damlat, burna birşey fısfısla, ağızdan bir hap yut, yine ağızdan ciğerlere başka birşey fısfısla, götüme de birşey sokayım mı diye soracaktım nerede ise doktora hastanede, beterin beteri vardır diyerek tuttum kendimi.
Yorumum doğru mu bilmiyorum ama birçok hastalık gibi bu iş de birikimsel galiba. Yani basit bir etki mekanizması varmış gibi görünse de toleransın bittiği yere kadar problem konsantrasyonunun arttığı, bünyenin buna verdiği tepkinin de bağımlı olarak arttığı bir iş bu. Yani aç-kapa artema değil. Yani ortamda alerjen varsa hastasın, yoksa da değilsin denemiyor. Öyle çalışmıyor bünye. Doğa da öyle çalışmıyor. Alerjen zaten hep var, bünye de zaten hep alerjik. Problemin ortamdaki yoğunluğu arttıkça, tepkilerin yoğunluğu da artıyor. Bir yere kadar bu tepkilerin yaşam konforunda ürettiği negatif etkiyi kabul edebiliyorsun, bir yerden sonra ise yaşayamıyorsun. Daha da komiği bunlar kombine şeyler. Bahar geldi diye ortamda artan çayır çimen polenleri seni o kadar yoruyor ki, evde oniki ay varolan ev tozu akarları (maytlar) akşam seni uyutmayacak kadar etkiliyorlar. Ya da belki polenleri saçında yastığa da taşımış olabilirsin, bilemiyorsun. Çünkü göremiyorsun.
Başlığa dönecek olursak, gramineae benim kafamda çayır-çimen diye kodladığım bir ailenin (familyanın?) genel adı. Odtü'de bunlardan çok var tabii ki. Bir araştırma yaptım basitçe, ülkenin polen haritası diye, polen meteorolojisi falan diye de baktım, bir araştırma ve birkaç harita ve grafik buldum. Bu çimen ailesi tüm mayıs ve haziran ayında aktifmiş. Bu aktiflik seks yapma isteği aktifliği (polen salınımı) Yani çilemin haziran sonunda bitmesini umuyorum. Ha ottan ne istiyosun arkadaşım deme, arkadaşlığımı keserim, yapılmış olan testlerde benim bunlara alerjim olduğu tespit edilmişti zaten, boş konuşmuyoruz.
Polenler günün erken saatlerinde, sabah mesela, aktif oluyorlar en çok. Bu zaman dilimi nedir biliyor musunuz, çoğumuzun evimizi havalandırdığı saatler, ben evi havalandıramıyorum. Komik değil mi. Havalandırırsam polen giriyor, havalandırmazsam da akarlar ölmüyor. Zira akarların da en etkili itlaf yolu güneş ışığı, temiz ve kuru hava. İçinde bulunduğum durum komik cidden, düşündükçe eğleniyorum.
Konuyu dağıtıyorum, toplayayım.
Ben bu günlerde bu işler iyice azıttı diye sapıttım ve saldırdım ortalığa, yatak yorgan döşekçilere gittim, anti alerjik şeyler baktım, ilaç baktım, hastane, doktor baktım. Bi de gittim, elektrikli süpürge aldım. Herşey gibi o dünya da gelişmiş, çeşitlenmiş. Bez torbalılar, kağıtlı torbalılar, hiç kir ile haşır neşir olmadan torbayı çöpe atabildiklerin, torbasızlar, sürahi boşaltır gibi tozu dökebildiklerin, sikkolar (pardon, siklonlar), hepa filtreliler, karbon filtreliler, su filtreliler ve bunların gündüz için farklı, gece için farklı, gündüz için farklı olanları, straplezleri, payetlileri...
Efendim, ben gittim Ulustan, Ulucanlar'dan Arnica marka (ki kendisi Arzum ile amca çocuklarıymış zamanında da, aralarında anlaşmazlık olmuş, tüfekle birbirlerini katletmek yerine fabrikaları ve markadaları ayırmaya karar vermişler mantıklı bir şekilde) Hydra Plus model bir elektrikli süpürge aldım. Ucuz, güçlü. Marka olarak bunu seçmemin sebebi ucuzluğu. Su filtreli bir elektrik süpürge seçmemin nedeni ise daha önemli. Efendim konu tozlar olunca, tozların tozduğunu akılda tutmak gerekiyor. Tüm evi süpürüp, tüm tozu bir yerde toplayıp sonra da onu burnunun dibinde çöpe dökmek hiç mantıklı gelmedi bana. Bu noktada suyu kullanıp tozların tozutmalarını engellemek mantıklı geldi. Bu karar yanlışsa da paraya çok yazık olmasın diye ucuzca bir özüme yöneldim. Ama sanırım seçim doğru, çok amatör gibi görünmüyor ürün. Çekilen havanın sudan geçişi sonrasında dışarı çıkmadan önce uğradığı bir de kafam kadar hepa filtre var, ilk süpürmeden sonra baktım, hiç renginde değişme yok gibi, artık önümüze bakacağız, ilerleyen günler kararımızın doğruluğu ya da yanlışlığını gösterecek.
Yalnız efendim, bir konu daha var. Onu size anlatsam mı anlatmasam mı bilemedim. Utanıyorum desem yeridir. Sanırım çok ayrıntıya girmeden paylaşayım ki toplumsal gelişim misyonumuza da çalışmış olayım diye düşünüyorum. Ben şimdi bu süpürgeyi eve getirdim ve kurduktan sonra ilk süpürme işini odada, halıda falan değil, yatakta, döşeği üzerinde yaptım. Evet, yatağımı süpürdüm anlayacağınız. Cidden, yorganı çarşafı kaldırdım döşeğin üstünü süpürdüm uzun uzun. Şu kadarını söyleyeyim, çok mantıklı bir hareketmiş. Ha su filtreli elektrik süpürgelerinin belki bazılarınızın çok hazzetmeyeceği şöyle bir durumu var, içleri dışları bir arkadaşım bunların. Süpürgenin içine işin başında koyduğunuz suyun sonra ne hale geldiğini doğrudan görüyorsunuz. İğrenmek, ben neyin içinde yaşıyormuşum, nerede uyuyormuşum anasını satayım demek serbest ve bu kadar düşük maliyetli. Yani kenarından dolaşıyorum, anlayın siz efendim, yataklarınızı süpürün.
Suyun, evin tamamını süpürdükten sonraki halini ise konuşmak istemiyorum.

Bu alerji ve temizlik konusu daha çok cümle kaldırır ama hem yazı uzadı, hem de ben yazmaktan yoruldum, burada kesebiliriz sanıyorum. Bir sonraki iğrenç yazımızda görüşmek üzere efendim.