Efendim, biliyorsunuz beğenmediğim bir bünyeye sahibim. Bu beğenmezlik durumumun gerekçelerinden birini eskiden yazmıştım Alerjik Ben isimli yazıda. Hayatımın sondan 1 sene önceki 3 senesinde daha iyiceydim bu alerji işlerinde. Son senesinde ise harikaydım diyebilirim. Son sene, bildiğiniz üzere zorunlu hizmetim nedeniyle, zorunlu olarak bulunduğum başka bir memlekette geçti. Oranın mevsimi, hava durumu, bitki örtüsü, psikolojisi ya da artık ne derseniz, bilmiyorum, gibi gerekçelerle alerji bünyeme uğramadı. Ya da bünyem alerjiklik yapmadı. (Totoşluk yapmadı, .pnelik yapmadı, g.tlük yapmadı gibi geliyor deminki cümle, biliyorum ama teşbih yanlış sayılmaz, zira çevirin sokaktan sağlam alerjilere sahip birini, kendi bağışıklık sistemine ağız dolusu küfredecektir.) Ha, ne diyordum, son sene iyi geçti. Ondan önceki üç sene de göreli olarak iyi idi. Neye göreli olarak iyiydi derseniz hayatımın 2000-2005 arasına göre iyiydi diyebilirim efendim. İlk tam zamanlı işimin bulunduğu çevre çok daha zordu. Ankara'nın içinde bitki örtüsü açısından kurtarılmış bölge olarak nitelenen, bu şekilde literatüre giren, izole bir yerde çalıştım. Artistlik yaptığıma bakmayın, Odtü kampüsünden bahsediyorum sadece. Çoğu insan için kampüse baharın gelmesi, kuşların ötmesi, ortamın yeşillenmesi, çimenlere yayılmak gibi şeyler kışın ortasında ağlayarak beklenen şeyler iken benim için kabus idi. (Lan bak yine kızdım, neyi sevsem, neyde iyiyim desem arıza çıkıyor, bir örnek daha buldum. Ben yeşili çok severim yahu, öf.) Lafın özü, ben askerden sonraki yeni işimi yine bu kampüste buldum efendim. Döndüm dolaştım, yine otun, börtü, böcünün içine düştüm. Ve tahmin edileceği üzere bu bahar en sert geçen bahar olmaya namzet. Aday diyorum, çünkü daha düze çıkamadık, hapları, fısfısları, tıptıpları kullanmaya devam ediyoruz.
Göze damla damlat, burna birşey fısfısla, ağızdan bir hap yut, yine ağızdan ciğerlere başka birşey fısfısla, götüme de birşey sokayım mı diye soracaktım nerede ise doktora hastanede, beterin beteri vardır diyerek tuttum kendimi.
Yorumum doğru mu bilmiyorum ama birçok hastalık gibi bu iş de birikimsel galiba. Yani basit bir etki mekanizması varmış gibi görünse de toleransın bittiği yere kadar problem konsantrasyonunun arttığı, bünyenin buna verdiği tepkinin de bağımlı olarak arttığı bir iş bu. Yani aç-kapa artema değil. Yani ortamda alerjen varsa hastasın, yoksa da değilsin denemiyor. Öyle çalışmıyor bünye. Doğa da öyle çalışmıyor. Alerjen zaten hep var, bünye de zaten hep alerjik. Problemin ortamdaki yoğunluğu arttıkça, tepkilerin yoğunluğu da artıyor. Bir yere kadar bu tepkilerin yaşam konforunda ürettiği negatif etkiyi kabul edebiliyorsun, bir yerden sonra ise yaşayamıyorsun. Daha da komiği bunlar kombine şeyler. Bahar geldi diye ortamda artan çayır çimen polenleri seni o kadar yoruyor ki, evde oniki ay varolan ev tozu akarları (maytlar) akşam seni uyutmayacak kadar etkiliyorlar. Ya da belki polenleri saçında yastığa da taşımış olabilirsin, bilemiyorsun. Çünkü göremiyorsun.
Başlığa dönecek olursak, gramineae benim kafamda çayır-çimen diye kodladığım bir ailenin (familyanın?) genel adı. Odtü'de bunlardan çok var tabii ki. Bir araştırma yaptım basitçe, ülkenin polen haritası diye, polen meteorolojisi falan diye de baktım, bir araştırma ve birkaç harita ve grafik buldum. Bu çimen ailesi tüm mayıs ve haziran ayında aktifmiş. Bu aktiflik seks yapma isteği aktifliği (polen salınımı) Yani çilemin haziran sonunda bitmesini umuyorum. Ha ottan ne istiyosun arkadaşım deme, arkadaşlığımı keserim, yapılmış olan testlerde benim bunlara alerjim olduğu tespit edilmişti zaten, boş konuşmuyoruz.
Polenler günün erken saatlerinde, sabah mesela, aktif oluyorlar en çok. Bu zaman dilimi nedir biliyor musunuz, çoğumuzun evimizi havalandırdığı saatler, ben evi havalandıramıyorum. Komik değil mi. Havalandırırsam polen giriyor, havalandırmazsam da akarlar ölmüyor. Zira akarların da en etkili itlaf yolu güneş ışığı, temiz ve kuru hava. İçinde bulunduğum durum komik cidden, düşündükçe eğleniyorum.
Konuyu dağıtıyorum, toplayayım.
Ben bu günlerde bu işler iyice azıttı diye sapıttım ve saldırdım ortalığa, yatak yorgan döşekçilere gittim, anti alerjik şeyler baktım, ilaç baktım, hastane, doktor baktım. Bi de gittim, elektrikli süpürge aldım. Herşey gibi o dünya da gelişmiş, çeşitlenmiş. Bez torbalılar, kağıtlı torbalılar, hiç kir ile haşır neşir olmadan torbayı çöpe atabildiklerin, torbasızlar, sürahi boşaltır gibi tozu dökebildiklerin, sikkolar (pardon, siklonlar), hepa filtreliler, karbon filtreliler, su filtreliler ve bunların gündüz için farklı, gece için farklı, gündüz için farklı olanları, straplezleri, payetlileri...
Efendim, ben gittim Ulustan, Ulucanlar'dan Arnica marka (ki kendisi Arzum ile amca çocuklarıymış zamanında da, aralarında anlaşmazlık olmuş, tüfekle birbirlerini katletmek yerine fabrikaları ve markadaları ayırmaya karar vermişler mantıklı bir şekilde) Hydra Plus model bir elektrikli süpürge aldım. Ucuz, güçlü. Marka olarak bunu seçmemin sebebi ucuzluğu. Su filtreli bir elektrik süpürge seçmemin nedeni ise daha önemli. Efendim konu tozlar olunca, tozların tozduğunu akılda tutmak gerekiyor. Tüm evi süpürüp, tüm tozu bir yerde toplayıp sonra da onu burnunun dibinde çöpe dökmek hiç mantıklı gelmedi bana. Bu noktada suyu kullanıp tozların tozutmalarını engellemek mantıklı geldi. Bu karar yanlışsa da paraya çok yazık olmasın diye ucuzca bir özüme yöneldim. Ama sanırım seçim doğru, çok amatör gibi görünmüyor ürün. Çekilen havanın sudan geçişi sonrasında dışarı çıkmadan önce uğradığı bir de kafam kadar hepa filtre var, ilk süpürmeden sonra baktım, hiç renginde değişme yok gibi, artık önümüze bakacağız, ilerleyen günler kararımızın doğruluğu ya da yanlışlığını gösterecek.
Yalnız efendim, bir konu daha var. Onu size anlatsam mı anlatmasam mı bilemedim. Utanıyorum desem yeridir. Sanırım çok ayrıntıya girmeden paylaşayım ki toplumsal gelişim misyonumuza da çalışmış olayım diye düşünüyorum. Ben şimdi bu süpürgeyi eve getirdim ve kurduktan sonra ilk süpürme işini odada, halıda falan değil, yatakta, döşeği üzerinde yaptım. Evet, yatağımı süpürdüm anlayacağınız. Cidden, yorganı çarşafı kaldırdım döşeğin üstünü süpürdüm uzun uzun. Şu kadarını söyleyeyim, çok mantıklı bir hareketmiş. Ha su filtreli elektrik süpürgelerinin belki bazılarınızın çok hazzetmeyeceği şöyle bir durumu var, içleri dışları bir arkadaşım bunların. Süpürgenin içine işin başında koyduğunuz suyun sonra ne hale geldiğini doğrudan görüyorsunuz. İğrenmek, ben neyin içinde yaşıyormuşum, nerede uyuyormuşum anasını satayım demek serbest ve bu kadar düşük maliyetli. Yani kenarından dolaşıyorum, anlayın siz efendim, yataklarınızı süpürün.
Suyun, evin tamamını süpürdükten sonraki halini ise konuşmak istemiyorum.
Bu alerji ve temizlik konusu daha çok cümle kaldırır ama hem yazı uzadı, hem de ben yazmaktan yoruldum, burada kesebiliriz sanıyorum. Bir sonraki iğrenç yazımızda görüşmek üzere efendim.
19 Mayıs 2009 Salı
11 Mayıs 2009 Pazartesi
Yine yeni yeniden, Boğazımdan Geçenler 1-10 Mayıs
Tekrar bu tür birşeylerin notunu tutmaya başladım. Blogda da değişiklik olsun diye on günlük bir dilimi koyayım buraya, buyrun.
Not: Tekrar mı, o ne ki diyenler, Boğazımdan Geçenler etiketli eski yazılara bakabilirler.
1.5.2009
1100 1 adet günkurusu kuru kayısı
1200 tuz, zeytinyağı ve kekik ile tatlandırılmış 2 adet domates ve 2 adet biber, 100 gram kadar peynir, 1 büyük dilim köy ekmeği, 4 dolu dolu lokma bal, 1 su bardağı kadar tam yağlı süt
1400 1 kase antep fıstığı
1900 3 çay bardağı şekersiz açık siyah çay
2000 1 kase damla sakızlı muhallebi, biraz un helvası
2200 biraz çağla, biraz erik
2300 3 bardak su
0030 bir kase antep fıstığı
0135 yarım litre kadar su
0140 1 bardak su ile 1 tablet calcimax-d3
2.5.2009
1020 tuz, zeytinyağı ve kekik ile tatlandırılmış 1 adet domates ve 1 adet biber, 100 gram kadar peynir, 1 büyük dilim köy ekmeği, 4 dolu dolu lokma bal, 1 su bardağı kadar tam yağlı süt
1145 1 paket Eti bütün antep fıstıklı bitter çikolata
1315 1 çay bardağı şekersiz açık siyah çay
1430 1 porsiyon tavuk tandır, bir kaşık mantı, 1 kase havuç ve yeşil salatası, yarım porsiyon etimek tatlısı
1600 2 çay bardağı şekersiz açık siyah çay
1625 2 adet kurabiye
1700 1 kadeh kırmızı şarap
1800 1 dilim yaş pasta, 1 avuç karışık çerez
1900 1 dilim mozayik pasta
2100 2 adet kurabiye, 1 bardak kola
2325 4 adet günkurusu kuru kayısı
0100 1 bardak su ile 1 tablet calcimax-d3
3.5.2009 (kayıp gün, pazar)
1115 dışarıda zengin kahvaltı(ayrıntı vermek istemiyorum)
1430 dışarıda açık büfe uzakdoğu yemekleri(ayrıntı vermek istemiyorum)
1800 muhtelif kuru meyve, çerez
0100 1 bardak su ile 1 tablet calcimax-d3
4.5.2009
0915 1 adet günkurusu kuru kayısı, yarım litre tam yağlı süt
1100 1 adet hurma şekeri
1215 yarım litre su
1245 yarım kase ezogelin çorba, bir kase sirkeli salata, 6-7 adet çilek, bir kase yoğurt, yarım küçük yuvarlak ekmek
1315 1 sade türk kahvesi
1615 5 adet fındık içi, 2 adet günkurusu kuru kayısı
1630 yarım litre su
1650 1 kupa şekersiz yeşil çay
1930 1 kase tavuklu şehriye çorbası, yarım porsiyon köfte yanında sebze ve pirinç pilavı garnitürle
2100 1 fincan sütlü, esanslı kahve
2200 1 avuç fındık içi, 2 çay bardağı şekersiz siyah çay
2300 1 paket eti bitter bademli
0100 1 bardak su ile 1 tablet calcimax-d3
5.5.2009
0845 2 adet günkurusu kuru kayısı
0900 1 bardak %0.1 yağlı süt
1125 1 adet kuru incir
1245 yarım kase mercimek çorbası, sirke ile tatlandırılmış 1 kase çoban salata, 1 kase yoğurt, yarım küçük yuvarlak ekmek
1315 1 fincan sade türk kahvesi
1445 yarım litre su
1540 1 adet muz
1630 yarım simit, yarım poğaça, birkaç dilim kaşar peyniri, 1 bardak portakal suyu
1930 yarım peynirli pizza, 1 bardak limonata
2030 yarım fincan americana kahve
2330 1 fincan şekersiz siyah çay
0330 yarım litre su, 1 bardak su ile 1 tablet calcimax-d3
6.5.2009
0830 1 adet günkurusu kuru kayısı
0910 1 bardak %0.1 yağlı süt
0930 yarım kaşarlı poğaça
1300 yarım kase mısırlı çorba, 1 kase sirke ile tatlandırılmış mevsim salata, 1 kase yoğurt, yarım küçük yuvarlak ekmek
1445 1 fincan şekersiz siyah çay
1635 1 fincan şekersiz siyah çay
1700 1 dilim yaş pasta
1815 1 adet salatalık
2000 1 bardak şekersiz siyah çay
2330 yarım bazlamayla tost, 1 bardak şekersiz siyah çay, birkaç yaprak roka
0000 yarım portakal
0400 birkaç yudum kola zero, 1 avuç karışık çerez
7.5.2009
0915 2 adet günkurusu kuru kayısı
1000 yarım litre tam yağlı süt, 1 tablet Aerius(5 mg desloratadin)
1245 yarım bardak su, 1 kase çorba, 1 porsiyon yoğurtlu semizotu, 1 kase yoğurt, yarım küçük yuvarlak ekmek
1400 yarım litre su
1450 şekerli sütlü çikolata
1535 1 dilim cevizli baklava
1620 1 adet kivi
1750 1 avuç dolusu karışık çerez
1845 1 sandviç ekmeği arası sucuk döner, yarım wafle, 1 ayran
1930 2 yudum bira
2100 2 çay bardağı açık şekersiz siyah çay
2200 1 tablet Advil
2300 2 kere ağız dolusu kusmuk (ters yönde boğazdan geçen)
0100 den itibaren 3 paket (1500 cc) serum (ikisi tuzlu, biri şekerli) (boğazdan değilse de damardan)
0200 yarım paket çubuk kraker, birkaç yudum su
0400 1 litre su, 1 bardak su ile 1 tablet calcimax-d3
8.5.2009
0900 1 bardak su
1030 1 domates, 1 biber, biraz peynir, 3 dilm kadar ekmek, 1 yumurta, yarım litre günlük süt, 3 zeytin
1045 1 tablet Aerius
1315 1 tabak kekik, tuz ve karabiber ile tatlandırılmış sade makarna, 3 kaşık yoğurt, yarım kap brokoli haşlama
1600 1 litre su
1900 1 litre su
2000 1 kase tavuklu pirinç çorbası, 1 porsiyon yağsız tavuk ızgara, 3 dilime denk beyaz ekmek, yarım domates
2300 yarım litre su
0000 yarım avuç beyaz leblebi
0045 yarım litre su
0055 1 bardak su ile 1 tablet calcimax-d3
9.5.2009
0930 1 tablet Lansoprol, 1 tablet Aerius
1000 1 domates, 1 biber, biraz peynir, 3 dilim kadar ekmek, 1 yumurta, yarım litre günlük süt, 4 zeytin
1300 yarım litre su
1500 1 porsiyon yağsız tavuk ızgara, 3 dilime denk beyaz ekmek, 3 kaşık kadar yoğurt
1530 1 bardak cola zero
1645 1 paket eti bütün antep fıstıklı bitter çikolata
1930 1 porsiyon yoğurtlu bakla yemeği, 1 lokma teşrübe, 1 lokma kapama, 3 kaşık incir uyuşturması, 1 çay bardağı şekersiz dağ çayı, 2 çay bardağı şekersiz açık siyah çay
2225 1 kase kadar karışık çerez
2330 1 paket eti bademli portakallı bitter çikolata
10.5.2009
0930 yarım litre su
1025 yarım litre su ile 1 tablet Aerius
1100 1 domates, biraz peynir, 3 dilim kadar ekmek, 1 yumurta, 5 zeytin, 4 lokma kadar petekli bal
1315 yarım litre su
1530 60 gram kadar ızgara tavuk göğsü, 100 gram kadar yoğurt
1615 1 paket eti bütün antep fıstıklı bitter çikolata
1800 yarım porsiyon sebze yemeği, yarım porsiyon zeytinyağlı fasulye, 1 dilim ekmek, 2 lokma zeytinyağlı enginar, 2 çay bardağı şekersiz siyah çay
2000 100 gram kadar ızgara tavuk, yarım domates, bir kaşık yoğurt
2200 1 fincan şekersiz neskafe gold
0020 yarım litre su
0040 1 bardak su ile 1 tablet calcimax-d3
Not: Tekrar mı, o ne ki diyenler, Boğazımdan Geçenler etiketli eski yazılara bakabilirler.
1.5.2009
1100 1 adet günkurusu kuru kayısı
1200 tuz, zeytinyağı ve kekik ile tatlandırılmış 2 adet domates ve 2 adet biber, 100 gram kadar peynir, 1 büyük dilim köy ekmeği, 4 dolu dolu lokma bal, 1 su bardağı kadar tam yağlı süt
1400 1 kase antep fıstığı
1900 3 çay bardağı şekersiz açık siyah çay
2000 1 kase damla sakızlı muhallebi, biraz un helvası
2200 biraz çağla, biraz erik
2300 3 bardak su
0030 bir kase antep fıstığı
0135 yarım litre kadar su
0140 1 bardak su ile 1 tablet calcimax-d3
2.5.2009
1020 tuz, zeytinyağı ve kekik ile tatlandırılmış 1 adet domates ve 1 adet biber, 100 gram kadar peynir, 1 büyük dilim köy ekmeği, 4 dolu dolu lokma bal, 1 su bardağı kadar tam yağlı süt
1145 1 paket Eti bütün antep fıstıklı bitter çikolata
1315 1 çay bardağı şekersiz açık siyah çay
1430 1 porsiyon tavuk tandır, bir kaşık mantı, 1 kase havuç ve yeşil salatası, yarım porsiyon etimek tatlısı
1600 2 çay bardağı şekersiz açık siyah çay
1625 2 adet kurabiye
1700 1 kadeh kırmızı şarap
1800 1 dilim yaş pasta, 1 avuç karışık çerez
1900 1 dilim mozayik pasta
2100 2 adet kurabiye, 1 bardak kola
2325 4 adet günkurusu kuru kayısı
0100 1 bardak su ile 1 tablet calcimax-d3
3.5.2009 (kayıp gün, pazar)
1115 dışarıda zengin kahvaltı(ayrıntı vermek istemiyorum)
1430 dışarıda açık büfe uzakdoğu yemekleri(ayrıntı vermek istemiyorum)
1800 muhtelif kuru meyve, çerez
0100 1 bardak su ile 1 tablet calcimax-d3
4.5.2009
0915 1 adet günkurusu kuru kayısı, yarım litre tam yağlı süt
1100 1 adet hurma şekeri
1215 yarım litre su
1245 yarım kase ezogelin çorba, bir kase sirkeli salata, 6-7 adet çilek, bir kase yoğurt, yarım küçük yuvarlak ekmek
1315 1 sade türk kahvesi
1615 5 adet fındık içi, 2 adet günkurusu kuru kayısı
1630 yarım litre su
1650 1 kupa şekersiz yeşil çay
1930 1 kase tavuklu şehriye çorbası, yarım porsiyon köfte yanında sebze ve pirinç pilavı garnitürle
2100 1 fincan sütlü, esanslı kahve
2200 1 avuç fındık içi, 2 çay bardağı şekersiz siyah çay
2300 1 paket eti bitter bademli
0100 1 bardak su ile 1 tablet calcimax-d3
5.5.2009
0845 2 adet günkurusu kuru kayısı
0900 1 bardak %0.1 yağlı süt
1125 1 adet kuru incir
1245 yarım kase mercimek çorbası, sirke ile tatlandırılmış 1 kase çoban salata, 1 kase yoğurt, yarım küçük yuvarlak ekmek
1315 1 fincan sade türk kahvesi
1445 yarım litre su
1540 1 adet muz
1630 yarım simit, yarım poğaça, birkaç dilim kaşar peyniri, 1 bardak portakal suyu
1930 yarım peynirli pizza, 1 bardak limonata
2030 yarım fincan americana kahve
2330 1 fincan şekersiz siyah çay
0330 yarım litre su, 1 bardak su ile 1 tablet calcimax-d3
6.5.2009
0830 1 adet günkurusu kuru kayısı
0910 1 bardak %0.1 yağlı süt
0930 yarım kaşarlı poğaça
1300 yarım kase mısırlı çorba, 1 kase sirke ile tatlandırılmış mevsim salata, 1 kase yoğurt, yarım küçük yuvarlak ekmek
1445 1 fincan şekersiz siyah çay
1635 1 fincan şekersiz siyah çay
1700 1 dilim yaş pasta
1815 1 adet salatalık
2000 1 bardak şekersiz siyah çay
2330 yarım bazlamayla tost, 1 bardak şekersiz siyah çay, birkaç yaprak roka
0000 yarım portakal
0400 birkaç yudum kola zero, 1 avuç karışık çerez
7.5.2009
0915 2 adet günkurusu kuru kayısı
1000 yarım litre tam yağlı süt, 1 tablet Aerius(5 mg desloratadin)
1245 yarım bardak su, 1 kase çorba, 1 porsiyon yoğurtlu semizotu, 1 kase yoğurt, yarım küçük yuvarlak ekmek
1400 yarım litre su
1450 şekerli sütlü çikolata
1535 1 dilim cevizli baklava
1620 1 adet kivi
1750 1 avuç dolusu karışık çerez
1845 1 sandviç ekmeği arası sucuk döner, yarım wafle, 1 ayran
1930 2 yudum bira
2100 2 çay bardağı açık şekersiz siyah çay
2200 1 tablet Advil
2300 2 kere ağız dolusu kusmuk (ters yönde boğazdan geçen)
0100 den itibaren 3 paket (1500 cc) serum (ikisi tuzlu, biri şekerli) (boğazdan değilse de damardan)
0200 yarım paket çubuk kraker, birkaç yudum su
0400 1 litre su, 1 bardak su ile 1 tablet calcimax-d3
8.5.2009
0900 1 bardak su
1030 1 domates, 1 biber, biraz peynir, 3 dilm kadar ekmek, 1 yumurta, yarım litre günlük süt, 3 zeytin
1045 1 tablet Aerius
1315 1 tabak kekik, tuz ve karabiber ile tatlandırılmış sade makarna, 3 kaşık yoğurt, yarım kap brokoli haşlama
1600 1 litre su
1900 1 litre su
2000 1 kase tavuklu pirinç çorbası, 1 porsiyon yağsız tavuk ızgara, 3 dilime denk beyaz ekmek, yarım domates
2300 yarım litre su
0000 yarım avuç beyaz leblebi
0045 yarım litre su
0055 1 bardak su ile 1 tablet calcimax-d3
9.5.2009
0930 1 tablet Lansoprol, 1 tablet Aerius
1000 1 domates, 1 biber, biraz peynir, 3 dilim kadar ekmek, 1 yumurta, yarım litre günlük süt, 4 zeytin
1300 yarım litre su
1500 1 porsiyon yağsız tavuk ızgara, 3 dilime denk beyaz ekmek, 3 kaşık kadar yoğurt
1530 1 bardak cola zero
1645 1 paket eti bütün antep fıstıklı bitter çikolata
1930 1 porsiyon yoğurtlu bakla yemeği, 1 lokma teşrübe, 1 lokma kapama, 3 kaşık incir uyuşturması, 1 çay bardağı şekersiz dağ çayı, 2 çay bardağı şekersiz açık siyah çay
2225 1 kase kadar karışık çerez
2330 1 paket eti bademli portakallı bitter çikolata
10.5.2009
0930 yarım litre su
1025 yarım litre su ile 1 tablet Aerius
1100 1 domates, biraz peynir, 3 dilim kadar ekmek, 1 yumurta, 5 zeytin, 4 lokma kadar petekli bal
1315 yarım litre su
1530 60 gram kadar ızgara tavuk göğsü, 100 gram kadar yoğurt
1615 1 paket eti bütün antep fıstıklı bitter çikolata
1800 yarım porsiyon sebze yemeği, yarım porsiyon zeytinyağlı fasulye, 1 dilim ekmek, 2 lokma zeytinyağlı enginar, 2 çay bardağı şekersiz siyah çay
2000 100 gram kadar ızgara tavuk, yarım domates, bir kaşık yoğurt
2200 1 fincan şekersiz neskafe gold
0020 yarım litre su
0040 1 bardak su ile 1 tablet calcimax-d3
Etiketler:
Boğazımdan Geçenler
3 Mayıs 2009 Pazar
Defterden belgesel
Hatırlarsınız, bir küçük kara kaplı defterim ve içine aldığım bazı kısa notlar vardı. Onları karıştırdım yine bu gece, birşeyler çıkar mı diye. Müzik esaslı bir karalama yapıverdim altta, buyrun.
Geçen sene onyedi temmuz'da sabah saat sekizde Trt2'de bir program izlemişim. Deniz, denizcilik anlatan bir belgesel diye not almışım. Ne yazık ki adı yok belgeselin. Ama sanki dolgu yapmak gerektiğinde kullanılan kısa belgesellerdenmiş gibi gelmişti bana. Ya da şu anda öyle düşünüyorum, tam emin değilim. İzledim mi, izlemedim mi daha sonra tekrar, bilemiyorum. İşin bu yanı da zaten çok önemli değil. Bu belgeselde Sunay Akın da varmış. Görmüşüm yani.
Yine belgeselde, bir Türk Sanat Müziği şarkısı dinlemişim. "Beni unutma" diye not etmişim. Burası önemli bildiğiniz üzere. Bilmeyenlere ya da unutanlara da hatırlatalım konuyu: http://caglarbilir.blogspot.com/2008/01/bayat-soru.html
Ses taş plak gibi bozuk çıkıyormuş herhalde. Solist kuvvetle muhtemel Nedime Gürses.
-Bu şarkıyı bulamadım hala(ki o mu, değil mi emin de değilim)-
Belgeselde, bir balıkçının bir sözünü dinlemiş ve not etmişim. Bakar mısınız:
"Bir gün ağlardan çocukluğum çıkacak"
Geçen sene onyedi temmuz'da sabah saat sekizde Trt2'de bir program izlemişim. Deniz, denizcilik anlatan bir belgesel diye not almışım. Ne yazık ki adı yok belgeselin. Ama sanki dolgu yapmak gerektiğinde kullanılan kısa belgesellerdenmiş gibi gelmişti bana. Ya da şu anda öyle düşünüyorum, tam emin değilim. İzledim mi, izlemedim mi daha sonra tekrar, bilemiyorum. İşin bu yanı da zaten çok önemli değil. Bu belgeselde Sunay Akın da varmış. Görmüşüm yani.
Yine belgeselde, bir Türk Sanat Müziği şarkısı dinlemişim. "Beni unutma" diye not etmişim. Burası önemli bildiğiniz üzere. Bilmeyenlere ya da unutanlara da hatırlatalım konuyu: http://caglarbilir.blogspot.com/2008/01/bayat-soru.html
Ses taş plak gibi bozuk çıkıyormuş herhalde. Solist kuvvetle muhtemel Nedime Gürses.
-Bu şarkıyı bulamadım hala(ki o mu, değil mi emin de değilim)-
Belgeselde, bir balıkçının bir sözünü dinlemiş ve not etmişim. Bakar mısınız:
"Bir gün ağlardan çocukluğum çıkacak"
15 Nisan 2009 Çarşamba
Ellerime Bakıyorum
Sağ elimin orta parmağının avucuma bağlandığı eklem, hani elini yumruk yaptığında en keskinleşen köşe var ya, o. O işte, anadolu lisesinde basket topu ile dönüvermişti. O zaman ameliyat edelim dediler, kapsül yırtılmışmış. Ama zaten ben ameliyata değecek kadar çok basket oynamıyordum. Şimdi sadece diğer elimdeki aynı parmak kadar esnemiyor, o kadar. Eğer sınırlarını aramazsan aklına bile gelmiyor. Ararsan, acıyor.
Sağ el serçe parmağımın ucunda, son boğumdan da sonra iç yanında bir küçük beyaz çizgi. Lise zamanı Duvalya'da çalışmalardan kaldı. O büyük boy, çift kanatlı, kapağı yukarı doğru açılan dolaplar zor temizleniyor. Buz yapıyor onlar. Eğer o kadar da çok devridaim olmuyorsa bira şişelerinde, temizlik daha zor. Bir şişe kırığı bırakmıştı bu izi.
Bu iz aklıma orada birlikte çalıştığımız Romen bir kaçak arkadaşı getirdi. Onun da başparmağı acayip kesikti. Dikişlikti ama o dikiş attırmak yerine çok sıkı bir sargı ile çözmüştü ve parmağında bariz bir içe göçmüşlük vardı.
Yine sağ eldeyiz, işaret parmağı ile başparmağının bir olay kardeşliği var. İkişer dikişli iki parmak bunlar. Yine Antalya semalarından bir zakkum kesimi enstantenesi bu aslında. "Ama zakkum yerine Bursa işini parmaklara şavullarsan eline alırsın o parmakları" diye özetlenebilir sanırım. Tütün basmayı denemiştik, şimdi düşünüyorum da anlamsızmış, doğrudan gitsek iyiymiş hastaneye. Kadına da kızmıştım iyi dikin diye, belki o nedenle inadına başparmaktaki ilk dikişi derin geçti de o tırnak dokusu artık hep kırık çıkıyor. İşaret parmağının parmak izinde de yine bir sakatlık var, hatırlamıyorum ne zaman, nasıl olduğunu.
Baktım da, yüzük parmağımı iyi korumuşum.
Ellerim hala kibar ama artık daha az yumuşak ve daha çok çizgili.
Not: Ele almak lafın gelişi, sadece kemiğe kadar ilerlemek olarak anlaşılsın lütfen.
Sağ el serçe parmağımın ucunda, son boğumdan da sonra iç yanında bir küçük beyaz çizgi. Lise zamanı Duvalya'da çalışmalardan kaldı. O büyük boy, çift kanatlı, kapağı yukarı doğru açılan dolaplar zor temizleniyor. Buz yapıyor onlar. Eğer o kadar da çok devridaim olmuyorsa bira şişelerinde, temizlik daha zor. Bir şişe kırığı bırakmıştı bu izi.
Bu iz aklıma orada birlikte çalıştığımız Romen bir kaçak arkadaşı getirdi. Onun da başparmağı acayip kesikti. Dikişlikti ama o dikiş attırmak yerine çok sıkı bir sargı ile çözmüştü ve parmağında bariz bir içe göçmüşlük vardı.
Yine sağ eldeyiz, işaret parmağı ile başparmağının bir olay kardeşliği var. İkişer dikişli iki parmak bunlar. Yine Antalya semalarından bir zakkum kesimi enstantenesi bu aslında. "Ama zakkum yerine Bursa işini parmaklara şavullarsan eline alırsın o parmakları" diye özetlenebilir sanırım. Tütün basmayı denemiştik, şimdi düşünüyorum da anlamsızmış, doğrudan gitsek iyiymiş hastaneye. Kadına da kızmıştım iyi dikin diye, belki o nedenle inadına başparmaktaki ilk dikişi derin geçti de o tırnak dokusu artık hep kırık çıkıyor. İşaret parmağının parmak izinde de yine bir sakatlık var, hatırlamıyorum ne zaman, nasıl olduğunu.
Baktım da, yüzük parmağımı iyi korumuşum.
Ellerim hala kibar ama artık daha az yumuşak ve daha çok çizgili.
Not: Ele almak lafın gelişi, sadece kemiğe kadar ilerlemek olarak anlaşılsın lütfen.
12 Nisan 2009 Pazar
Bir kuple ev içi cinnet
Yine sapıttım. Nereye saldıracağımı şaşırdım.
Sabahtan beri üç kere çamaşır makinesini doldurdum. İlkinde beyazlar, son ikisinde de renkliler yıkandılar. Özellikle sonuncu sıradışı idi, gömlek doldurdum makineye.
Yıkananları astım, kuruttum. Katladım koydum yerlerine. Şifoniyerim var benim oğlum. Çok komik lan, şifoniyer. Acayip isim. Şu ana kadar altı gömlek ve beş pantol ütüledim. Sekiz gömlek daha ütüleyecem ve bu seans bitecek. Planda en son olarak da kendimi temizlemek var, bakalım o işi sabaha bırakır mıyım.
Uzun süredir ilk kez akşam yemeğini; yememek, dışarıdan söylemek, çikolata, kuru meyve, ıslak meyve çerez gibi şeylerle geçiştirmek dışında birşey yaptım ve makarna kaynatıyorum kendime. Birazdan yoğurt ile onu götüreceğim. İyi olacak.
Bunları niye mi yaptım. Her zamanki gibi, başka şeylerden kaçmak için.
Sabahtan beri üç kere çamaşır makinesini doldurdum. İlkinde beyazlar, son ikisinde de renkliler yıkandılar. Özellikle sonuncu sıradışı idi, gömlek doldurdum makineye.
Yıkananları astım, kuruttum. Katladım koydum yerlerine. Şifoniyerim var benim oğlum. Çok komik lan, şifoniyer. Acayip isim. Şu ana kadar altı gömlek ve beş pantol ütüledim. Sekiz gömlek daha ütüleyecem ve bu seans bitecek. Planda en son olarak da kendimi temizlemek var, bakalım o işi sabaha bırakır mıyım.
Uzun süredir ilk kez akşam yemeğini; yememek, dışarıdan söylemek, çikolata, kuru meyve, ıslak meyve çerez gibi şeylerle geçiştirmek dışında birşey yaptım ve makarna kaynatıyorum kendime. Birazdan yoğurt ile onu götüreceğim. İyi olacak.
Bunları niye mi yaptım. Her zamanki gibi, başka şeylerden kaçmak için.
5 Nisan 2009 Pazar
Blogcu'dan Blogspot'a taşınmak
Ya da benim taşınma hikayem
Bloglar arasında taşınma işinde farklı yaklaşımlar var. Bir tanesi, eskide yazmayı bırakıp yeni yerde yeni yazıları yayınlamak. Başka biri, eski ve yeni yerlerde yazıları beraber yayınlamak. Başka biri de tüm yazıları eskiden yeniye taşımak. Bence blog(günce) dediğimiz olgunun içeriğinde yazıların kendileri olduğu kadar o yazılara yapılan yorumlar da var hayati olan. Bu yazı-yorum ikilisinin yanında bir de okuyucular var, düzenli okunma faaliyeti yani. Okuyucuların düzenli olması için böyle taşınmaların olmaması gerekiyor aslında. Kesintiler okuyucuların ayağını kesiyor ortamdan. Bu, benim taşınmamda da istatistik olarak kendini gösterdi. Bu üzüyor beni ama taşınma kararı da zaten kolay olmadı. Bu riski/götürüyü kabullenmemi sağlayacak kadar çok sıkıntı çektim eski yerde.
Taşınma kararı sonrasında bunu nasıl uygulayacağımı düşündüm. Yukarıdaki yaklaşımların ilki benim için kabul edilemezdi. Çünkü yazdığım yazılar benim için hayati. Gündelik şeyler gibi algılamıyorum onları. Ciddi ciddi doğuruyorum yazıları. Dönüp dönüp okuyorum. Ulan... beğeniyorum bile bazılarını. O nedenle artık ilgilenmeyeceğim bir yerde kalmalarını kabul edemezdim. Onlar bana lazım idi ve zaten "no wörd left bihaynd(geride hiç kelime kalmasın)" idi. Dolayısı ile ilk karar; ne kadar eski olurlarsa olsunlar, yazılar gözümün önünde olmalılar. Blog işinde yazıların o kadar önem arzetmediğini, gazetelerdeki köşe yazıları gibi ömürlerinin bir sonraki yazıya kadar olduğunu biliyorum ama ben zaten hep oluşmuş kurallara inat yaşıyorum. Altta kalanlarla birlikteyim hep(Anarşik manarşik miyim, neyim) Eğer tüm yazıları taşıyacaksam da iki tarafta birden yazmanın manası yoktu. Yine yukarıda dediğim gibi, yorumlara da önem veriyorum. Bu önemin sebebi açık, fikirleri seviyorum. Onları da dönüp dönüp okuyorum bağımlı gibi. Hem yorumların varolmaları, o yorumlara cevap verilmesi okuyucuyu da keyiflendiriyor, iletişimi sıkı tutuyor. Kurgulanacak taşınma işinde yorumlar da kesinlikle gelmeliydi benimle. Bu ihtiyaç da belirlenince, artık "nasıl" sorusuna ilerledik.
Yaklaşık ikibuçuk yılın hasadı, 250-300 civarı yazı ve sayısını bilmediğim yorum olunca elle taşımak imkansızlaştı ve o ara yeni işyerimden bir arkadaşım imdadıma yetişti. Kendisi anonim kalmak istediği için teşekkürüm isimsiz gidiyor kendisine. Kod adı Genç olsun, Genç, benim için bir java projesi hazırladı ve yazdığı bu program üzerinde uzun uzun çalıştık. Sürekli denemeler yaptık, hatalar bulup sürekli düzelttik ve -en azından benim blog için- kullanılabilir bir 1.0 sürümü hazır olunca uyguladık. Sonucu, yandaki arşiv kısmında göreceğiniz gibidir efendim.
Blogcu adil bir "yazı dışa aktarma" mekanizması sunmadığı için kendi yazılarımı alenen çalmak zorunda kaldık. Bunun için blogcu'da kullandığım şablonu tertemiz, basit, içinde yazıları ve yorumları göstermek dışında doğru dürüst kod olmayan bir şablonla değiştirdik, farkeden olmuştur. Sonra Genç'in yazdığı program ile caglarbilir.blogcu.com web sayfasını okuyup okuyup ayrıştırarak blogspottaki yere(caglarbilir.blogspot.com) yazı olarak ekledik. Ekleme de bu sefer "google blogspot api" ile yapıldı. Yazılar taşınırken orjinal yazının tarihi ile geldi. Bu benim için önemli. Yazılarımda bir sıradüzen olduğuna, sıraların önemli olduğuna inanıyorum. Yazıların saatlerini ise ayarlayamadık, tüm taşınan eski yazılar sanki o gün 23:59'da eklenmiş gibi görünüyor. Bu noktada bir açık da şu oldu: Aynı gün birden çok yazı eklemiş isem eğer, o gün son eklenen yazı en altta oluyordu(üstte olmalı) Bunun için Genç'i yormak istemedim, elle o tip yazıların saatlerini bir iki dakika geriye çekerek sırayı düzelttim. (Bu, eğer gücümüz olursa yeni sürümde çözülebilir) Yazıların içeriklerinde standart dışı birşeyler varsa, onları halletmeye çalıştık elimizden geldiği kadar. Mesela bir nokta yazılara eklenen fotoğraflar. Blogcu'nun resim ekleme özelliğini kullanmıştım ben hep. Yani fotolar hep blogcuda idi. O görsel malzemeyi alıp blogspot'a taşıyalım dedim Genç'e, "abi o roket mühendisliğine girer" dedi, kaçtı işten. Ben de "iyi bari, yeni sürüme yapılacak işler listesine ekleyelim" dedim. Daha ne diyebilirdim, değil mi. Dolayısı ile yazılarda kullanılan fotoğraflar blogcuda kaldı ve oradan gösteriliyorlar. Sorun yok, görüntü dertsiz ama, o noktada bağlı kaldık blogcu'ya. Nasıl diye merak eden varsa mesela, yeni yerine taşınmış olan Acemi işi Un Helvası yazısının kaynak kodundaki imaj linklerine bakabilir örnek olsun diye.
Yorumları da taşıdık. Orada da eksiksiz olmaya çalıştık. Ama yorumlar sanki Çağlar eklemiş gibi görünüyordu. Başkasıymış gibi yorum eklemek mümkün değil blogspot'ta, kabul edilebilir bir güvenlik kaygısı dedik. Ama yine de orjinal yazar adı ve yorum tarihi ilgili yorumun ilk satırında farklı yazı tipi ile yer almakta. Bu benim için yeterli oldu. Umarım siz, yorumların sahipleri olarak da tatmin olursunuz. Örnek bir yorum görüntüsü şöyle:
Çağlar dedi ki...
atalet 21/7/2008
..
yorumlar belli etmese de..
özledim çağlarım bilirim seni..
...
Yorumu Blogspot'a ekleyen "Çağlar". Orjinal yorum yazarı "Atalet". Orjinal yorum tarihi "21.7.2008". Orjinal yorum başlığı ".." Gerisi de orjinal yorum metni.
Blogcu'da yorum yapma iznini kaldırdım tüm yazılardan. Takip edemem, ayıp olur diye. O şekilde yazıyı bulma ihtimali olanların yorumları varsa yeni yazılara ulaşabilmelerini umuyorum. Bunun için de, blogcu'da son yazıya, ve her yazının başında görünecek şekilde, oradaki şablona ufak bir ekleme yaptım, gugıl vasıtası ile eski yazıları bulacaklar için. Ek şöyle birşey:
Neden doğrudan yeni yazının linkini vermedin diyebilirsiniz, ne yazık ki, iki blog sisteminin yazı isimlendirmesi uyumlu değil. Ben bir yol bulamadım. Şimdilik gugıl'ın insafına kaldık. Bu üstteki arama linki bazen doğru sonuç vermiyor, ama ne yapalım artık, elimizden bu kadarı geldi.
Genç'e dedim ki, "bu yazdığımız programı başkaları da kullanmak ister, kullanılabilir hale getirelim". Zira şu anki hali herhangi bir arkadaşın kullanabileceği gibi değil. Çok basit de olsa bir arayüz tasarlanması, eski blog adresi, yeni blog adresi, yeni blog kullanıcı adı, şifresi gibi birkaç girdinin alınması gerekiyor. İşi bu hale sokmak için Genç'i ikna etmeye çalışıyorum, başarılı olursam burada bilgi vereceğim.
Lütfen bu kadar uğraşmaya ne gerek vardı demeyiniz, başka şeyler söyleyiniz.
Ayrıca farkındayım, bu zamanlarda bizim blog mahallesinde, yazılarda ve aslında daha çokça yorumlarda bir sessizlik var, inadına yazanlara selam çakalım pek yorum yazamasak da.
Bloglar arasında taşınma işinde farklı yaklaşımlar var. Bir tanesi, eskide yazmayı bırakıp yeni yerde yeni yazıları yayınlamak. Başka biri, eski ve yeni yerlerde yazıları beraber yayınlamak. Başka biri de tüm yazıları eskiden yeniye taşımak. Bence blog(günce) dediğimiz olgunun içeriğinde yazıların kendileri olduğu kadar o yazılara yapılan yorumlar da var hayati olan. Bu yazı-yorum ikilisinin yanında bir de okuyucular var, düzenli okunma faaliyeti yani. Okuyucuların düzenli olması için böyle taşınmaların olmaması gerekiyor aslında. Kesintiler okuyucuların ayağını kesiyor ortamdan. Bu, benim taşınmamda da istatistik olarak kendini gösterdi. Bu üzüyor beni ama taşınma kararı da zaten kolay olmadı. Bu riski/götürüyü kabullenmemi sağlayacak kadar çok sıkıntı çektim eski yerde.
Taşınma kararı sonrasında bunu nasıl uygulayacağımı düşündüm. Yukarıdaki yaklaşımların ilki benim için kabul edilemezdi. Çünkü yazdığım yazılar benim için hayati. Gündelik şeyler gibi algılamıyorum onları. Ciddi ciddi doğuruyorum yazıları. Dönüp dönüp okuyorum. Ulan... beğeniyorum bile bazılarını. O nedenle artık ilgilenmeyeceğim bir yerde kalmalarını kabul edemezdim. Onlar bana lazım idi ve zaten "no wörd left bihaynd(geride hiç kelime kalmasın)" idi. Dolayısı ile ilk karar; ne kadar eski olurlarsa olsunlar, yazılar gözümün önünde olmalılar. Blog işinde yazıların o kadar önem arzetmediğini, gazetelerdeki köşe yazıları gibi ömürlerinin bir sonraki yazıya kadar olduğunu biliyorum ama ben zaten hep oluşmuş kurallara inat yaşıyorum. Altta kalanlarla birlikteyim hep(Anarşik manarşik miyim, neyim) Eğer tüm yazıları taşıyacaksam da iki tarafta birden yazmanın manası yoktu. Yine yukarıda dediğim gibi, yorumlara da önem veriyorum. Bu önemin sebebi açık, fikirleri seviyorum. Onları da dönüp dönüp okuyorum bağımlı gibi. Hem yorumların varolmaları, o yorumlara cevap verilmesi okuyucuyu da keyiflendiriyor, iletişimi sıkı tutuyor. Kurgulanacak taşınma işinde yorumlar da kesinlikle gelmeliydi benimle. Bu ihtiyaç da belirlenince, artık "nasıl" sorusuna ilerledik.
Yaklaşık ikibuçuk yılın hasadı, 250-300 civarı yazı ve sayısını bilmediğim yorum olunca elle taşımak imkansızlaştı ve o ara yeni işyerimden bir arkadaşım imdadıma yetişti. Kendisi anonim kalmak istediği için teşekkürüm isimsiz gidiyor kendisine. Kod adı Genç olsun, Genç, benim için bir java projesi hazırladı ve yazdığı bu program üzerinde uzun uzun çalıştık. Sürekli denemeler yaptık, hatalar bulup sürekli düzelttik ve -en azından benim blog için- kullanılabilir bir 1.0 sürümü hazır olunca uyguladık. Sonucu, yandaki arşiv kısmında göreceğiniz gibidir efendim.
Blogcu adil bir "yazı dışa aktarma" mekanizması sunmadığı için kendi yazılarımı alenen çalmak zorunda kaldık. Bunun için blogcu'da kullandığım şablonu tertemiz, basit, içinde yazıları ve yorumları göstermek dışında doğru dürüst kod olmayan bir şablonla değiştirdik, farkeden olmuştur. Sonra Genç'in yazdığı program ile caglarbilir.blogcu.com web sayfasını okuyup okuyup ayrıştırarak blogspottaki yere(caglarbilir.blogspot.com) yazı olarak ekledik. Ekleme de bu sefer "google blogspot api" ile yapıldı. Yazılar taşınırken orjinal yazının tarihi ile geldi. Bu benim için önemli. Yazılarımda bir sıradüzen olduğuna, sıraların önemli olduğuna inanıyorum. Yazıların saatlerini ise ayarlayamadık, tüm taşınan eski yazılar sanki o gün 23:59'da eklenmiş gibi görünüyor. Bu noktada bir açık da şu oldu: Aynı gün birden çok yazı eklemiş isem eğer, o gün son eklenen yazı en altta oluyordu(üstte olmalı) Bunun için Genç'i yormak istemedim, elle o tip yazıların saatlerini bir iki dakika geriye çekerek sırayı düzelttim. (Bu, eğer gücümüz olursa yeni sürümde çözülebilir) Yazıların içeriklerinde standart dışı birşeyler varsa, onları halletmeye çalıştık elimizden geldiği kadar. Mesela bir nokta yazılara eklenen fotoğraflar. Blogcu'nun resim ekleme özelliğini kullanmıştım ben hep. Yani fotolar hep blogcuda idi. O görsel malzemeyi alıp blogspot'a taşıyalım dedim Genç'e, "abi o roket mühendisliğine girer" dedi, kaçtı işten. Ben de "iyi bari, yeni sürüme yapılacak işler listesine ekleyelim" dedim. Daha ne diyebilirdim, değil mi. Dolayısı ile yazılarda kullanılan fotoğraflar blogcuda kaldı ve oradan gösteriliyorlar. Sorun yok, görüntü dertsiz ama, o noktada bağlı kaldık blogcu'ya. Nasıl diye merak eden varsa mesela, yeni yerine taşınmış olan Acemi işi Un Helvası yazısının kaynak kodundaki imaj linklerine bakabilir örnek olsun diye.
Yorumları da taşıdık. Orada da eksiksiz olmaya çalıştık. Ama yorumlar sanki Çağlar eklemiş gibi görünüyordu. Başkasıymış gibi yorum eklemek mümkün değil blogspot'ta, kabul edilebilir bir güvenlik kaygısı dedik. Ama yine de orjinal yazar adı ve yorum tarihi ilgili yorumun ilk satırında farklı yazı tipi ile yer almakta. Bu benim için yeterli oldu. Umarım siz, yorumların sahipleri olarak da tatmin olursunuz. Örnek bir yorum görüntüsü şöyle:
Çağlar dedi ki...
atalet 21/7/2008
..
yorumlar belli etmese de..
özledim çağlarım bilirim seni..
...
Yorumu Blogspot'a ekleyen "Çağlar". Orjinal yorum yazarı "Atalet". Orjinal yorum tarihi "21.7.2008". Orjinal yorum başlığı ".." Gerisi de orjinal yorum metni.
Blogcu'da yorum yapma iznini kaldırdım tüm yazılardan. Takip edemem, ayıp olur diye. O şekilde yazıyı bulma ihtimali olanların yorumları varsa yeni yazılara ulaşabilmelerini umuyorum. Bunun için de, blogcu'da son yazıya, ve her yazının başında görünecek şekilde, oradaki şablona ufak bir ekleme yaptım, gugıl vasıtası ile eski yazıları bulacaklar için. Ek şöyle birşey:
EK:
Buradaki(blogcu.com) tüm yazılarımı yoruma kapattım. Okuduğu yazı ile ilgili fikir paylaşmak isteyenler, tüm yazıları paylaştığım yeni yere(blogspot.com) gelebilirler. Biliyorum, biraz meşakkatli ama,
"Acemi işi Un Helvası ve Yokluk " +site:caglarbilir.blogspot.com
şeklinde bir gugıl araması sizi ilgili yere ulaştırabilir sanırım. Umarım bu çözüm yararlı ve başarılı olur.
Not: Yazılar blogcu'daki tarihlerine göre taşındı, arşivden tarihe göre de bulabilirsiniz blogspot'ta.
Buradaki(blogcu.com) tüm yazılarımı yoruma kapattım. Okuduğu yazı ile ilgili fikir paylaşmak isteyenler, tüm yazıları paylaştığım yeni yere(blogspot.com) gelebilirler. Biliyorum, biraz meşakkatli ama,
"Acemi işi Un Helvası ve Yokluk " +site:caglarbilir.blogspot.com
şeklinde bir gugıl araması sizi ilgili yere ulaştırabilir sanırım. Umarım bu çözüm yararlı ve başarılı olur.
Not: Yazılar blogcu'daki tarihlerine göre taşındı, arşivden tarihe göre de bulabilirsiniz blogspot'ta.
Neden doğrudan yeni yazının linkini vermedin diyebilirsiniz, ne yazık ki, iki blog sisteminin yazı isimlendirmesi uyumlu değil. Ben bir yol bulamadım. Şimdilik gugıl'ın insafına kaldık. Bu üstteki arama linki bazen doğru sonuç vermiyor, ama ne yapalım artık, elimizden bu kadarı geldi.
Genç'e dedim ki, "bu yazdığımız programı başkaları da kullanmak ister, kullanılabilir hale getirelim". Zira şu anki hali herhangi bir arkadaşın kullanabileceği gibi değil. Çok basit de olsa bir arayüz tasarlanması, eski blog adresi, yeni blog adresi, yeni blog kullanıcı adı, şifresi gibi birkaç girdinin alınması gerekiyor. İşi bu hale sokmak için Genç'i ikna etmeye çalışıyorum, başarılı olursam burada bilgi vereceğim.
Lütfen bu kadar uğraşmaya ne gerek vardı demeyiniz, başka şeyler söyleyiniz.
Ayrıca farkındayım, bu zamanlarda bizim blog mahallesinde, yazılarda ve aslında daha çokça yorumlarda bir sessizlik var, inadına yazanlara selam çakalım pek yorum yazamasak da.
31 Mart 2009 Salı
Susmak
Konuşmaktan sıkıldığımı, susmayı tercih ettiğimi farkediyorum. Bunu da biriktiğimi hissederek farkediyorum. Birikim sinir yapıyor. Bağırtıyor. Biraz önce kendi kendime bağırıverdim televizyona bakarken. Bağırtımın ana fikri de zaten susulması talebiydi.
Susma tercihi konuşmaya tepkiden. Reddettiğim şey konuşma olunca, bu konuşma olgusunu incelemek lazım gelir diye düşündüm. Konuşmak işteş bir fiildir yine. Birliktelik ifade eder. Kökü konmak kelimesidir. Etimolojik anlamlara biraz da kendimizden katarsak "aynı fikirlerde ikamet etmek" anlamına gelir diyebiliriz. Ama biz konuşurken karşımızdakini hep unuturuz. Anlaşmayız, anlatırız, anlaşıldık mı diye bakmayız. Aslında daha doğrusu sadece söyleriz. Konuşmamız, kafamızdakini ağzımızdan kelime kelime kusmaktan ibarettir sadece. Bir nevi deşarjdır. Amacı hiç de ortak değildir karşıdaki ile. Tamamen kendimize yontar kelimeler konuyu. Böyle olunca zaten karşıdaki de dinlemez. Odun değil ya, anlar kendisinin konuşmaya katılmayacağını.
Bu gerekçelerle konuşma kavramına yabancılaşmakta olduğumu farkettim. Konusuzluk da var bu arada. Konular varsa da içlerindeki anlam akmış hep. Bakıyorum bakıyorum, yok. Evirip çeviriyorum, kafa ile tutulur bir fikir yok. Akmış anlam. Kof fikir. Tekrar hep. Ya da faydasızlık.
Hem konuşana, hem konuşulana tepki, bir de üstüne pasif direniş bile yapamayacak kadar enerjisizlik; bizi Suskunlar, Tutunamayanlar ve Mülksüzler aşuresi yapar anca. Olan da budur zaten yarısını okuyamadan.
Susma tercihi konuşmaya tepkiden. Reddettiğim şey konuşma olunca, bu konuşma olgusunu incelemek lazım gelir diye düşündüm. Konuşmak işteş bir fiildir yine. Birliktelik ifade eder. Kökü konmak kelimesidir. Etimolojik anlamlara biraz da kendimizden katarsak "aynı fikirlerde ikamet etmek" anlamına gelir diyebiliriz. Ama biz konuşurken karşımızdakini hep unuturuz. Anlaşmayız, anlatırız, anlaşıldık mı diye bakmayız. Aslında daha doğrusu sadece söyleriz. Konuşmamız, kafamızdakini ağzımızdan kelime kelime kusmaktan ibarettir sadece. Bir nevi deşarjdır. Amacı hiç de ortak değildir karşıdaki ile. Tamamen kendimize yontar kelimeler konuyu. Böyle olunca zaten karşıdaki de dinlemez. Odun değil ya, anlar kendisinin konuşmaya katılmayacağını.
Bu gerekçelerle konuşma kavramına yabancılaşmakta olduğumu farkettim. Konusuzluk da var bu arada. Konular varsa da içlerindeki anlam akmış hep. Bakıyorum bakıyorum, yok. Evirip çeviriyorum, kafa ile tutulur bir fikir yok. Akmış anlam. Kof fikir. Tekrar hep. Ya da faydasızlık.
Hem konuşana, hem konuşulana tepki, bir de üstüne pasif direniş bile yapamayacak kadar enerjisizlik; bizi Suskunlar, Tutunamayanlar ve Mülksüzler aşuresi yapar anca. Olan da budur zaten yarısını okuyamadan.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
