Bildiğim kadarı ile normal şartlarda yazar kişi kendi kitabını okur için imzalar. Yazar tarafından imzalanmış kitap normal kitaptan daha değerlidir okur için. (Hani aslında böyle imzalı bir kitabım falan da yok, tahminliyorum. O nedenle, yanlışım varsa düzeltin lütfen). Kitap değerleniyor ya o durumda, demek ki yazarın imzası değerli. Yazar olan karakter önemli yani. Onun imzası kitabı iken, kitabı imzalaması da katmerli oluyor okur için. Normal olan da budur zaten herhalde.
Bir de anı olan imzalar var. Ortada yazar mazar yok. Hediye almışsınız birine bir kitabı, tarihe not düşmek için, hediyeliğini pekiştirmek için hediyenin sahibi olarak imzalarsınız ve hediye edeceğiniz kişiye verirsiniz. Bu imza tipi konumuzun dışında.
Ha ayrıca kendi kendimize de imzalayabiliyoruz bazen. Daha çok tarih notu düşmek için. "Ben taa bu zaman almıştım bu kitabı, yaa" demek için. Bu da konu dışı.
O değil, bu değil, o zaman konu ne be, derseniz; aklıma başka birşey geldi. Yazarın kitabı birine imzalatması ve bu imzadan kitabı nemalandırmaya çalışması, o imzadan potansiyel okurları haberdar etmeye çalışmasını düşünelim. Var mı böyle bir şekil, onu soracaktım. İmzalayan yazar değil, tahminen de yazardan daha popüler birisi. Yani potansiyel okur yazarı değil, imzalayanı biliyor. Bak şimdi bunu yazarken aklıma birşey geldi, hani popüler kitapların arka kapağında olur; "Niyork tayms bıdıbıdı dedi, Mıncal Huruç pek bi beğendi, Zürriyet gastesi modern zamanların en hede hödö kalkanı seçti" diye ilgili kitabı pohpohlarlar. Bu, dediğime benzer mi ki. Girer herhalde de, kafamın içindeki şeyin başka başka tezahürleri de var tahmin edersiniz. Televizyonda birinin eline kitabı alıp tanıtması, başka bir ünlü köşe yazarının köşesindeki yazısına kitabı konu etmesi gibi durumları düşünüyorum aslında. Hani kafadan tenkit ediyorum, reddediyorum falan sanmayın lütfen. Benim de bu şekil tanıtımlardan uyanıp kitap almışlığım var, yalan yok. İşte sabah sabah kafa ya, geçen haftadan, dünden, akşamdan kafama takılan konu çıktı yine çekmeceden. Esas, niye uyumadın deseniz, ona da cevabım yok da, bu değerin metalaştırılması konusunu ne yapacağız. Bu zamanlarda artık bunun alternatifi yoktur, kaybolmaktır mı diyeceksiniz. Sosyal haklara sahip olamayacak mı artık kültür. Eşit değere eşit tanıtım hakkı isteyemeyecek miyiz artık. Bu kadar yoğun bir kalabalığın (her anlamda, insan olarak, üretim olarak kalabalığın), arasında hangi akla hizmet ettiğini bilmediğimiz parlak zırhlı ve zırhının altından bile kaşına kalem, gözüne sürme çektiği belli olan sarışın kültür şövalyelerinin insafına mı kalacağız. Yoksa "cahillik erdemdir" diye ezberden okuyup çıkacak mıyız işin içinden.
08 Şubat 2010 Pazartesi
01 Şubat 2010 Pazartesi
Sinir Dersi
Asfaltın üzerinde olan kesik kesik ya da sürekli olan beyaz çizgilere şerit denmez. Onlar şerit çizgileridir. Şerit o çizgilerin aralarındaki, ya da çizgi ile yol sınırı arasındaki asfalt bölgesine denir. Yani şerit çizgileri şeritleri belirler. Sen mal sürücü ! Sürücü olduğun için uymak zorunda olduğun trafik kuralları aracını şeridin üzerinde/içinde kullanmanı emreder, şerit çizgisinin üzerinde değil. Erkek isen bacaklarının arasına ne alacaksın, kadın isen orana burana ne sokacaksın bilemem ama bu işleri şeridim ile yapma, git başka ne buluyorsan onunla yap. Tek bir sandalyeye otur, aynı anda ağzına tek bir kaşık sok, bir ayağına bir pabuç geçir. Anladın mı, bir şerit işgal et. İyice düşün, şerit çizgisini arabanın altında ortaladın mı iki şerit harcarsın, o yolu da hiç bir işe yaratmazsın. Allah belanı verir. Verene kadar bizim belamız olma.
30 Aralık 2009 Çarşamba
Hayat Zararlısı ile Dönemsel Biyolojik Mücadele veyahut Ruhu Nadasa Bırakmak
İki parçalı başlığa en az iki karakter tahlili ya da belki iki durum tespiti gerekir. Bakalım bizden kaç tane çıkacak.
Birinci oyuncumuz sıkma nar suyunun her nasılsa sürekli bardağın dışına bulaştığını bildiğinden, garson bembeyaz masa örtüsüne bardağı bırakmasından hemen önce, onu uyararak örtü ile bardağın arasına yine bembeyaz kağıt peçeteyi sıkıştırıverdi.
Yemek yendi, bardak gitti. Peçete bu sefer temiz kalmıştı, hayret, anlaşılan meyve suyu bu sefer tamamiyle bardağın içine konmuştu.
Oyuncu şerbetli tatlısının şerbetinin duru olduğunu farketti, daha hiç bir lokma almadan ilk sahnenin kahramanı peşeteyi çapraz dörde katlamış iken tatlı tabağı ile kendisi arasına koydu.
Tabak niye o kadar uzaktaymış ki diye ahkam kesecek okuyucu, tatlının karşıdaki ile paylaşılıyor olması ihtimalini düşünsün lütfen.
Tatlı iki ağızda lokma lokma tükendi. En az onyedi tane olan lokmaların sonuncusu oyuncumuza kaldı. O son lokma, üzerinde yolcusu olan tek şerbet damlasını yolda bırakmayı tercih edince kayıt ve zaman ve görüntü bir anlığına dondu. Ve sonra devam etti. Yolcu eğik yollu bir düşüş yaşadı ve kendisini dörde katlanmış peçetenin üçgen görünümlü sıcak kucağında buldu.
Oyuncu, son lokma ağzında, bu hale baktı ve günün en mutlu anı diye kaydetti ve buna kendi de şaşırdı.
İkinci oyuncumuz da sıkma nar suyunun sıkıntısını bilecek kadar rolünün bilincindeydi. Ama o oturmadı, peçete de istemedi. İki buçuk kişi için üç kap yemeği iki dakikada sipariş etti. Üç kalem eski borç ödedi, iki tespit yaptı. Kendine çok hakim, başarılı ve ikna ediciydi. Tespitleri şaşırtıcıydı ve aslında hayata -ya da belki bu sahneye- optimizasyon problemi olarak baktığını gösteriyordu. Bu, oyuncunun biyografisi eksik olduğu için doğrulanamadı fakat hedefin şaşkın iltifatları çoktan toplanmış, eve götürülüyordu.
Bu noktada oyuncular ayrılmış, perde inmiş oldu.
Gece geç oldu, diğer tespitler de bize kaldı.
Birinci oyuncumuz sıkma nar suyunun her nasılsa sürekli bardağın dışına bulaştığını bildiğinden, garson bembeyaz masa örtüsüne bardağı bırakmasından hemen önce, onu uyararak örtü ile bardağın arasına yine bembeyaz kağıt peçeteyi sıkıştırıverdi.
Yemek yendi, bardak gitti. Peçete bu sefer temiz kalmıştı, hayret, anlaşılan meyve suyu bu sefer tamamiyle bardağın içine konmuştu.
Oyuncu şerbetli tatlısının şerbetinin duru olduğunu farketti, daha hiç bir lokma almadan ilk sahnenin kahramanı peşeteyi çapraz dörde katlamış iken tatlı tabağı ile kendisi arasına koydu.
Tabak niye o kadar uzaktaymış ki diye ahkam kesecek okuyucu, tatlının karşıdaki ile paylaşılıyor olması ihtimalini düşünsün lütfen.
Tatlı iki ağızda lokma lokma tükendi. En az onyedi tane olan lokmaların sonuncusu oyuncumuza kaldı. O son lokma, üzerinde yolcusu olan tek şerbet damlasını yolda bırakmayı tercih edince kayıt ve zaman ve görüntü bir anlığına dondu. Ve sonra devam etti. Yolcu eğik yollu bir düşüş yaşadı ve kendisini dörde katlanmış peçetenin üçgen görünümlü sıcak kucağında buldu.
Oyuncu, son lokma ağzında, bu hale baktı ve günün en mutlu anı diye kaydetti ve buna kendi de şaşırdı.
İkinci oyuncumuz da sıkma nar suyunun sıkıntısını bilecek kadar rolünün bilincindeydi. Ama o oturmadı, peçete de istemedi. İki buçuk kişi için üç kap yemeği iki dakikada sipariş etti. Üç kalem eski borç ödedi, iki tespit yaptı. Kendine çok hakim, başarılı ve ikna ediciydi. Tespitleri şaşırtıcıydı ve aslında hayata -ya da belki bu sahneye- optimizasyon problemi olarak baktığını gösteriyordu. Bu, oyuncunun biyografisi eksik olduğu için doğrulanamadı fakat hedefin şaşkın iltifatları çoktan toplanmış, eve götürülüyordu.
Bu noktada oyuncular ayrılmış, perde inmiş oldu.
Gece geç oldu, diğer tespitler de bize kaldı.
25 Aralık 2009 Cuma
Kulaktan klavyeye Kansas
Kansas - Dust in the wind. Bi arkadaştan viskinin yanına öneri olarak geldi:
i close my eyes
only for a moment
and the moment's gone
oh my dreams
thats before my eyes ...
dust in the wind
oly.. is dust in the wind
same old song
just the .. in the sea
all we do
crumbles on the .. we refuse to se
ooh dust in the wind
all we are is dust in the wind
don't hang on
nothing lasts forever
but the earth and sky
sto... all way
.. ..
dust in the wind
all we are is dust in the wind
dust in the wind
everything is dust in the wind
i close my eyes
only for a moment
and the moment's gone
oh my dreams
thats before my eyes ...
dust in the wind
oly.. is dust in the wind
same old song
just the .. in the sea
all we do
crumbles on the .. we refuse to se
ooh dust in the wind
all we are is dust in the wind
don't hang on
nothing lasts forever
but the earth and sky
sto... all way
.. ..
dust in the wind
all we are is dust in the wind
dust in the wind
everything is dust in the wind
07 Kasım 2009 Cumartesi
Bir akşamüzeri evden çıkıp şehirde 21 kilometre yürümek
Yıkandım, sakal traşı oldum. Üzerime rahat şeyler giydim, spor ayakkabılarımı sıkı bağladım ve çıktım.

Dolmuş yolu, Fen lisesi yolu, Konya Yolu Fen lisesi kavşağı, Cevizlidere, ara sokaktan 2. cadde, Güveç'te mola. Öveçler 8. cadde, 4. Caddeden sokulluya yeni yoldan, Sokullu kapalı pazar yeri, Mermer sokak, Dikmen caddesi, Mermer'in tam karşısındaki sokak(yanlış), oradan Sinan sokak, Sinan sokakta çok ilerleyip geri dönüş, Dikmen Vadisi 3. etapa iniş, köprüden karşıya Mesa bloklarının oraya, Abidin Daver Sokak, Simon Bolivar'a çıkış. Ahmet Cevdet Sokak'taki Gelidonya Feneri isimli balık lokantasından kart alış, Çankaya Caddesi, Nene Hatun'dan aşağı, Nene Hatun'da birkaç balık lokantasından kart alış, Esat Caddesi, Tunalı Hilmi Caddesi, Kennedy'den aşağı, Nevzat Tandoğan Caddesi, Güvenlik'e çıkış, Meneviş sokağa uğrayıp bir arkadaşın emanetini teslim, geri Güvenlik'e ve yukarı, Mesnevi ve Çetin Emeç bulvarı, Aşağı Öveçler 4. caddeden içeri ve geri Güveç'e, Bir küçük şişe ılık su alıp durmadan devam, aynı yoldan geri eve.
Evde üzerimi çıkardım, esnetme ve gerdirme hareketleri yaptım, duşa girdim. Dönüşte mahalleden meyve almıştım, onları yedim.
Karar verdim, sabahtan başlamalı ve çok daha uzun süre yürümeliymişim.

Dolmuş yolu, Fen lisesi yolu, Konya Yolu Fen lisesi kavşağı, Cevizlidere, ara sokaktan 2. cadde, Güveç'te mola. Öveçler 8. cadde, 4. Caddeden sokulluya yeni yoldan, Sokullu kapalı pazar yeri, Mermer sokak, Dikmen caddesi, Mermer'in tam karşısındaki sokak(yanlış), oradan Sinan sokak, Sinan sokakta çok ilerleyip geri dönüş, Dikmen Vadisi 3. etapa iniş, köprüden karşıya Mesa bloklarının oraya, Abidin Daver Sokak, Simon Bolivar'a çıkış. Ahmet Cevdet Sokak'taki Gelidonya Feneri isimli balık lokantasından kart alış, Çankaya Caddesi, Nene Hatun'dan aşağı, Nene Hatun'da birkaç balık lokantasından kart alış, Esat Caddesi, Tunalı Hilmi Caddesi, Kennedy'den aşağı, Nevzat Tandoğan Caddesi, Güvenlik'e çıkış, Meneviş sokağa uğrayıp bir arkadaşın emanetini teslim, geri Güvenlik'e ve yukarı, Mesnevi ve Çetin Emeç bulvarı, Aşağı Öveçler 4. caddeden içeri ve geri Güveç'e, Bir küçük şişe ılık su alıp durmadan devam, aynı yoldan geri eve.
Evde üzerimi çıkardım, esnetme ve gerdirme hareketleri yaptım, duşa girdim. Dönüşte mahalleden meyve almıştım, onları yedim.
Karar verdim, sabahtan başlamalı ve çok daha uzun süre yürümeliymişim.
05 Kasım 2009 Perşembe
Değişim Krizi
Dünden kalan bir konunun alarmı beklerken irdelenmesidir. Monolog sayılabilir:
Kişisel, kişilik, davranış, tavır, tarz değişikliği ile ilgili olarak çevremizden etkileniyoruz. Ya da çevremiz bizi etkiliyor. Her türlü mühendislikte de az ya da çok işleniyordur, değişime direnç diye, o da oluyor doğal olarak bünyede. Bu direnç de genelde "bana neden böyle davranıyorsunuz, neden kabul etmek yerine, düzeltmeye çalışıyorsunuz, ben o zaman kendim gibi olamıyor, kendimi ifade edemiyor, kilit oluyorum" gibi cümleler ile ortaya çıkıyor.
Aslında ince bir detay var bu noktada, belki detay da değil. Ana konu olarak da nitelenebilir. Rahatsızlık belirtilen davranış dışarıdan geliyor. Düzeltme davranışı. Bu dış etkiler özlerinde dışarıdan. Nihayetinde organizmanın dışından, yabancı yani. Kesin bilgiye sahip olamaz, hakkaniyetli tanıyamaz organizmayı. Yani o kadar da çok suçlanamaz. Son tahlilde yabancının etkisi de bir yere kadar rahatsızlık verir ve o noktadan sonra - dışarıdan geldiği için - kolaylıkla ıskartaya çıkarılabilir.
Esas kriz çıkaran bünyenin kendisidir o değişimde. Yani cümle "beni neden değiştiriyo bu dünya" değildir de "ben neden değişiyorum", "ben neden değişemiyorum" cümleleridir. Yani savaş yine bağışıklık sisteminin kendisi ile bünye arasındadır. "Haydi yabancı bilemiyor, ben nasıl kendimi bilemem, hala nasıl kendime yabancı olurum. Neden yolumu bilemez, bulamaz olurum. Su neden hala yolunu bulmamıştır" der bünye.
Özetle, kapının dışındaki kapı kolu sıcak olabilir, belki birazcık tutanı yakabilir de. Ama bu en önemli göstergesidir içeride çok ilerlemiş bir yangının.
Kişisel, kişilik, davranış, tavır, tarz değişikliği ile ilgili olarak çevremizden etkileniyoruz. Ya da çevremiz bizi etkiliyor. Her türlü mühendislikte de az ya da çok işleniyordur, değişime direnç diye, o da oluyor doğal olarak bünyede. Bu direnç de genelde "bana neden böyle davranıyorsunuz, neden kabul etmek yerine, düzeltmeye çalışıyorsunuz, ben o zaman kendim gibi olamıyor, kendimi ifade edemiyor, kilit oluyorum" gibi cümleler ile ortaya çıkıyor.
Aslında ince bir detay var bu noktada, belki detay da değil. Ana konu olarak da nitelenebilir. Rahatsızlık belirtilen davranış dışarıdan geliyor. Düzeltme davranışı. Bu dış etkiler özlerinde dışarıdan. Nihayetinde organizmanın dışından, yabancı yani. Kesin bilgiye sahip olamaz, hakkaniyetli tanıyamaz organizmayı. Yani o kadar da çok suçlanamaz. Son tahlilde yabancının etkisi de bir yere kadar rahatsızlık verir ve o noktadan sonra - dışarıdan geldiği için - kolaylıkla ıskartaya çıkarılabilir.
Esas kriz çıkaran bünyenin kendisidir o değişimde. Yani cümle "beni neden değiştiriyo bu dünya" değildir de "ben neden değişiyorum", "ben neden değişemiyorum" cümleleridir. Yani savaş yine bağışıklık sisteminin kendisi ile bünye arasındadır. "Haydi yabancı bilemiyor, ben nasıl kendimi bilemem, hala nasıl kendime yabancı olurum. Neden yolumu bilemez, bulamaz olurum. Su neden hala yolunu bulmamıştır" der bünye.
Özetle, kapının dışındaki kapı kolu sıcak olabilir, belki birazcık tutanı yakabilir de. Ama bu en önemli göstergesidir içeride çok ilerlemiş bir yangının.
21 Ekim 2009 Çarşamba
Mutluluk ve Hırs ya da Başarı
Bir süredir sözlere bakmıyorduk, uğrayalım bakalım:
Konu karışık değil. Mutluluğu küçük şeylerde arayanların durumu ile kocaman şeylere endeksleyenlerin durumunu düşündüm. Hangisi tercih edilmeli. Neyle mutlu olmalı insan. Hırsla saldıran, hedeflerini yüksek tutan belki zorlanır, mutluluğa erişmesi uzun sürer. Ama küçük şeylere tamah edenlerin de tadı tuzu olmaz pek. Çiçek böcek, orman ne güzel tadında gezer. Hangisi iyi acaba, ya da iyisi var mı. Biri başarıyı hedef koymaz, hatta başarısız bile olur. Ötekisi başarılı olmak zorundadır, başarıya mahkumdur. Birisi sıkıcılık balçığında iken, ötekisi ayazı bol uçurumdadır.
Yoksa mutluluğu çok kurcalamamak mı lazımdır. Sebepsiz oluvermek mi gerekir, mümkün müdür.
Bi de; çekirdek gönüle iyi gelmiyormuş. Çok çitlememek gerekirmiş.
mutluluk -ğu
isim
isim
| Bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli olarak ulaşılmaktan duyulan kıvanç durumu, mut (I), ongunluk, kut, saadet, bahtiyarlık, saadetlilik: "Hele bir de birkaç sünger bulabilse artık mutluluğunun sınırı olmayacaktı."- Halikarnas Balıkçısı. |
hırs
isim Arapça §ir¹
| 1 . Sonu gelmeyen istek, aşırı tutku: "Para hırsı. Şöhret hırsı."- . |
| 2 . Öfke, kızgınlık: "Hırsımdan bazılarına tablomu bedava verdim, alın, götürün diye bağırdım."- H. C. Yalçın. |
başarı
isim
isim
Başarma işi, muvaffakiyet: "Bu başarı, onu garip bir yolda boşluk ve yalnızlık içinde bırakmıştı."- H. E. Adıvar. |
Konu karışık değil. Mutluluğu küçük şeylerde arayanların durumu ile kocaman şeylere endeksleyenlerin durumunu düşündüm. Hangisi tercih edilmeli. Neyle mutlu olmalı insan. Hırsla saldıran, hedeflerini yüksek tutan belki zorlanır, mutluluğa erişmesi uzun sürer. Ama küçük şeylere tamah edenlerin de tadı tuzu olmaz pek. Çiçek böcek, orman ne güzel tadında gezer. Hangisi iyi acaba, ya da iyisi var mı. Biri başarıyı hedef koymaz, hatta başarısız bile olur. Ötekisi başarılı olmak zorundadır, başarıya mahkumdur. Birisi sıkıcılık balçığında iken, ötekisi ayazı bol uçurumdadır.
Yoksa mutluluğu çok kurcalamamak mı lazımdır. Sebepsiz oluvermek mi gerekir, mümkün müdür.
Bi de; çekirdek gönüle iyi gelmiyormuş. Çok çitlememek gerekirmiş.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
